Ahmet ile Mahmut (Anadolu Masalı)

Ahmet ile Mahmut

Vaktin birinde, bir padişah varmış. Padişahın bir sene, beş sene derken epey bir zaman çocuğu olmamış. Olmayınca padişahın hanımı:

– Padişahım; her derdin dermanı var, derdine derman arasana. Sen padi­şahsın.

Padişah; vezirini, vüzerasını, akıldanelerini toplamış.

– Benim bir sürü serim servetim var. Ben ölünce bu servet nerede kalır? Benim çocuğum yok. Derdi veren Allah, dermanını da verir, çıkalım arayalım.

Bunlar, atlarını hazırlamışlar. Yakınları ile vedalaşıp yola çıkmışlar. Bir müddet gittikten sonra çayırlık, çimenlik bir yere varmışlar. Atları çayıra sal­mışlar. Bunlar da çeşmenin başına varmışlar. Abdest alıp namaza durmuşlar.

Padişah namazının sonunda sağına selam vermiş, soluna selam vereceği zaman bir sakallı adam gelmiş.

– Merhaba, padişahım.

– Merhaba derviş baba. Sen benim padişah olduğumu bildin, kalbimdekini de bilirsin.

– Elbette biliyorum. Senin çocuğun olmuyor, derdine derman aramaya çık­tınız.

– Madem derdimi biliyorsun, sen dermanını da bilirsin.

– Tabiî, onu da biliyorum, demiş derviş ve cebinden bir elma çıkarıp ikiye bölmüş. Derviş:

– Bunun yarısını sen yiyeceksin, yarısını hanımın yiyecek. Sizin iki tane çocuğunuz olacak. Biri sizin, biri benim. Bu kavle razı mısın?

– Razıyım. Allah, iki tane oğlan çocuğu versin de biri senin biri benim ol­sun.

Dervişle padişah anlaşmışlar. Sonra da derviş, padişaha veda edip oradan ayrılmış.

Padişah ve yanındakiler geri dönmüşler. Geldiklerinde padişahın hanımı sormuş:

– Ne yaptınız, derde derman bir şey bulabildiniz mi?

Padişah, olanları hanımına anlatmış. O gece elmayı hanımıyla yiyip yat­mışlar.

Zaman gelmiş, padişahın iki oğlu olmuş. Padişahın keyfine, mutluluğuna diyecek yokmuş. Bu çocuklar ayda büyüyeceğine, günde büyümüşler ve okul çağına gelmişler. Çocuklar okul çağına gelmişler ama daha adları konulmamış. Çocuklar:

– Baba bizim adımızı koysanıza.

Derviş, elmayı padişaha verdiği gün:

– Ben gelmeden çocukların adını koymayın, diye söylemiş.

Çocuklara, hep “adsız gel, adsız git” derlermiş.

Bir ihtiyar nine varmış. Bu nine elinde testiyle çeşmeden geliyormuş. Bu çocuklar bir ok atmışlar, ihtiyar kadının elindeki testiyi delmişler. Nine kadın bakmış ki testiden şırıl şırıl su akıyor. Geriye dönüp bakmış ki oku atan padi­şahın oğlu. Nine, kızgınlıkla:

– Zaten iyi adam değilsiniz ki, zaten iyi adam oğlu olsanız adınız olurdu. Siz p… siniz, demiş. Bu sefer oğlan eve gelmiş. Annesine:

– Anne, biz p… mişiz.

– Kim dedi bunu size?

– Falanca nine kadın. Biz p… olmasak adımızı koyarsınız.

– Yok! Siz padişahın oğlusunuz.

– Yok anne, ya bizim adımızı koyarsınız ya da seni öldürürüz.

Neyse akşam olmuş, padişah eve gelmiş.

– Padişahım sağ olsun! Bugün çocuklara adları yok diye p… demişler. Bu çocukların adını niye koymuyoruz? Çocuklar beni öldürecekler yoksa.

– Yahu hanım, nasıl adlarını koyalım? Derviş baba, “Ben gelinceye kadar adlarını koymayın” dedi.

– Aradan yıllar geçti, işte gelmiyor…

– Ne yapalım o zaman?

– Ziyafetini yap, yemeğini hazırla, adamlarını topla, çocukların adlarını ko­yalım.

Kazanlar kurulmuş, yemekler pişirilmiş. Bütün iş bittikten sonra sıra ço­cukların adını koymaya gelmiş. Orada bulunanlar saraya geçmişler.

– Bunların adı ne olsun, demişler.

Biri “Ahmet”, biri “Mehmet”, biri “Muhammed”, diyormuş. Her biri bir şey söylüyormuş. Bunlar böyle isim bulmaya çalışırken derviş çıkagelmiş. Padişah; dervişi görünce tanımış, karşılamış, başköşeye oturtmuş.

– Arkadaşlar! Bu çocuklar derviş babanın himmeti, bunların adını derviş baba koyar.

– Hayırdır. Bir hayır işiniz mi var?

– Derviş baba bu çocuklar kemale erdi. Çocukların adı yok, bunlara p… diyorlar. Bunları köye sığdırmıyorlar, çocukların adını koyacaktık sen geldin, sen koyacaksın adlarını.

– Bu çocukların birinin adı Mahmut, birinin adı Ahmet.

– Otur bakalım, derviş baba.

– Bana oturmak yok, durmak yasak; ben bu çocukların birini alıp gideceğim.

– Baba, olur mu? Bugün misafirimiz ol.

– Yok! Sana bir hafta müsaade; bir hafta sonra gelir, ben çocuğumu alırım.

Bunlar kimi vereceklerine karar verememişler.

– Ahmet biraz saf, Mahmut akıllı; Mahmut’u vermeyelim. Ahmet’i verelim, diye düşünmüşler.

Çocukların annesi ikisinin de ellerini kınalamış, gözlerini sürmelemiş. Aradan bir hafta geçmiş. Dervişin verdiği süre dolmuş. Derviş gelmiş selam vermiş:

– Hadi bakalım, verin benim çocuğumu.

– Al, Ahmet’i götür.

– Yok. Ahmet senin, Mahmut benim deyip, alıp gitmiş.

Bir hayli müddet geçtikten sonra Halilbaba gibi bir yere varmışlar, varınca:

– Ey oğlum Mahmut!

– Buyur baba.

– Şu aşağıdaki sarayı görüyor musun?

– Görüyorum baba.

– Ora bizim vatanımız. Şimdi benim uykum geldi. Beni bir kötülük çevirdi, ben yatacağım. Sen biraz dur, kalkınca gideriz.

Mahmut’u oturtup dizine yatmış. Uyuyunca Mahmut usanmış, kafasını di­zinden almış, yere koymuş. Yerden bir çiçek almış. Dağda çiçek çok. Oradan bir çiçek, buradan bir çiçek derken epey uzaklaşıp gitmiş. Bir de öteden ak sakallı bir adam gelmiş:

– Merhaba Mahmut.

– Merhaba baba. Sen benim adımı nereden bildin baba.

– Sen ne yapıyorsun oğlum, burada?

– Babam yukarıda yatıyor, o kalkınca eve gideceğiz.

– O, senin baban mı?

– Babam.

– O tılsımlı dev.

– Deme!

– Dedim, gitti.

– Şimdi o yanında götürdüğü dağarcık var ya, sana der ki, “Oğlum Mahmut bunun içinde un var, bunu kar, fırını süpür de, pişirip karnımızı doyuralım, acıktık” der. Sende de ki “Baba, her ne kadar şey etsem de, ben bilmem, sen bir yap göster” de. O, fırının içine girince kapağı kapat.

Baba bunları söyleyip kaybolup gitmiş. Çocuk elindeki çiçekleri kaldırıp atmış. Bunun içine bir sızı düşmüş. Devin yanına varmış, başını yerden alıp dizine koymuş, biraz sonra dev de uyanmış.

– Bak oğlum Mahmut, ne kadar yatmışım böyle.

– Evet baba, biraz yattın.

Neyse oradan yürümüşler saraya gelmişler. Saraya gelince bu adam:

– Oğlum acıktık, şu dağarcıkta un var. Fırını süpür. Fırın ısınana kadar ha­muru kararsın.

– Baba, ben bunları bilmem ki sen önce bir göster. Ondan sonra ben yapa­rım, beraber yeriz.

– Peki, oğlum.

Ondan sonra derviş tılsımıyla fırını açmış, içine girmiş. Girince oğlan kapa­ğı kapatmış, kapatınca içeri cayır cayır alev almış. Adam içeriden:

– Etme Mahmut, yapma Mahmut, yandım Mahmut, diyormuş ama Mah­mut, korkusundan kapağı açamıyormuş. Aradan zaman geçmiş oğlan:

– Şu fırını açıp bir bakayım. Ne oldu acaba, demiş.

Fırının kapağını açmış, açınca ortalığa bir kül yığılmış.

– Şu külü bir deşeyim, demiş Mahmut.

Sopayı küle batırmış. Sopaya koca bir zincir takılmış. Zinciri oradan çıkar­mış, bakmış ki zincirin üzerinde kırk tane anahtar asılıymış.

Mahmut, sakince anahtarları almış. Oradaki bir kapıyı açmış, bir şey var, öbürünü açmış bir şey var… Kapıların hepsinde de bir şey varmış. Kapının bi­rini açmış ki ne görsün? Altın gibi sapsarı su akıyormuş. O su ile elini yüzünü yıkamış, saçına sürmüş. Birden saçının bir tarafı altın gibi olmuş.

Bir kapı daha açmış. Oradan da gümüş gibi su akıyormuş. Orada da elini yüzünü yıkamış, saçına sürmüş. Bu sefer saçının bir tarafı altın, bir tarafı gü­müş olmuş.

Kapının birini daha açmış. Orada da iki kat elbise varmış. Elbisenin birini almış. Kapının birini daha açmış ki iki tane binek at varmış. Atın üzerindeki heybenin bir gözünü altınla, bir gözünü gümüşle doldurmuş. Eğerini almış. Eğeri yedi yerinden bağlamış, elbisesini giyinmiş, ata binmiş. Yola çıkacağı zaman kardeşine bir not bırakmış. Demiş ki:

– Ey kardeşim Ahmet, eğer sağ olur da beni aramaya gelirsen, buraya rast­larsan şu kapıyı aç, altın var; şu kapıyı aç, gümüş var, elbise var, at var. Beni takip edecek olursan; poyrazı takip et, gel.

Mahmut, kapıyı kilitleyip yola çıkmış. Az gidip uz gittikten sonra, bakmış ki koca bir çınar ağacı:

– Atı şuraya bırakayım da ben biraz yatayım, ondan sonra gideyim, demiş.

Çınar ağacının dibine yatmış, tam uykuya dalacağı zaman bir gürültü kop­muş ama ses, gökleri yıkıyormuş. Kafasını kaldırıp bakmış ki ne görsün? Ko­caman bir ejderha yılanı, çınar ağacına sarılmış yukarı doğru gidiyormuş. O ağaçta Ankayızümrüt kuşunun yavruları varmış. Bu ejderha her sene yavru kuşları yermiş.

Oğlan kılıcını çekmiş, ejderhayı öldürmüş. Bu arada yavruların sesini, an­neleri duymuş. Anne kuş, yavrularını yiyen düşmanının üzerine atmak için koca bir kayayı kanadına bağlamış. Oğlan da ejderhayı öldürdükten sonra geri aynı yerine yatmış. Ankayızümrüt kuşu, oğlanı düşmanı sanmış. Tam kayayı bırakacağı zaman yavruları:

– Ey anne! O bizim düşmanımız değil, dostumuz. İşte bizim düşmanımız yerde, demişler.

Ankayızümrüt kuşu yere bakmış ki kocaman bir ejderha yerde yatıyormuş. O zaman kanadındaki kayayı yere bırakmış. Oğlan uyanmış ki karşısında koca­man bir kuş varmış. Kuş demiş ki:

– Ey insanoğlu! Dile benden ne dilersen.

– Sen bir kuşsun, ben senden ne dileyeyim, sağlığını dilerim.

– Sağlığımdan sana fayda yok, dile dileğini.

– Ben senden ne dilerim. Bir çift yavru dilerim. Birini şimdi, birini gelecek­te…

– Vay insanoğlu! Çok kötü istedin. Kırk senedir yavru çıkarırım, ejderha on­ları her sene yerdi. Çocuklarım ölürdü. Ölmesindense yavrumu sana veririm daha iyi.

Ankayızümrüt kuşunu almış. Aradan uzun bir müddet geçtikten sonra bir yere varmış. Bakmış orada bir su akıyormuş. Suyu görünce:

– Susamışım. Atı şuraya bağlayayım da bu suyun ormanda çeşmesi vardır, içeyim, demiş; ormana doğru gitmiş.

Giderken bir inilti duymuş ama ses yeri göğü yıkıyormuş. Varıyor bakıyor ki ne görsün? Aslanın ayağına yarman batmış. O da cerahatlenmiş, aslana çok acı veriyormuş. Cerahati boşaltmak için aslanın yanına yavaşça gelmiş ayağına kılıcını batırmış. Aslan demiş ki:

– Ey insanoğlu! Elime geçsen de iki çeksem, bir yırtsam.

Pislik akıp da rahatlayınca:

– Elime geçsen de dünyalığını versem, ahretliğine karışmasam.

– Ben buradayım.

– Dile, dileğini benden.

– Senden ne dileyeyim, sen bir aslansın.

– Sen dile, dileğini.

– Ne dileyeyim? Sağlığını dilerim.

– Yok. Sağlığımdan fayda yok, dile dileğini.

– Bir çift yavru isterim; birini şimdi, birini gelecekte.

– Tamam.

Aslan kükremiş. Bütün yavrular gelmiş, oradan bir tane aslan almış.

Adam, aslan oğluna demiş ki (kaplan dayısı varmış):

– Dayına git söyle. Bir çift yavru versin. Birini şimdi, birini gelecekte.

Kaplan kükremiş. Kaplanlar toplanıp gelmiş.

– Dayı bir çift yavru vereceksin. Biri şimdi, biri gelecekte.

– Tamam yavrum.

Aslan, kaplan, Ankayızümrüt kuşu üçü bir arada gidiyorlarmış. Az gidip uz gidip epey bir müddet gittikten sonra bakmışlar ki bir dağın eteğinde bir şehir cayır cayır yanıyormuş.

– Ben bu şehirde kalayım, bu şehir ölü şehir.

Halilbaba gibi bir yere, aslanı, kaplanı, Ankayızümrüt kuşunu, atı bırakmış. Yalnız attan iki tüy almış. At tılsımlıymış. Atın tüyünü birbirine sürtünce at geliyormuş. Onlar da atla beraber geliyormuş. Bu şehre doğru giderken önüne bir koyun sürüsü gelmiş. Çobana:

– Selamünaleyküm.

– Aleykümselam.

– Bana bir toklu vereceksin etlik.

– Baba ben sana nasıl vereyim, hepsinin sahibi var.

– Eti sana, derisi bana. Yav kardeşim burada toklu kaç para ediyor?

– Elli lira.

– Al sana yüz lira, daha var mı diyeceğin?

– Yok, daha ne diyeyim.

Oradan koyunu kesmişler.

– Elbiseleri de değişelim.

– Tamam, değişelim.

Elbiseleri de değişip yola çıkmış. Bir de çobanın azık çıkısı varmış, onu da almış. Sıcak beynine çökünce deriyi kafaya geçiriyormuş. Deriyi kafaya geçirin­ce Keloğlan olmuş. Yoluna devam etmiş. Gide gide bir sura varmış. Bu surun bahçe kapısı yokmuş, penceresi yokmuş. İçeriye girmek istemiş. Giriş yeri ara­mayla bulunacak gibi değilmiş. Bakmış ki kanaldan su gidiyormuş. Demiş ki:

– Bu suyun içine bir dalarsam diğer tarafa geçebilirim, demiş. Suya atlamış. Diğer tarafa geçmiş. Elbiseleri ıslanmış. Islak elbiselerini çıkarmış yalan yan­lış kurutmuş. Deriyi tekrar kafasına sarmış. Gölün kenarına oturmuş. Orada biraz durunca üstü başı iyice kurumuş, gezmeye başlamış. Gezerken bunu pa­dişahın bahçıvanları görmüş:

– Sen ne geziyorsun burada? İns misin, cin misin, deyip vurmaya başlamış­lar. Sonra içlerinden biri:

– Arkadaşlar, niye dövüyorsunuz? En iyisi bekçi başına götürelim, demiş.

Almışlar bunu, bekçi başına götürmüşler.

– Bekçibaşı! Bu, padişahın bahçesine girmiş; bunu, falanca gölün kenarında yakaladık.

– Sen ne geziyorsun burada?

– Yav kardeşim! Açım, geldim. Düştüm buraya.

– Atın bunu dışarıya.

– Etme, ekmeğinizin ufaklarıyla yine beslenirim. Etme senin atını tımar ederim, atına bakarım, sana hizmet ederim. Sen de mi beni kovuyorsun?

– Dokunmayın da artan yemekleri de o yesin.

Keloğlan’ı orada bırakmışlar. Artık epey müddet geçince bahçıvanbaşıyla samimi olmaya başlamışlar.

Padişahın üç tane kızı varmış, bu kızlara her gün üç deste gül gidermiş.

– Bugün de ben götüreyim bahçıvanbaşı.

– Hadi oradan, bizim götürdüğümüzü beğenmiyor da seninkini mi beğe­necek?

– Ben toplayayım da o beğenmesin.

Onlar, o tarafa gidince; o, bu tarafa gitmiş. Her gülden birer tane almış. Bir tüy bu yandan çekmiş, bir tüy o yandan çekmiş, gülleri altınla gümüşle bağlamış. Bunları tabağa koymuş, üstünü örtmüş. Bahçıvanbaşına götürmüş.

– Tamam Keloğlan, bugün de sen götür de azarı sen ye.

Keloğlan götürmüş, gülleri cariyeye vermiş. Cariye, kızlara götürüp verince küçük kızın gözü açılmış. Bakmış ki her gün iple bağlı olan çiçek bugün altın­la, gümüşle bağlıymış. Cariyelere:

– Kim getirdi bu gülü?

– Bir Keloğlan getirdi.

– Çağırın şunu gelsin.

– Tamam.

Birlikte oturmuşlar.

– Hazır kaz var mı? Kazı yağda kızartın getirin, demiş kız.

– Tamam efendim.

Kazı güzelce yağda kızartıp getirmişler. İçerisine de bir tutam altın koyup, tepsinin üstüne koymuşlar. Üstünü de kapatıp Keloğlan’ın eline vermişler. Alıp gelirken altınları yola saçmış, birini koynuna sokmuş. Kazı da atmış. Bah­çıvan başının yanına gelmiş.

– Ne oldu Keloğlan? Geçmiş olsun.

– Bana “vak vak” diyen bir şey verdiler. Bir de sarı sarı, nal mıh kırığı gibi bir şey verdiler. Ben de şehirden geçerken yola attım. Çocuklar bir topladı ki.

– Padişahın evinde nalmık kırığı ne gezer? Nasıl bir şeydi?

– Sarı sarıydı. Dur, şurada bir tane vardı.

– Bu ne?

– Nalmık kırığı.

– Gözün kör olsun! Ne nalmık kırığı altın, bu altın.

– Ben böyle altını bilmem. Bir tutamdı hepsini attım.

– Bir daha ne verirlerse onu al gel. Tamam mı?

– Olur.

Ertesi gün, yine gülleri bağlayıp götürmüş. Yine kaz kızarttırıp içini altınla doldurup buna vermişler. Almış, bahçıvan başına gitmiş. Bahçıvan başı bakmış ki altın. Kendisi gittiğinde böyle bir şey vermiyorlarmış.

Ertesi gün, yine Keloğlan çiçek toplayıp götürmüş. Küçük kız, Keloğlan’ı yanına çağırmış:

– Keloğlan bahçıvan başına selam söyle, havuzu temizlesinler. Seni de ba­şına bekçi diksinler. Biz şu saatte geliriz. Onlar da bahçenin diğer tarafına gitsinler.

Keloğlan gitmiş, bahçıvan başına küçük kızın dediklerini söylemiş. Onlar da hemen yıkayıp temizlemişler. Keloğlanı başına bekçi bırakmışlar. Onlar çe­kip gitmiş. Keloğlan onları beklemeye başlamış. Kızın dediği saat gelip de ge­çince herhâlde bunlar gelmeyecek diye kafasındaki deriyi çıkarıp suya dalmış. Bu sırada faytonla kızlar gelmiş. Küçük kız uyanık ya.

– Siz burada durun, ben havuza bakıp geleyim, demiş.

Altının, gümüşün parıltısı ağaçlarda belli oluyormuş. Oradan eğile eğile gidip bakmış ki bir tarafı altın, bir tarafı gümüş aslan gibi bir delikanlı suda yüzüyormuş. Kız, delikanlıyı çok beğenmiş. Geri gidip diğerlerine haber de vermemiş.

Kız, oğlana seslenince oğlan aceleyle sudan çıkmış. Deriyi kafasına geçir­miş. Elbisesini bağrına basıp, kaçıp gitmiş. Oradan kız da kardeşlerinin yanına dönüp geri gitmiş.

– Bacım niye geciktin?

– Kimse var mı diye şöyle dolandım.

Neyse, bunlar gelmiş. Biraz yalan yanlış yıkanıp gitmişler. Keloğlan yine ertesi gün çiçek götürmüş. Kız, Keloğlan’a:

– Bahçıvanbaşına selam söyle, üç tane karpuz göndersin. Bir tanesi çürük, içini yemiş olsun. Biri yarı çürük, yarı sağlam; biri de, bıçağı vurunca ortadan bölünsün. Bu şekilde üç tane karpuz isterim. Yarın babamın daveti var. Vezir­leri, akıldaneleri gelecek.

Neyse ertesi gün bunlar toplanmış, bahçıvanbaşı üç tane karpuz getirmiş. Yemek yenince karpuzu kesmişler. Kesilen ilk karpuz çürük çıkmış.

– Bu ne demek, demişler.

Diğerini kesmişler; yarısı çürük, yarısı sağlammış. Sonuncusu tam yeme­likmiş. Padişahın korkusu ortalığı sarmış. İçlerinden biri çıkmış:

– Padişahım sağ olsun! O kestiğin büyük karpuz; büyük kızın, onun zamanı geçmiş. İkinci kestiğin ortanca kızın, onun da zamanı geçmek üzere. Üçüncü kestiğin karpuz küçük kızın, tam yemelik. Bunları evlendirsene, ne duruyor­sun?

– Zorla mı vereyim? Nasıl vereyim?

– Allah’ın emriyle ver. Şimdi yediden yetmişe herkese veririz. Kızlara da bir altın top yaptırırız. Kimin kafasına bırakırlarsa onunla evlenirler.

Tellâl bağırtmışlar:

– Atına, itine güvenen kim varsa merasim var. Padişahın kızı kimi beğenirse onun başına altın top bırakıyormuş, onunla evlenecek…

Yediden yetmişe herkes sarayın önünden geçmiş. Büyük kız, altın topu bü­yük vezirin oğluna; ortanca kız, küçük vezirin oğluna atmış. Küçük kız ise herkes geçmesine rağmen altın topu kimseye atmamış. Padişah:

– Kimse kaldı mı?

– Padişahım senin bahçıvanların kaldı.

Bahçıvanbaşı ile Keloğlan da meydana gelmiş. Keloğlan en arkadaymış. Kız, Keloğlan’ı görünce altın topu ona atmış. Bahçıvanbaşı itiraz etmiş:

– Kız bana attı topu ama Keloğlan ileri çıkınca ona değdi, demiş.

Bakmışlar bu böyle olmayacak:

– Tek tek geçin, demişler.

Bahçıvanbaşı da dâhil herkes tek tek geçmiş; kız, topu kimseye atmamış. En sona Keloğlan kalmış. Kız, altın topu Keloğlan’a atmış.

– Padişahım Allah’ın emri böyleymiş. Kızını vereceksin.

– Yahu, nasıl olur da ben, benim kapımın bekçisine kız veririm. Gelecek yer yok, gidecek yer yok. Kaz damını temizleyin de bunlar orada yatsınlar bari.

Bunlara bir sandık ve bir kat da yatak vermişler. Bunlar orada yaşamışlar.

Padişah bu düşünceyle hastalanmış. Doktorlar, hekimler, hacılar, hocalar getirmişler. Bir çare bulamamışlar. Demişler ki:

– Bu ancak aslan eti ve kaplan sütüyle iyi olur. Bunun başka çaresi yok.

Doktorlar böyle deyince vezirlerin uşakları altın, at, asker, silah alıp yola çıkmışlar. Keloğlan küçük kızla arasına tahta koymuş ve demiş ki:

– Bu benim tılsımım. Ben senden yana dönersem benim ciğerime uğrasın. Eğer sen benden yana dönersen senin ciğerine uğrasın.

– Bu ne keramet?

– Hele buna da sabır. Git, annene söyle; bana bir at versin, ben de gideyim.

Kıza da beş kuruş para vermiş. Bir de saman selesi istemiş. Kız atla beraber saman selesini de alıp gelmiş. Bu giderken şehir çocukları gülerek “Padişahın kel damadı ava gidermiş” deyip taşlamışlar.

Bu seleyi kafasına tutmuş, kendini korumuş. Şehri çıktıktan sonra atı gü­vermiş. Tüyü, tüye sürtmüş. Kır at gelmiş. Üstünde Ankayızümrüt kuşu, bir yanında aslan, bir yanında kaplan eğilip dizlerinden öpmüşler. Doğrulup göz­lerinden öpmüşler. Atın yedi yerinden eğerini bağlamış. Demiş ki:

– Şuraya gece bir odun yığsak.

Aslan, kaplan bir odun kesmişler. Dağ gibi odun yığmışlar. Bu odunları yakmışlar.

Vezirlerin uşakları az gidip uz gittikten sonra bu ateşi görmüşler.

– Şu ateşe bir gidelim, demişler.

Oraya vardıklarında bakmışlar ki aslan sürüsü de orada kaplan sürüsü de orada. Bir de aslan gibi bir delikanlı başlarında oturuyormuş. Kamçıyı yere sermiş. Bir de dev gibi Ankayızümrüt kuşu uçuyormuş.

– Selamünaleyküm.

– Aleykümselam.

– Yahu bizim aradığımız buradaymış da bizim geze geze ayaklarımız delin­di.

– Ne oldu? Geçmiş olsun.

– Hiç sorma, bizim padişahın küçük kızı vardı. O da Keloğlan’a vardı. Ona yana yana, bu derde tutuldu. Bu hastalıktan da ancak aslan etiyle, kaplan sü­tüyle iyileşir dediler.

– Ondan kolay ne var.

– Keşke senin gibi bacanağımız olaydı.

– Var ama kaz damında.

– Arkadaş bize aslan etiyle, kaplan sütünü ver. Ne istiyorsan verelim sana. Bunları bize sat.

– Yok, ben bir şey istemem. Şu atın nalıyla g…ünüze birer damga vurayım, tamamdır.

– Olmaz arkadaş, sana ağırlığınca para verelim.

– Yok benim âdetim. Şu nalı kızdırır, g…ünüze basarım ondan sonra ta­mam. Büyük vezirin oğlu demiş ki:

– Parayla vermiyor buraya kadar geldik, boş gitmeyelim. Hem kim bilecek bu olayı?

Keloğlan nalı ateşe atmış. Bunların g…lerine birer damga basmış. Bunların istediği aslan etiyle kaplan sütünü vermiş. Bunlar çekip gitmişler.

Bu sırada bir de padişahın düşmanları savaş açmış, toprak istemişler. Pa­dişah demiş ki:

– Benim kimseye verecek toprağım yok. Eğer onun harbi varsa benim de harbim var, demiş.

Savaş zamanı gelmiş ve bunlar harbe tutuşmuşlar. Keloğlan hanımına de­miş ki:

– Git annene söyle de bir at versin harbe ben de gideyim.

Bir de beş kuruş vermiş, saman selesi almasını istemiş. Buna bir topal at vermişler. Şehirden geçerken çocuklar bunu taşlamış. Bunun selesi parampar­ça olmuş. Şehir dışına çıkınca tüyü, tüye sürtmüş. Aslan, kaplan, Ankayızüm­rüt ve kır at gelmiş. Kır atı, yedi yerinden kol bağlamış.

Varmış bakmış ki iki asker çarpışıyormuş. Bu oğlan, padişahın askerleri ye­nilmek üzereyken gelip düşman askerlerini bozguna uğratmış. Padişah, tepeye çıkıp bakmış ki yenilmek üzere olan orduyu bir yiğidin kurtardığını görmüş. Akşam olmuş. Padişah bunun yanına gitmiş:

– İns misin, cin misin?

– Ne insim, ne cinim. Seni, beni yaratan Allah’ın kuluyum. Senin düşman­larınla savaşın olduğunu babam duymuş beni sana yardıma gönderdi. Ben İran padişahının oğluyum.

– Hadi bakalım, adam burada durur mu? Eve gidelim.

– Ben askerleri burada bırakıp da gitmem. Ben düşmanla harp edeceğim ondan sonra gelirim.

– Etme oğlum, yapma!

– Yok baba.

– Allah, senin gibi bir oğul vermedi ya, bir damat da vermedi.

– Var ama kaz damında.

Padişah hiçbir şey anlamamış. Oradan eve gelmiş.

– Hanım, İran Şahı benim harbe tutuştuğumu duymuş, oğlunu bana yardı­ma göndermiş. Aslan, kaplan, Ankayızümrüt, kır at, kendi de bir taraftan girip kâfirleri dağıttılar. Lâkin orada çayır gibi bir yere konakladı. Eve getiremedim.

– Etme padişahım misafir orada kalır mı?

– Yahu ne yapayım gelmedi işte.

– Ne yaptınız, ne konuştunuz?

– Ben dedim ki, “Allah senin gibi bir oğlan vermedi ya, senin gibi bir damat da vermedi.” O da bana, “Var ama kaz damında,” dedi.

– Padişahım, bu Keloğlan olmasın.

– Git işine hanım! Keloğlan kim, o kim? Adamın bir tarafı altın, bir tarafı gümüş, tosun gibi de bir atı var. Keloğlanla onu eş mi ediyorsun?

Ertesi gün olmuş yine savaşa tutuşmuşlar. Keloğlan aslan, kaplan, Ankayı­zümrüt ve kır at yine gelmiş. Düşmanı darmadağın etmişler. Padişahın yanına gelmiş. Padişah demiş ki:

– Hadi bakalım, eve gidiyoruz.

O ara bakmış ki oğlanın bileği kanıyormuş. Padişah, küçük kızının kendi­sine yedi senede işlemiş olduğu mendili çıkarıp Keloğlan’ın yarasını sarmış. Oradan padişah gelmiş. Bir müddet sonra da oğlan gelmiş. Yiyip içip ondan sonra da yatmış. Bir de hanımı köşede otururken bakmış ki, oğlanın kolunda kendinin babasına işlediği mendil varmış. Kız:

– Anne, anne!

– Ne var?

– Anne, ben babama bir mendil işlemiştim ya, o mendili babam ne yapmış bir sor.

– Tamam, sorarım kızım.

Kadın, padişahın yanına gitmiş:

– Padişahım, kızın sana bir mendil işlemişti ya, o mendili ne yaptın?

– Ah sorma hanım! O mendili, o babayiğidin koluna bağladım.

– Allah Allah!

– Ne oldu?

– Bu bizim Keloğlan o zaman.

– Deme.

– Dedim, gitti.

Hemen çıkıp bakmışlar ki Keloğlan’ın kolunda kendi bağladığı mendil du­ruyormuş. Keloğlan’ı uyandırmadan sedye ile saraya getirmişler. Oraya varıp da biraz daha uyuyunca kalkıp bakmış ki hanımıyla saraydalarmış. Keloğlan:

– Hanım, kalk!

– Niye?

– Saraya gelmişiz. Baban görürse öldürür bizi.

Oradan padişah kapıyı vurmuş, içeriye gelmiş.

– Yok oğlum, yok. Orası sizin, demiş. Onlar da yiyip içip hoş muradına geçmişler. Oğlan:

– Padişahım! Ben, benim hırsızlar için buradayım, demiş.

– Oğlum, senin hırsızların kim?

– Biri büyük vezirin oğlu, diğeri de küçük vezirin oğlu.

– Oğlum, bunlar hiç dışarıya gurbete de çıkmadı. Bunlar nasıl hırsız olurlar?

– İnanmazsan aç, arkalarına bak.

Açmış, bakmış ki nal damgaları varmış.

– Tamam oğlum, bunlar senin kölelerin. Bunların bacıları da senin hizmet­çilerin. Bunlar sana hizmet edecek.

Bunlar, yiyip içmişler. Tekrar kırk gün, kırk gece düğün etmişler.

Aradan epey bir zaman geçince oğlan:

– Padişahım! Benim de annem var, babam var. Ben gidip bir onlara bakayım da geleyim, demiş.

Yola koyulmuş. Giderken bir beldeye varmış. O beldede Allah tarafından nida gelirmiş. Allah tarafından bir nida gelmiş:

– Ey oğlum Mahmut! Yukarı bak, demiş.

Mahmut, dalgın dalgın yukarı bakmış ve dizine kadar taş olmuş. Oysaki “Lailaheillallah” deseymiş, kurtulurmuş. Bir daha:

– Ey oğlum Mahmut! Yukarı bak, demiş. Aslan da, kaplan da, Ankayızüm­rüt kuşu da, kır at da, kendi de taş olmuşlar. Donup kalmışlar.

Kardeşi Ahmet’in annesi ve babası ölmüş. Tahtı da dağılmış. Kimsesi kal­mayan Ahmet:

– Gidip bari kardeşim Mahmut’u bulayım, demiş.

Mahmut’un elbise aldığı yerden elbise almış. Aslanı, kaplanı, Ankayızüm­rüt kuşunu almış. Bir de padişaha müjdeci olmuş.

– Padişahım! Damadın geliyor, diye karşılamaya gidiyorlar.

Yemişler, içmişler; akşam olmuş, yatmışlar. Eve gidince Ahmet kılıcı, Mah­mut’un karısı ile kendi arasına dikmiş:

– Sen benim gelinimsin, ben Ahmet’im. Sen kardeşimin hanımısın.

Oradan kalkmış kendine ayrı bir yatak yapmış. Sabahleyin kalkmış kız, ba­basına:

– Baba, baltayı taşa vurduk.

– Niye kızım?

– Bu Mahmut değil, kardeşi Ahmet imiş.

Padişah ve yakınları, Ahmet’ten özür dilemişler. Ahmet:

– Özrün zamanı değil. Bana müsaade edin de ben kardeşimi aramaya gide­ceğim, demiş. Yola çıkmış.

Epey bir gittikten sonra nida gelen o beldeye varmış.

– Ey oğlum Ahmet! Yukarı bak.

Bakmış ve “Lailaheillallah Muhammederrasüllullah” yazıyormuş. Üç kere tekrarlamış, üçüncüde okumuş. Bunlar cana gelmiş. Kardeş, kardeşle; aslan, aslanla; kaplan, kaplanla; Ankayızümrüt, Ankayızümrüt kuşuyla; kır at da kır atla kavuşmuşlar.

Kavuştuktan sonra Mahmut:

– Kardeşim, memleketimizden ne var, ne yok?

– Kardeşim, annemiz ve babamız öldü. Yuvamız yıkıldı. Tacımız, tahtımız dağıldı. Orada bir şeyimiz kalmadı.

– Orada kalmadıysa burada var.

Dönüş yolunda kör şeytan, Ahmet’in aklını çelmiş. Bütün mala mülke kon­mak istemiş.

– Kardeşim, sen git de ben geliyorum, demiş. Az öne çıkınca kılıcını çeki­yor, tam vuracakmış ki kalbine bir hikmet gelmiş:

– Varın, yokun bir kardeşin var. Onu da vurunca hâlin nice olur? Sen nerede kalırsın, demiş.

Orada kılıcı indirmiş. Mahmut’un yanına gitmiş. Şehre yaklaşınca padişa­ha, damadın yanında kardeşiyle geliyor, diye müjdeci gitmiş. Yemişler, içmiş­ler. Mahmut:

– Bu kardeşimin hâli nice olacak padişahım? diye sormuş.

Ona da büyük vezirin kızını almışlar. Kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Yiyip, içip, hoş muradına ermişler.

Onlar ermiş muradına, darısı cümlemize.

 

 

İbrahim ÇETİNGÖZ

 

Anadolu Türk Masallarından Derlemeler

Prof. Dr. Necati Demir

Ötüken Neşriyat

Muzip Masal Cini

Masallar üzerine ve masallara dair her şeyi heybesine doldurmuş bir masalcıdır Muzip Masal Cini. Bu bakımdan kendi masallarını ve Ribelyus adlı masal evreninde yaşananları naklederken başka hikayelere de misafir olur. Uzun lafın kısası masalların anlatılmayıp unutulmaya yüz tuttuğu bu yüzyılda yeniden masal anlatabilmek adına beyhude mücadeleye girmiş bir hayal kahramanıdır. Aynı zamanda anlatıla anlatıla günümüze kadar yolculuğuna devam eden masalların toplanması, derlenmesi ve arşivlenmesi gibi çalışmaları kendine görev addetmiştir. Muzip Masal Cini hem masal yazmak hem de unutulmaya yüz tutmuş masalları kayıt altına alıp arşivlemek üzerine hayat bulmuş bir hayali kahramanın gerçek dünya ile masalsı mücadelesidir.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yapın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacak.