Bize Kadar , Bir Masal | Burak Tamdoğan

Bize Kadar , Bir Masal | Burak Tamdoğan

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Karıncaya vurduk palanı, yetmiş yerden çektik kolanı, dinleyin ağalar yalanı; yalan yalan bu yalan, fili yuttu bir yılan, deveye binip, eşeği sırtına alan, yalan da bu da mı yalan? Ha şurda ha burda, yetmiş tarla firik buğda bir kahvaltımıza az geldi. Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik. Bir de geriye dönüp baktık ki, bir arpa boyu yol gitmişiz. Anlatacağımız masalın içinde varsa bir nebze, siz de çıkarın kendinize hisse. Az demeyin çok demeyin, mut bir çaydanlıktır dost ile demleyin.

Bir varmış bir yokmuş dedik ya; vakitlerden bir vakit, dünyanın ücra bir yerinde, bizim gibi insanların yaşadığı bir yerde, varı yoğu hesaplayan çokmuş. Kimse kimseyi beğenmez, bir yaralı parmağa işemezmiş. Olan kimseye yetmez, olmayanın hayali bitmezmiş. Uçsuz bucaksız ormanın tam ortasında, diğer köylerin, Taşduvar adını verdikleri bir köy varmış. Burası, içini kimsenin görmediği bir köymüş. Çünkü; büyük bir alanı daire şeklinde çeviren, yüksek taş duvarlarla çevriliymiş. Köyde yaşayan birini ne gören varmış, ne bilen. Hatta kimileri, “İçinde hiç yaşayan yok, olsa dışarı çıkarlardı görürdük. Belkide içindekiler de, dışındaki duvar gibi taş kesmiştir. E taş kestiklerine göre kesin lanetli bir yerdir.” diye konuşur dururmuş. Bu sebeple köyün gerçek adını hiç bilmeden, “Taşduvar Köyü” der, ancak o civara da mümkünse hiç yaklaşmazlarmış.

Efendim onlar konuşup, konuştuklarına inana dursun, hayat da mevsim mevsim geçer gidermiş. Bahsedeceğimiz hadisenin olduğu kış öyle soğuk olmuş, öyle soğuk olmuş ki, ormanın dışındaki kerpiçten köyler donma noktasına kadar gelmişler. Kimi tezek yakmış, kimi odun… Kimi kıyafetlerini yağa batırıp yakmış, kimi zavallı hayvanlarının tüyünü kesip yakmış. Lakin ne yaktılarsa bir işe yaramamış. Azıcık bile olsa ısınamamışlar. Isınmayı boş verin, az üşümeye bile razıymışlar. Kimi köyler belki daha az rüzgar alır da, daha az üşürüz umuduyla, sarp kayalıkların dibine ağaçtan, derme çatma kulübeler yapıp taşınmışlar. Kimileri toprağı kazıp altına ev kurmayı denemiş. Gel gör ki olmamış da olmamış. Kayalar da, toprak da insanlar gibi öyle üşümüş, öyle üşümüş ki, dokunan buz tutar olmuş.

Günün birinde, Olmazolsunlar Köyü’nden bir çocuk, ormanda titreye titreye mantar toplarken, Taşduvar Köyü’ne kadar gitmiş. Dibindeki mantarı koparmak için eğilip duvara dokununca aklı oynamış. Öyle sıcak, öyle sıcakmış ki duvar, çocukcağız oradan uzaklaşamamış, öylece duvara yapışıp kalmış. Akşam olup da çocuk gelmeyince anası, babası, ineği, danası, ağabeyi, ablası, eniştesi, halası bir avaz edip köyü ayağa kaldırmışlar. Hal böyle olunca köyün gençlerinden bir kısımı çocuğu aramaya başlamış.  Kayalara bakmışlar yok. Orman kenarını taramışlar yok. Sonunda, “Gitmez ama yine de bir bakalım.” deyip Taşduvar Köyü’ne kadar gitmişler.  Varınca bir de ne görsünler? Çocuk duvara yapışmış, öylece duruyormuş. “Eyvah” demişler, “Kesin Taşduvar Köyü’nün laneti çocukcağızı aldı, amman yaklaşmayalım.” Biri demiş ki, “Olmaz öyle şey, çocuğu burada mı bırakalım?” Olurdu, olmazdı derken biri yanaşıp, tutmuş çocuğun kolunu. Aman deyim, o da ne? Çocuk sıcacıkmış. Duvardan gelen sıcaklığı da hissedince o da yapışmış duvara. Onu görenler de yanaşmışlar. Neyse efendim uzatmayalım, yaklaşan yapışmış duvara, yaklaşan yapışmış… Sonunda hepsi birden çocuğu köye götürmeyi unutup, kendilerini duvarlara bırakmışlar. Kaybolan çocuğu aramaya gidenlerin geri dönmediğini gören diğer köylüler, bu kez hepsini birden aramak için yeni bir ekip göndermiş. Onu gönder, bunu gönder derken, köyde bir kaç kişi kalmış. Bakmışlar ki giden gelmiyor “ E biz böyle duracak mıyız.” Demişler. “Gidelim bulalım şunları”. “Lakin köyü böyle sahipsiz komak da olmaz” deyip; malı, davarı, eşeği, sıpayı artık ne varsa besledikleri, toplayıp yola çıkmışlar. Araya araya onlar da duvarı bulmuşlar. Uzatmayalım, nihayetinde Olmazolsunlar köyünün tamamı, Taşduvar Köyü’nün sıcak duvarlarına yapışıp kalmış. Ta ki saatler sonra, artık acıktıklarında, köyün ileri gelenlerinden biri “Köyümüzü bu duvarların dibine taşıyalım.” demiş. “Ya içeride yaşayanlar ne der!” diye sormuş biri. ”Ne yapalım, donalım mı? Gerekirse kavga ederiz.” yanıtını vermiş köyün sözde yiğitleri.

Gidip ormandan ağaç kesmişler. Düzgün bir daire şeklinde dolanan duvarın etrafına, arkası duvara yapışık evler yapmışlar. Tüm köy birden aceleyle tahtalar kesip, çiviler çakarken öyle bir gürültü çıkarmışlar ki sormayın. Şimdi bu gürültüye kesin, duvarın sahibi, Taşduvar köylüleri gelecek, kavga çıkacak diye içlerinden geçirmişler. Fakat Taşduvar Köyü’nden ne ses eden olmuş, ne de gelen. Sanki içeride kimse yok gibiymiş. “Taş kesildikleri doğru herhal.” demiş birileri. “Belki de biz burada donarken, içeride öyle mutlular ki dışarıda olan biteni hiç umursamıyor namussuzlar.” diye yorumlamış başka birileri. “Böyle sıcak duvarların içindeki köyün meydanı bile sıcaktır.” demiş bir kadın. Bir başkası “Bunların bağları bahçeleri de içeride belli ki, baksanıza dışarıda ekili dikili bir tek yer yok.” diye eklemiş. Atıp tutmak bedava ya, biri de çıkıp, “Bu sıcaklıktaki duvarların içinde kış olmaz ki!” demiş. “E kış olmuyorsa bunlar yaz kış ekip dikiyor, ince mintanlarla her daim yaz gibi içeride geziniyorlardır.” diye isyan etmiş başka bir aklı evvel. Rivayetler üremiş de üremiş. Söyledikçe coşmuşlar, coştukça uydurmuşlar. Uydurdukça inanıp, kıskançlıktan kudurmuşlar. Lakin içeride ne olduğunu bilmediklerinden korkmuş, korktukları için de oturup, konuşmakla kalmışlar. Zaten başka da yapacakları bir şey yokmuş. Çünkü duvarın çevresine evlerini kurarken ne bir kapı görmüşler içeri girecek, ne de bir pencere dışarı bakacak. Tüm Olmazolsunlar Köyü, duvarın etrafını sarıp, yerleşmiş.

Söz böyledir, dilden kulağa, kulaktan yaprağa, yapraktan dala, daldan gövdeye, gövdeden toprağa yayılır.  Olmazolsunlar Köyü’nün bağ komşusu, Hanibize Köyü’ne kadar varmış rivayetler. “Hani bize” deyip, top yekün tası tarağı toplayıp, sökün etmişler duvarın dibine. “Soğuktan yıldık gayri, bir tek siz mi ısınacaksınız? Bizim de hakkımız. Biz de buraya yerleşiyoruz.” demişler. Demişler ama yer kalmamış ki duvarın çevresinde. Olmazolsunlar köylüsü önce “Höt!” diyecek olmuş, lakin bakmışlar ki komşular elde bıçak, omuzda tüfek, kavgaya hazırlıklı, “Canım kavganın ne lüzumu var, oturup konuşalım, orta yolda buluşalım” demişler. Anan aşağı, baban yukarı, öyle olmaz, böyle olur, olsa dolmaz, dolsa taşmaz derken, iki köy bir kararda durmuşlar. Hanibize Köyü’nü, duvarın etrafında çepeçevre kurulmuş Olmazolsunlar Köyü’nün üstüne kurmaya karar vermişler. Ormandan ağaç getirip, sıra sıra evlerin üstüne ikinci bir kat çıkmışlar. İki hafta içinde Olmazolsunlar Köyü altta, Hanibize Köyü yukarıda, üst üste kuruluvermiş. E iki köy birleşince yeni bir ad vermek de gerekmiş. Yaşlılar divanı kafa kafaya vermiş, yeni köyün adını Bizekadar Köyü koymuşlar.

Çevrede köy biter mi? Duyan, tası tarağı, toplayıp yerleşmeye gelmiş. Bendeisterim Köyü, İşibilecenişegitmeyecen Köyü, Verulan Köyü, Benimniyeyok Köyü, Affetmemalırım Köyü, duvarın etrafına kurulu Bizekadar Köyü’nün etrafına gelip konmuşlar. Konmuşlar ya sıcaklık onlara kadar gelmiyormuş. Önce biri önermiş, “Duvara yaslanmış şu evlerin üstüne üçüncü katı çıkalım.” diye. Ev ustaları “Olmaz!” demiş. “Üç kat ağırlığı taşımaz, yıkılır tüm tahta duvarlar.” Çaresiz kurmuşlar çadırları oldukları yere. Ama öyle soğukmuş ki çadırlar bile titriyormuş.

Öylece gece yarısına kadar yaprak gibi titremişler. Daha sabah olmadan da zıvanadan çıkmışlar. Önce güzellikle “Yetti sizin ısındığınız, çekip gidin, gayrı biz oturacağız.” demişler. Olmamış, “Yakarız sizi!” demişler. Yine olmamış. Hal böyle iken işler kızışmış. Başlamış bir itiş kakış. Olmadı dönmüş yumruklaşmaya. Saç çekmek, tırnaklamak, ısırmak, çelme takmak, çimdik atmak peşinden gelmiş. Sonunda bakmışlar şiddet artıyor; Bizekadar Köyü’nden bir ihtiyar çıkmış “A dostlar bakın kaç köy gelmişsiniz? Bu kadar köy burada, bir duvarı paylaşmak istiyor. Biz çıksak da evlerimizden, siz yine sığmazsınız ki. Bu kez de birbirinizi yersiniz. İyisi mi bırakın biz yerimizde kalalım.” demiş. Diğer köylerin ileri gelenleri de doğru bulmuşlar söylenenleri. Doğru bulmuşlar da kabul mu etmişler? Asla! Duvarın dibindekiler çevredekilere, çevredekiler duvarın dibindekiler ve yanındakilere kazık atmak için gizli gizli toplantılar tertip etmişler. “Sen alırsın, ben kalırım, o alırsa ben ölürüm, öleceğime öldürürüm, önce kendi yüzümü güldürürüm” deyip yine tutuşmuşlar kavgaya. Kavga yetmemiş, dönmüş mü savaşa! Saatlerce saldırmışlar birbirlerine. Evler yıkılmış, hayvanlar kıyılmış. Her bir köyden çok kişi canından olmuş. Kala kala beş on kişi sağ kalmış. Kavgayı kimse kazanamamış.

Bir bilen çıkmış meydana ” Durun!” demiş. “Böyle giderse sonunda kimse kalmayacak geriye. Şuncacık kişi kaldık zaten. Bize yeter bu duvar dibi.” Savaş durmuş ya, ne ev kalmış, ne ocak. Yeniden yapmak gerekiyormuş lakin kimsenin dermanı kalmamış? Bitap düşmüşler savaşmaktan. “Bir duvarın dışı için yedik birbirimizi.” demişler. “Oysa duvarın ardında nasıl da mutlu yaşıyor Taşduvar Köyü’ndekiler. Ne hakları var biz böyle üşürken? Madem öyle, girelim içeri, orada yaşayalım. İtiraz eden olursa kovarız dışarı. Olmadı onun da alırız canını. Yapmadığımız şey mi sanki? Haydi bre yiğitler girelim içeri.”

Aramış taramışlar, bir kapı, bir gedik bulamamışlar. Belki gizli bir giriş vardır diye duvarlara yaslanıp, elleriyle her bir taşı yoklamışlar. Yok efendim yok. Acep duvarın dibinde, yerde gizli bir geçit mi var deyip, emekleye emekleye, toprağı karıştırmışlar. Yine yok. Olur a ormanın içinde bir gizli giriş vardır, tünelle giriliyordur diye karara varıp, emekleye emekleye dalmışlar ağaçların arasına. Dağılıp, dizleriyle, elleriyle, her bir deliği, her bir taşı yoklayarak, geceyi gündüzü geçirmişler. Ta ki ormandan çıkana dek, ayrı ayrı emeklemişler. Ormanı bitirip etraflarına bakınca, her biri yapayalnız olduklarını fark etmiş. “Tek yakalanırım, kurt kapar, donarım taşıyanım olmaz.” diyerek, korkuyla Taşduvar Köyü’ne koşturmuşlar. Yolda dört ayak üstünde donup kalmış bir çok köylü görmüşler. Kendi dertlerlerinden, dönüp de yardıma ihtiyacı olan var mı diye bakmayı bile düşünmemişler.

Geri dönebilen üç beş kişi sonunda birbirlerini bulmuşlar. Bulmuşlar ya, bir de ne görsünler? O koskoca taş duvar ortadan yok olmuş, geriye çölleri andıran kumdan bir alan kalmış. Demek bu duvarların ardında ot bitmez kumlarla dolu bir köy varmış. Varmış da şimdi nereye gitmiş? Kimse bu muammayı çözememiş. İçlerinden biri belki kumun altında bir şeyler bulurum diye atılmış, dokunur dokunmaz çığlıklarla bırakmış kendini yere. Kumlara gömülmüş. Diğerleri korkuyla kala kalmışlar. Acep bilinmez bir çöl canavarı mı kaptı bacağını? Yahut ölümcül bir böcek sürüsü mü daladı vücudunu? Ne olduğunu anlamak için temkinle yanaşmışlar yanına. Kumlara ilk dokunan “Sıcak!” diye bağırmış. Hep birlikte atlamışlar kumlara. Boyunlarına kadar gömmüşler kendilerini. Soğuktan donmuş bedenleri öyle bir ısınmış ki, kaybettikleri her şeyi, herkesi unutup, dalmışlar uykuya.

Akşamın karanlığında kesilen tahtaların hırıltısı, çakılan çivilerin kanırtısıyla uyanmışlar. Gözlerini açmışlar ki ne görsünler? Sırra kadem basan o koca taş duvar çepeçevre etraflarında dikilmiş duruyor. Yine ne bir çıkış var, ne bir gedik. Duvarın ardında giderek yükselen seslerden, her biri dışarıda ne olduğunu da anlamış. Korkuyla, kısılı kaldıkları yerde ses çıkarmadan öylece kalmışlar. Bir zaman geçip, duvarın arkasından kavga sesleri gelmeye başladığında, içeridekiler de korkudan ve açlıktan bitap, baygın haldeymiş. Haykırışlar kesilince, bir kuşun cıvıltısına, yorgun gözlerini araladıklarında bakmışlar ki, duvar yine yok. Her yer kan ve yıkıntı dolu. Anlamışlar ki ormana dağılıp giriş arayanlar dönmeden kaçmak gerek. Birbirlerine edecek tek kelimeleri bile kalmadığından, yüzlerini döküp oradan uzaklaşmışlar.

Gökten üç elma düşmüş. Peki düşmüş de ne olmuş? Ağacı insana küsmüş. Ya elmaları kim alsın? Vallahi ben istemem, hepsi size kalsın.

Muzip Masal Cini

Masallar üzerine ve masallara dair her şeyi heybesine doldurmuş bir masalcıdır Muzip Masal Cini. Bu bakımdan kendi masallarını ve Ribelyus adlı masal evreninde yaşananları naklederken başka hikayelere de misafir olur. Uzun lafın kısası masalların anlatılmayıp unutulmaya yüz tuttuğu bu yüzyılda yeniden masal anlatabilmek adına beyhude mücadeleye girmiş bir hayal kahramanıdır. Aynı zamanda anlatıla anlatıla günümüze kadar yolculuğuna devam eden masalların toplanması, derlenmesi ve arşivlenmesi gibi çalışmaları kendine görev addetmiştir. Muzip Masal Cini hem masal yazmak hem de unutulmaya yüz tutmuş masalları kayıt altına alıp arşivlemek üzerine hayat bulmuş bir hayali kahramanın gerçek dünya ile masalsı mücadelesidir.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yapın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacak.