Hayattayken Duymak İstemediğini Ölünce Duymak Zorunda Kalan Kral (Rafik Schami Gece Masalcısı Kitabından)

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir Kral vardı. Hüküm sürmekte olduğu ülkesi, Vakvak Adasından daha da ötedeydi. Bir yaz gecesi aya baktığında içinden ‘Sen aşağıya in, ben senin yerine geçeyim; bak insanları nasıl büyülerim o za­man!’ demek geldi. Babasının ölümünden sonra taç giyen bu Kral henüz çok gençti. Ama bir yılandan daha akıllı, bir tilki­den daha kurnazdı. Çevresine hep üçkâğıtçı bakanları topla­yarak ülkesini bir diktatör gibi yönetti. Taç giydiği yıl Şam gülüğünü bile kıskançlıktan solduracak güzellikte bir prensesle ev­lendi. Kral bir oğlan çocuğu ol­sun istiyordu. Ama karısı ona bir kız doğurdu. Bu kız anasın­dan da güzeldi. Kral, çocuğunun kız olduğunu görünce öfkeden küplere bindi. Bir yandan gözyaşı dökerken öte yan­dan karısıyla kızını çok uzak bir adaya götürmelerini emretti. Ve tüm ülkeye Kraliçe’nin, doğum sırasında öldüğü haberini yaydı.  Ama ikinci karısı da bir kız çocuğu doğurunca. Kral onu daha uzak bir adaya sürdü. Üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı… Yıllar geçtikçe Kralın hiddeti gitgide arttı. Aynen babası gibi artık nazırlarını dinlemez oldu ve hele saray soyta­rılarına hiç kulak asmamaya başladı. Hükümdarlığının yedin­ci yılında kurnaz bir kadınla evlendi. Kadın gebe kaldı; seki­zinci ayda -ki mevsim yazdı-, kocasına başkentteki sıcağa dayanamadığını ve bu yüzden yazlığa çıkmak istediğini söyle­di, ve söylediğini yapıp yaylaya çıktı. Sadık oda hizmetçisini de yanma aldı.

Ertesi gün Kral, başkentin büyük bir kısmını kazdırtmaya başladı; oğlu için koskocaman bahçeli bir saray yaptırmak ni­yetindeydi. Ufak kulübelerde oturan halk, meskenlerinin yıkılmaması için ağlayarak Kral’a yalvardı. Ama askerler, güneş doğuncaya kadar evini terk etmeyeni acımasızca kamçılamaya başladı. Halkın talihi, göz açıp kapayıncaya kadar talihsizliğe dönüştü.Doğum sancıları başlayınca Kralın habercileri, kendisine iyi ya da kötü haberi ulaştırmak için nöbete geçtiler. Üç gün üç gece Kraliçe’nin yatağının başucunda beklediler, iyi haberi götürecek güvercinlerden ya da kötü haberi ulaştıracak sırtlandan farkları yoktu. Üçüncü gün öğleden sonra haberciler, yeni doğmuş bebeğin bağırtısıyla oda hizmetçisinin sevinç çığlığını işittiler. Az sonra hizmetçi dışarı çıktı; gözleri yaşlıydı. ‘Hükümdarımıza söyleyin, artık üzülmesin,’ diye hıçkırdı sevinçle: Tanrı dileğini ye­rine getirdi ve ona nur topu gibi bir prens armağan etti!’ Gönlünün istediği yerine geldiği için Kral’ın keyfine diye­cek yoktu. Kraliçe saraya döndüğünde büyük bir törenle kar­şılandı. Bu haberi duyan halk da bayram yaptı. Hükümdar balkona çıkarak veliaht Ahmet’i onlara gösterdi. Tüm ülkede çılgınlar gibi eğlenildi. Sevinçten kendini minareden aşağı atanlar bile oldu. Öyle çılgınlıklar yapıldı ki, aklınız durur.

Binlerce ve binlerce kişi ağladı, yalnız bir kişi ağlamadı. Bu, cadı Miraydı. Ülkede onu tanımayan yoktu; herkese iyiliği dokunurdu ama kötülük yaptı mı da tam yapardı. Prense saray yapılacak diye onun da kulübesi yıkılacaktı.

Evsiz barksız kalan yüzlerce kişi sarayın önünde toplanarak kendilerine yardım yapılması için yalvarıp durdu; ama nöbetçiler hepsini dağıttı. Derken Cadı Mira çıkageldi; nöbet­ler korkuya kapılarak Krala koşuştu ve ona, halkın şikâyet­lerini dile getirmek üzere Mira’mn görüşmek istediğini bildir­diler. Kral kahkaha atarak kükredi: ‘Şikâyet mi? Ne şikâyeti? Tüm ülkede kimse üzülmesin; çünkü bir veliaht doğdu! Ben şikâyet mikâyet duymak istemiyorum!”

Cadı Mira bu sözleri duydu, ağlayan halka baktı, sonra gökyüzüne dönerek anlaşılmaz bazı kelimeler mırıldandı. Ay­nı anda bir gök gürültüsüdür koptu ve herkes korkuyla gözlerini uzaklara çevirdi. ‘Evet,’ diye haykırdı Cadı: ‘Hayatta kaldığı sürece artık kulakları duymasın bu beş para etmez adamın!’ ve sözlerini bitirir bitirmez havada uçup gitti. O ül­kede Cadı Mira’yı bir daha ne gören oldu ne de duyan.

Kral, kendisini kutlamaya gelenlerle onca bilge arasında birden, ‘Kulaklarım! Kulaklarım!’ diye bağırarak iki eliyle ba­şını tuttu. O günden sonra da sağır kaldı. Ama yine de buna pek aldırış etmedi. Bir oğlu olduğu için seviniyordu; ülkeyi daha sıkı idare etmeye koyuldu. Yüzlerce gözleyici onun gözü ve kulağı yerine geçti. Getirdikleri haberlerden en önemli olanlarını, Kral onların dudaklarından okuyuncaya kadar, tekrarlayıp durdular.

Genç Kral’ın yıldızı parlaktı. Her yıl biraz daha artmak üzere Tanrı mahsulün gelişmesi, meyvelerin olgunlaşması ve de toprağın beslenmesi için yeterince yağmur yağdırdı. Bu şans yedi yıl sürdü Kral güçlendi ve bu kez gözünü komşu topraklara dikti. Kralın aç gözlülüğü gittikçe arttı. Falcılar ve bilge kişiler onu bu huyundan vazgeçirmeye çalıştılarsa da bir yararı olmadı. Kral onların önerilerine hiç kulak asmadı, haberleri dudaklarından okumaktan da vazgeçti. Kendi bildiğini yaparak harbe girdi ve ilk savaşı kazan­dı. Bu öyle bir savaştı ki! Ordusu kılıçlı, mızraklı elli bin askerden, yirmi bin okçudan ve elli mancınıkçıdan oluşmuştu. Kral ordusunun büyük bir kısmını ormanda gizledi ve kalan askerle yürüdü. Ovadan gelen düşmanı görünce okçularını te­penin arkasına çekerek sol taraftan saldıracakmış hissini uyandırdı. Derken düşman ordusunun üzerine yürüdü ama ilk çatışmanın ardından gerisin geriye dönerek kaçmaya baş­ladı. Rakibi önünden kaçmakta olan bu küçücük birliği görünce tüm ihtiyatı elden bırakarak ordusuna. Kralın peşi düşme emrini verdi. En iyi süvari birliği Kral’ı kovalamaya başladı etraf ana baba günüydü. Kralın birliği hemen geri çekildiyse de gökten sanki ok yağdı. Tüm bu oklar hayvanlara ve insanlara isabet etti. Ülkede kıtlık baş gösterdi. Ama  Kral bunu vezirinin dudaklarından okumak istemedi. Kendini balkondan gösterdiği anda halk galeyana geldi. Havaya kalkan yumruklarıo, kendine selam duran eller olarak algıladı ve memnun bir şekilde selamla karşılık verdi.

Kıtlık üç yıl sürdü; tüm ülke sefalete ve gözyaşına boğuldu, Kral, hâlâ oğlu Ahmet’i düşünerek seviniyordu. Çünkü şiir yazmakta ve lavta çalmakta onun üstüne yoktu. Oniki yaşındayken ata binmekte herkesi yendi ve ok atmada Kralın tüm şövalyelerini altetti. Saraydaki aslanlarla çarpışırken bir panterden daha cesurdu. Kimse onunla baş edemedi. Ne var ki sudan korkuyordu. Vezirin oğulları gölde yüzerken Prens Ahmet kıyıdan hep yakışıklı delikanlıları izliyordu.

Depolardaki yiyecekler de bitince Kral ikinci bir komşu ülkeye saldırmaya karar verdi. Önce tüm esirlerin eline hafif silahlar tutuşturarak onları düşman saflarına sürdü. Aradan yıllar geçti Prens otuz yaşına geldiği halde evlenmek istemedi. Ama ganimet düşkünü Kraliçe Beş Yıl Savaşlarını başlatınca kıtlık devam etti, ama Kral savaşta çok ganimet elde et­ti.  Kral, kimsenin sözünü dinlemedi. Hükûmdarlığı kırk yıl sürdü. Artık saraydan çıkmaz oldu; çıksa bile onun yanma yaklaşmaya cesaret edeni nöbetçiler anında dövüyordu.

Bir gün Kral, bir başka Sultan’ı yenmenin zaferini kutla­maktaydı. Halk sarayın önünde toplana­rak Kral’a ve yedi sülalesine lanet okudu ve savaşta kaybettik­leri oğulları için sızlanıp durdu. Kral biraz şarap içtikten son­ra bir testi dolusu gümüş para getirtti. Sonra balkona çıkarak halka avuç avuç para attı. Ama eli o kadar titriyordu ki, paranın çoğu balkona, ayaklarının dibine düştü. Bunun nasıl ol­duğuna da kimsenin aklı ermedi. İkinci avuç dolusu parayı fırlatayım derken koruyucularından biri düşen parayı almak için yere eğildi. Kırk yıldan beri ilk kez Kral, halkının önünde korumasız kalmıştı. Göz açıp kapayıncaya kadar atılan bir ok Kral’ın tam kalbine saplandı işte aynı anda Kral, ölü olarak yere düştü.

Nazırları: “Kral öldü!” diye bağrıştı. Halk bayram yaptı Kral öylece önlerinde yatmaktaydı. Cadının bedduası, Kral, yaşadığı sürece geçerliydi. Kırk yıldan fazla bir zaman Kral kulaklarını kullanmamıştı. Onlar hâlâ yeniydi ve henüz ha­yattaydı. Bilirsiniz, ana rahmindeyken bir çocuğun dünyaya ilk açılan organı kulaklarıdır; en son kapananı da onlardır. Gözler, akciğer, kalp ve beyin ölse de kulaklar her şeyi işitir; yaşamı boyunca beynini pek yormamış kimse, öldükten sonra bile söylenenleri anlar. Kral beynini henüz yitirmemişti; ku­lakları da her şeyi duymaktaydı. Yeni doğan bir çocuğunki gi­bi yepyeniydiler. İşte böyle bir anda Kral, tebaasının sevinç çığlıklarım işitti ve bu onu fena halde kızdırdı.

Soytarısı: “işte orda yatıyor geri zekâlı!” diyordu. Kralın içinden ona bir tokat atmak geldiyse de elleri çoktan ölmüştü. Soytarı, ölen efendisinin budalalıklarını anlatmakla bitiremi­yor, nazırlar da ağlayacakları yerde gülüyorlardı. Kral onların kıçlarına tekme atmak istedi ama bacakları da çoktan ölmüş­tü. Derken etrafı bir sessizlik kapladı. Kral merakla kulak ka­barttı. Uzaktan gelen ayak sesleri duydu. Soytarı, ‘Kraliçe’yle Prens geliyor!’ diye fısıldadı; gülmemek için kendini zor tuttu, bu nedenle tükürüğü genzine kaçtı.

‘Bu nasıl oldu?’ diye sordu Kraliçe. ‘Ben Prensle birlikte bir saatliğine bahçeye çıkmıştım; derken Köle Mesut gelerek bu acı haberi verdi,’ dedi hıçkırarak.

‘Biz Efendimize her zaman, kendini halka göstermemesini söyledik; ama Kraliçem, bildiğiniz gibi o hiçbirimizi dinlemedi. Koruyucuları, düşen paraları toplamak için yere eğildi. Biz ona hep koruyucularının karnını iyice doyurmasını söyledik, yok yere sağa sola dönüp yere falan eğilmesinler. Ama Kral bizi dinlemedi ve koruyucularına çok az para verdi. Yere düşen kıymetli parayı kim eğilip almak istemez ki! İşte o anda ok kalbine isabet etti. Elimde olsa kendi kalbimi ona verirdim.’

‘Ya ben?’ diye atıldı Prens Ahmet: ‘Onunla apaçık konuşmayı o kadar istiyordum ki…’ Kral, sevgili oğlunun sesinde bir gariplik sezdi. Hayır, bu seste bir matem havası yoktu -olsaydı ne kadar sevinecekti!- Hayır, içini bir huzursuzluk kapladı; çünkü işittiği bu seste alışılagelmişin dışında bir şef­kat vardı. Prens hıçkırıyordu. ‘O hep bende olmayan şeyleri görüp sevdi. Kaç kere kendisine gerçeği yani benim bir kadın olduğumu söylemeye kalkıştım. Evet, ben bir kadınım!’ Kral, Prens’in sesini duydu: Yaralı birinin haykırışıydı bu! ‘Kadınım ben!’ diyen sesi bir kez daha duydu. Kulaklarına inanamadı; böyle bir şey olamazdı! ‘Sizler hep ondan nefret ettiniz ve ona köleler gibi istemeye istemeye hizmet ettiniz. Oysa ben onu sevdim. Bu sevgimden ötürü otuz yıl boyunca, sırf yüzünde hafif bir tebessüm görmek için aslan kafesine girdim. Otuz yıldır hep onun için yaşadım ben. Bana gösterilen kızları red­detmek için akla gelmedik yalanlara başvurdum. Yine onaolan sevgimden, hayatının yalanını öğrenmeden bu dünyadangöçüp gitmesini umdum. Fakat bu sabah karar verdim gerçeği söylemeye karar verdim; bu gerçekle yaşayıp gitsin artık diye düşündüm. Her defasında onun ölümünü dilemekten nefret ediyordum. İşte tam ona her şeyi söyleyeceğim anda ölüverdi. Artık beni işitemez,’ diye hıçkırarak ağladı Ahmet.

Kral bunları pekâlâ işitti; o zamana kadar tanımadığı bir acı saplandı içine. Hayır, onu üzen tacı falan değildi. Kızına, onu işittiğini ve anladığım söylemeyi o kadar istedi ki! Ama ağzı çoktan ölmüştü! Duyduğu acı o kadar fazlaydı ki, ölü gözlerinden akan iki sıra yaş yanaklarını ıslattı.

 

Rafik Schami

Gece Masalcısı

Kabalcı Yayınları

Sayfa 184

Muzip Masal Cini

Masallar üzerine ve masallara dair her şeyi heybesine doldurmuş bir masalcıdır Muzip Masal Cini. Bu bakımdan kendi masallarını ve Ribelyus adlı masal evreninde yaşananları naklederken başka hikayelere de misafir olur. Uzun lafın kısası masalların anlatılmayıp unutulmaya yüz tuttuğu bu yüzyılda yeniden masal anlatabilmek adına beyhude mücadeleye girmiş bir hayal kahramanıdır. Aynı zamanda anlatıla anlatıla günümüze kadar yolculuğuna devam eden masalların toplanması, derlenmesi ve arşivlenmesi gibi çalışmaları kendine görev addetmiştir. Muzip Masal Cini hem masal yazmak hem de unutulmaya yüz tutmuş masalları kayıt altına alıp arşivlemek üzerine hayat bulmuş bir hayali kahramanın gerçek dünya ile masalsı mücadelesidir.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yapın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacak.