Gül Ali (Manisa Masalı)

Gül Ali (Manisa Masalı)

Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, işte develer tellal iken, pireler berber iken, bir köyde bir erkekle bir kadın yaşarmış. Belli bir yaşa gelmişler, çocukları olmamış. Çocukları olmadığı için gerçekten üzülüyorlarmış. Bu üzüntüleri yüzünden her namazdan sonra dua ediyorlarmış Bir çocukları olması için. Hatta kadın bir gün şöyle dua ediyor;

“Yārabbi, bana oldu olmadı, bir çocuk ver, yılan dahi olsa, çocuk ver” diye, dua eder.

Gerçekten dokuz ay sonra, kadın bir yavru dünyaya getirir ama o yılandır. Yılanı çocukları gibi beslerler, gözü gibi büyütürler, gözü gibi bakarlar, çok severler. Ama halktan çekindikleri için, o yılanı, kendi yattıkları odanın tepesine, zembilin içine yerleştirirler. Belli bir yaşa kadar büyütürler. Fakat hiçbir zaman komşularına, bizim bir yılan oğlumuz var, diye kimseye söylemezler. Ama tabi yılan büyümeye başlayınca, etrafı gezip, görmek ister. Babasıyla birlikte bazen beraber oduna gittiği zaman, bazen bir kayanın içine, babası, her zaman, bunun girdiğini görür. Fakat babasına niçin girdiğini söylemez. Fakat oğlunun konuştuğunu dinler. On sekiz yaşlarına geldiğinde, bir gün yine oduna gittiklerinde, yılan biraz bulunduğu yerden uzaklaşır.

Bir saray kenarına gelir. Dere kenarında, bir kızın geldiğini görür. Kızı görünce, çok beğenir. Akşam olunca, her gün, o zembilin içinde yattığı yerde, o gün artık uyuyamaz. Derler ki anne babası;

“Bizim oğlan, bugün niye uyumuyor?”

İndirirler;

“Oğlum, sen niçin uyumuyorsun?” diye sorarlar.

“İşte, ben aşık oldum.”

“Oğlum, yılanlar aşık olur mu?”

“İşte ben, aşık oldum baba.”

“Kime?”

“Padişah’ın kızına.”

“Oğlum, Padişah’ın kızına sen aşık olmazsın. Sen yılansın. Sana kız vermezler.”

“Olsun baba, sen, ille git. Bana, o kızı iste.”

Babası, biner eşeğine, Padişah’ın huzuruna çıkar. Padişah’tan kızını ister.

Padişah der ki;

“Tamam, benim kızımı çok isteyen olur ama benim bir isteğim var, der.

Herkesten, benim isteğim şu; Kim ki, benim kızımı istiyorsa, benim sarayımla, o ev arasında, güllük gülistanlık, güzel bir yuva, çiçekler, havuz kenarında, böyle balıklar, ben, böyle bir yer istiyorum” der.

Tabi, bizim bu köylü vatandaş çok üzülür. Gelir oğlunun yanına, namazı kıldıktan sonra, akşam namazını kıldıktan sonra, oğlum, durum böyle böyle, bizim yapamayacağımız iş var. Biz bunu yapamayız.”

“Babacım, nedir?” diye sorduğunda,

“İşte iki ev arası, yani, bizim evle, onun sarayı arasında, güllük gülistanlık bir, çiçeklik yer olacakmış.”

Baba sana, ben bir adres söyleyeceğim, oraya gideceksin. Hani, ben her zaman, seninle gittiğim zaman, bir kayanın arasına giriyordum ya! Kayaya var de ki: Gül Ali’nin selamı var. Bana zeytinyağı ver, ekmekte verecekmişsiniz, de.” diye, babasına öğütte bulunuyor. Babası, gider oradan zeytinyağını alır, ekmeği alıp gelir.

Öbür gün, babasına der ki;

“Ekmek kırıntısını ufala, zeytinyağını dök. Bunu, padişahla bizim ev arasında yap” der.

Akşama kadar, babası işini bitirir. Akşam evlerine yatarlar. Sabahleyin yine babasına;

“Babacığım, anneciğim, kalkın sabah ezanı okunuyor,” dediğinde, onlar bir kalkarlar ki, her taraf güllük gülistanlık olmuş. Gerçekten saraya kadar, güllük gülistanlık, çiçekler açmış. Herkes şaşırır. Neyse artık tabii padişah da görür bu olayı. Öbür gün bir daha giderler. Biz gelin almaya gelelim, diye. Padişah der ki;

“Tamam, sen benim kızımı alacaksın ama benim sarayım gibi, bu saray olmadıktan sonra, sen ben sana kızımı vermem ki!” der.

“İyi, o zaman bir saray yapalım ama biz saray yapamayız.” diyor kendi kendisine, yine oğluna geliyor, babasına diyor ki yılan;

“Babacığım, sen geçen gittiğin yere git. Dört tane çomak iste. Sen bu çomakları bana getir gel!”

Neyse babası gidiyor kayaya, kayanın yanına varıyor. Kayaya şöyle eliyle vuruyor;

“Gül Ali’nin selamı var” diyor.

“Evet, ne istiyorsun?”

“Dört tane çomak istiyorum. Ama çatal çomak” diyor. Dört tane çatal çomağı veriyorlar. Yılana getiriyor. Yılan;

“Baba sen bunları, ölç ölç dik. Yalnız gece dikilmesi gerekiyor.”

Gece, babası, bunu dikiyor. Sabah olduğunda, ezan okunduğunda;

“Baba kalkın, sabah namazı vakti geldi.” dediğinde, kalktıklarında, padişahın sarayından daha güzel bir saray olduğu ortaya çıkıyor. Padişah sarayı da görünce, ürkmeye başlamış. Acaba böyle bir zengin kim ki benim böyle işlerimi yapıyor, diye.

Gül Ali, yılan, babasını yine gönderiyor. Artık, ne zaman gelelim, gelin almaya diye. Padişah, diyor ki;

“Tamam, bunlar oldu ama diyor. Kırk gelin kırk tane diyor, at olacak. Kırk tane gelin alıcısı olacak. Kırk tane at, birbirine benzeyecek” diyor. “Gelin almaya gelirken, düğün alayına, öyle geleceksin” diyor.

Gene geliyor babası. Tabi oğlunun, artık böyle işler başarabildiğinin her an farkında!

“Oğlum! Bizden, bu sefer daha zor istediler. Kırk tane at olacak, kırk da hem siyah olacak, birbirine benzeyecek. Kırk yerden gelin alıcı da birbirine benzeyecek.

Baba, ondan kolay ne var, diyor. Sen yine aynı yere git. Neyse, gidiyor oraya, yine kayaya sesleniyor. Gül Ali’nin selâmı var diye.

“Evet, ne istiyorsun?”

“Bu sefer, kırk tane çomak istiyorum.” diyor. Onları akşamleyin, yerlerine yerleştiriyor. Ve sabahleyin, yine kalktıklarında, yine o olay, kırk tane atın kişnediğini duyuyor. Gelin almaya, gidiyorlar. Akşam olduğunda, gerdeğe gireceğinde, gelin içeriye giriyor. Ama içerde, hiç kimse yok. Sağına soluna bakıyor.

Hiç bir şey yok. Belli bir zaman geçiyor. Gelin ürpermeye başlamış!

“Acaba ne var burada?”

Yukarıdan bir ses:

“Beni indirir misin? Beni indirir misin?”

Bakıyor ki orada, bir zembil var. Zembili şöyle bir indiriyor. Allah! İçinde, bir yılan. Atıyor, elinden yılanı. Yılan yere düşüyor. Gelin bayılmış. Tekrar ayıldığında;

“Sen bir yılansın, hem de konuşuyorsun benimle.” diyor.

“Ben senin kocanım işte” diyor.

“Ben, bu yılanla mı evlendim?”

“Evet, sen bir yılanla evlendin” diyor. Neyse, saatler ilerliyor.

Diyor ki:

“Ben seni çok sevdim, seni aldım. Yalnız aramızda, bir sırrımız olması lazım! Sırrını ne olursa olsun, annenin babanın, herkesin yanında saklar mısın?”

“Saklarım.”

“Ama bu sır öyle bir sır ki; eğer bu sırrımı açarsan, ne bu saraylar, ne bu evler, ne de ben kalırım, hepimiz gideriz.”

“Tamam, kabul ediyorum” diyor.

Bunun üzerine yılan, derisini çıkarıyor. On dokuz yaşında bir genç, öyle yakışıklı bir genç ki… Derisini kenara koyuyorlar. Neyse, gerdek işi bittikten sonra, tekrar, yılan derisini giyip, zembile asıyorlar o tepeye.

Gelini kocasıyla beraber ziyarete gelmişler, herkes anneleri, babaları, komşuları. Her gelen diyormuş ki;

“Senin kocan nerde? Senin kocan nerde? Kız insanlara söyleyemiyor. Yalan söylüyor;

“Kocam gelecek, şuraya gitti, buraya gitti.”

“Padişah’ın tabi zoruna gitmiş damadını görememek. Bir gün diyor ki;

“Ben bir yarış düzenleyeceğim, herkes katılabilir. Hem de o zaman benim damadı görebilirsiniz” diyor.

Yılan ve kız yine akşamdan konuşuyorlar. Yılan kıza diyor ki;

“Sakın ola ki, benim, şu beyaz ata bindiğimi kimseye söyleme! İşte benim beyim, beyaz ata bindi, dersen, gerçekten talan olurum. Depremli oluruz, yaşayamayız!”

Bugün tabi panayır günü, yarış yapılacak. Yarışta, tabi kızın teyzeleri, falan yanına gelmişler;

“Kocan nerede? Göster!” diyorlarmış.

“Söyleyemem, gösteremem” diyormuş kızcağız.

“Yani burada mı?”

“Burada ama gösteremem!”

Göstereceksin, göstermeyeceksin. Bir an dalgınlığına geliyor. Etrafındakilere;

“İşte beyaz atlı geliyor, o benim kocam.” diyor.

O anda, deprem olmaya başlıyor. Bir toz bulutu kalkıyor ortaya, ne saraylar kalmış, ne başka bir şey kalmış. Herkes, yerlerde dolanıyor. Yılan artık diyor ki;

“Siz bana söyleştiniz, bakın ne hale geldim!”

O zamana kadar da tabi bu olaylar, belli bir yerde olurken de, bu olay bitmiş. Amma, belli bir yerde, bir olay var aynı anda devam eden… Bir adam da babasını doktora götürecekmiş. Evlerinden yola çıkıyorlar.

Bizim tarafta; yılan depremden sonra alıyor başını gidiyor. Kız kayınpederine oğlunun yerini bilip bilmediğini soruyor ama adam da bilmiyor. Bunun üzerine kız kayınpederinden bir hastane kurmasını istiyor. Böylelikle gelen geçenden kocasını sorabilecek belki de izini bulabilecek. Bizim babasını doktora götüren adam vardı ya; onun yolu da oradan geçiyor. Bir çeşmenin başına oturuyorlar. Babası, gencin dizinde yatmış uyurken, yukarıdan bir şey geliyor. Karganın üzerine bir şey binmiş, çeşmeye geliyor. Çeşmeye karganın ucuna daldırıp, geriye gidiyor. Babası yatmış, uyuyor. Babasını dizinden kaldırıp da koyup, gidip, onun arkasından gidip, bakacak. Tekrar geliyor, kargayla birisi geliyor suya, yine suya daldırıp, gidiyor. Babası da oraya yatalı yüzyıl olmuş, o zamanki devirden, yüz yıl geçmiş. Babası diyor;

“Oğlum uyudun mu?” diyor.

“Baba, biraz uyudum” demiş o da.

Neyse, üçüncü kez geldiğinde, kayanın arkasından koşup, gidiyor. Bir kaya yarılıyor. Kayanın içine giriyor, oradan bir ses işitiliyor.

“Gül Ali’nin on beş yarasından, on dört yarası kaldı.”

“Allah allah, bu ne ya?” diyor.

Babasıyla, tekrar, bunlar, yine yola çıkıp, belli yere, tam o padişahın kızının oralara, mekan kurduğu yere gidiyorlar.

“Hoş geldiniz, ne yapıyorsunuz?”

“İşte, babam hastaydı, ona baktıracaktım.”

“Ama ne gördün, ne geçirdin? Bize bir anlatır mısın onu?” diyor.

“Valla hiç bir şey görmedim ki. Yüz yıldan beri yoldayız, biz” diyor. “Ancak bu, buralara kadar gelebildik. Yalnız bir şey gördüm, duydum. Birisi geldi karganın üzerinde geldi gitti, geldi gitti, geldi gitti. Bir de en son gidişte, gittim. Bir kayaya vardık. Oradan bir ses duydum. Gül Ali’nin, on beş yarasından, on dört yarası kaldığını duydum.”

“Bu mal mülk, ne varsa, senin olsun. Bu yere hemen bizi götür.”

“Tamam götürelim.”

O zaman, babasını götürüyorlar. İşte bir hekim evine bırakıyorlar. Çıkıyorlar yola, o çeşmenin başına geliyorlar. Çeşmenin başında gerçekten, bir yüzyıl beklemek gerekiyormuş. Beklemişler, beklemişler, beklemişler. O ne bir şey gelmeye başlamış, Gene bir karganın üzerinde birisi gelmeye başlamış, suyu alıyor, gidiyor. Kız hemen gitmek istiyor karganın peşinden ama adam üç kere beklemek gerektiğini söylüyor. Üçüncü gelişinde kadın da tam kaya yarılırken içeriye girmiş. Orada bir ses işitiliyor;

“Gül Ali’nin dört yarasından üç yarası kaldı!” Kız bağırmaya başlıyor;

“Ben Gül Ali’yi arıyorum. Ben Gül Ali’yi arıyorum,” diye.

Gül Ali ortaya çıkıyor. Bir sarılıyorlar ve aniden her tarafta, o güllük gülistanlık, aynı anda ortaya çıkmış. İki sevgili böylece tekrar buluşuyorlar.

 

Ramazan ÇEVİK, Süngüllü Köyü

 

 

Manisa Masalları Üzerine Bir İnceleme

Yüksek Lisans Tezi

Talha Tunç

Tez Danışmanı: Yrd. Doç. Dr. Halil Altay GÖDE

Isparta-2008

 

Muzip Masal Cini

Masallar üzerine ve masallara dair her şeyi heybesine doldurmuş bir masalcıdır Muzip Masal Cini. Bu bakımdan kendi masallarını ve Ribelyus adlı masal evreninde yaşananları naklederken başka hikayelere de misafir olur. Uzun lafın kısası masalların anlatılmayıp unutulmaya yüz tuttuğu bu yüzyılda yeniden masal anlatabilmek adına beyhude mücadeleye girmiş bir hayal kahramanıdır. Aynı zamanda anlatıla anlatıla günümüze kadar yolculuğuna devam eden masalların toplanması, derlenmesi ve arşivlenmesi gibi çalışmaları kendine görev addetmiştir. Muzip Masal Cini hem masal yazmak hem de unutulmaya yüz tutmuş masalları kayıt altına alıp arşivlemek üzerine hayat bulmuş bir hayali kahramanın gerçek dünya ile masalsı mücadelesidir.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yapın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacak.