fbpx

Irıstu (Altay Masalı)

Irıstu

Sümer dağının güneş değen tarafında, süt gölünün kıyısında bir oğulcuk yaşıyormuş. Onun boyu kısacıkmış, otların içine girdiğinde oğulcuğun tepesi görünmezmiş. İki sincabın derisinden yapılan güzel bir börk, karacanın tek ayağının derisinden yapılmış büyük, rahat pabuçlar giyermiş. Yüzü yusyuvarlak, gözleri yıldız gibiymiş. Hiç bir zaman ağlamazmış.

Bir defasında süt gölünün ak-boro atına binen Ak-Kağan gelmiş. O çevresinden kulağa hoş gelen güzel sesler duymuş.

“Çiçekler nasıl oluyor da şarkı söyleyebiliyor?” diye, Ak-Kağan içinden düşünmüş. Atından inip, kamçısının sapıyla şakayık çiçeğinin başını araladığında, orada yuvarlak yüzlü oğulcuğu görmüş. Küçük oğulcuk bir kütüğe oturarak, kaval çalıp oynuyormuş.

-Senin adın ne çocuğum?

-Benim adım Irıstu.

-Senin annen, baban kim?

-Babam Sümer Dağı, annem süt gibi Ak- Göl.

-Sen bunu nereden biliyorsun?

-Dağ beni çileğiyle besliyor, göl ise suyuyla suluyor.

Çocuğun cevabı Ak-Kağan’ın hoşuna gitmiş.

– Sen benim çocuğum olmak ister misin Irıstu? Ben sana ipek elbise giydiririm, meyve- yemiş yiyecekle beslerim, hızlı giden güzel atlara bindiririm.

Irıstu fazla direnmeden ak-boro atın terkisine binerek, Ak-Kağan’dan sıkıca tutunmuş. İki sarayı gözetleyerek yola çıkmışlar. Eve vardıktan sonra kağanın davranışları başka olmuş. Çocuğa mal- davar baktırmaya başlamış, Irıstu kış gününün soğuğunda donup, bahar gününün yağmurunda ıslanarak gece, gündüz mal bakmış. Rüzgârın soğuğu içine işlemiş, pabuçları kurumaktan ayağına, elbisesi ise omuzlarına yapışmış. Gözlerinden yaş, ağzından kederli şarkılar dökülür olmuş. Fakat onun kederini hiç kimse bilmemiş. Irıstu bir defasında yeşil otların üzerinde uyuya kalmış. Düşünde ona, ak başlı, buruşuk yüzlü bir yaşlı adam gelerek:

-Sen oğulcuğum, kırda yalnız başına yaşarken, gözünde yaş görünmüyor, ağzından kederli şarkılar çıkmıyordu. Şimdi uyuyup dururken niçin üzüntüyle inliyorsun?

-Benim ayaklarım su topladı, siğil doldu. Kollarımın gücü çıktı. Karnımda yiyecek yok. İneklerle beraber gece, gündüz dolaşmaktan gücüm kalmadı.

Yaşlı adam bastonunu okşayıp, sakalını sıvazladı. Gözünü kısarak konuşmuş.

-Sen oğulcuğum, inekleri yatırmak istersen, “Bıp” de, onlar yattıkları yerde donup kalır. Sonra tekrar otlatmak istersen “tap- tajlañ!” de, inekler otlamaya başlar.

Irıstu başını kaldırıp,gözünü açmış, mavi gökyüzünde güneşten başka hiç bir şey yokmuş. Gözünü tekrar yummuş.

-Möö diye meleyen inekler her yere dağılmış.

-Bıp! diye, Irıstu bağırmış.

İneklerin hepsi durduğu yerde dona kalmış. Oğulcuğun üzüntüsü azalmış. Oyunu, eğlencesi artmış, ay kanatlı kuşlarla, altmış türlü çiçekle oynamaya başlamış. İnekler ise möölemeden de geviş getirmeden de yatar olmuş. Fakat Irıstu i- nekleri dondurup fazla otlatmadığı için hayvanlar zayıflamış. Bu durumu fark eden Ak-Kağan:

Tembel alçak, inekleri otlatmayı bilmiyorsun. Sen başka kişi misin? Ben bundan sonra sana kızlar gibi çegen pişirteyim de gör.

Irıstu o günden sonra uykusuz kalarak, Ak- Kağan’ın altmış fıçı çegenini gece, gündüz pişir- miş. Oğulcuğun kollan güçsüzleşmiş. Ak-Kağan’ın hatunu gelinlerine rakı hazırlatıp, evine gelen zenginlere, kamlara ziyafet vermiş. Herkes akılları başlarından gidecek kadar sarhoş olmuş. Onlar eğlenip dururken Irıstu ise bir defa olsun rahat gün görmemiş.

-Bu ne biçim iş! diye sarhoş hatun bağırmış. Fıçıyla çegen böyle pişirilir mi? Keskin bıçakla başını keserim, uzun mızrakla yüreğini deşerim demiş.

Kağanın iki çocuğu varmış. Oğlu sekiz yaşına kadar konuşup, ayağa kalkıp yürüyememiş, yuvarlak değnek gibi yuvarlanmış. Yuvarlak yüzlü kötü yürüyüşlü imiş. Kız ise; kötü yaratılışlı sincap görünüşlü imiş. Kızdığında şeytan gibi olurmuş. Bir defasında kızla kardeşi karacanın aşık kemiği için tartışmışlar. Oğul aşığı alıp, sıkıca tutunup oturmuş. Kız ise onu tırmalayıp duruyormuş. “Bıp” diye Irıstu bağırınca, kızın eli kardeşinin başına yapışıp kalmış.

Bunu gören anneleri iki çocuğunu kucaklayarak:

-Ne yaptınız, benim çocuklarım? Böyle iş keşke başka insanların başına gelseydi! Diye söylenip ağlamış.

-Irıstu “bıp!” diye, fısıldayınca, Kağanın hatunu çocuklarına yapışıvermiş.

O vakit kapıdan Ak-Kağan giripte onları gördüğünde şaşırıp kalmış.

–  Sizler sarhoş mu oldunuz, ne oldu? Diye, Ak-Kağan bağırarak sormuş, eşini dövmek için elini kaldırmış. Irıstu “bıp!” diye söyleyince kağanın eli eşinin omzuna yapışıvermiş.

Irıstu ise kavalını eline alarak çalmaya başlamış.

-Sen, bitli, kurtlu Irıstu! Seçkin kamları buraya çağır, diye kağan bağırarak söylemiş. Irıstu çabucak gidip bütün kamları toplamış. Onlar gelerek sürü içinden seçkin tayı çekerek almışlar. İçilen rakıları alacak matara, yenilen etleri koyacak yer bulunamamış. O kadar çok yenilip, içilmiş. Kamlar yemiş, içmiş. Fakat kağan ve ailesinin durumuna çare bulamamışlar. Bir yaşlı kam şöyle demiş:

-Yeryüzünde bütün kanılardan üstün Teltek- pey adlı kam var. Bizim gücümüz yetmiyor. Bu işe çare bulsa o bulur.

Hemen sözleşip Irıstu’yu o kama göndermişler.

Irıstu, Teltekpey kama varmış. Ulu Teltekpey kam gök boğasına binip, dişlerini gıcırdatarak kağanın yerine ulaşmış.

-Böyle hastalığı iyileştiremezsem Altay’ı a- şan adım, ünüm, şanım nerede? Pipo ve tütün çekerek onları birbirlerinden ayırırım, diye Teltekpey yavaşça binitinden inip etrafı şöyle bir dolaşıp yeşil otlara oturmuş. Tütünü yakarken, Irıstu:

-Siz büyük insansınız, yeşil ota niçin oturuyorsunuz.? Onun yerine şu büyük sıcak taşa oturun.

Teltekpey biraz utanarak, yavaşça kalkıp, büyük taşa oturmuş.

Irıstu yavaşça “bıp!” demiş.

Teltekpey kam piposunun uzun sapından tutarak çekmiş. Diğerleri ise hiç nefes almadan dikkatlice onu izliyorlarmış. ikinci, üçüncü, dördüncü pipoyu da içmiş. Fakat kağan ve ailesinin durumunda bir değişme olmamış.

Teltekpey kam ayağa kalkmak isteyince o- turduğu taş ta onunla, ona yapışık olarak kalkmış. Kam taşın ağırlığından yere düşmüş. Büyük taşla beraber yere düşen Teltekpey kam utancından gözünü kaldırıp etrafına bakamamış.

-Bu nasıl taş, çocuğum Irıstu?

-Taş gibi taş işte, yalnızca biraz büyük. Dağdan getirilen taş. Dağ iyesine dua ediniz, ondan yardım isteyiniz, diye oğulcuk cevap vermiş.

Teltekpey alnını yere eğip dua etmiş.

-Bıp! diye Irıstu bağırmış, herkes kamın alnının yere yapıştığını görmüş.

A a, söyleyince…, bu senin işin mi utanmaz Irıstu? Ben seni şimdi öldürürüm! diye, kağan haykırmış.

Irıstu sağ kolunu kaldırınca onun ay gibi yüzü kızarmış.

“Tap- tajlañ!” diye söyleyince kağanın ailesi çözülüp etrafa saçılıp, Ulu Teltekpey’in alnı yerden, kıçı da taştan ayrılmış. Gök boğasına binerek hızla uzaklaşmış. Küçük Irıstu yürüyerek kağana doğru yaklaşmış.

– Evet, beni öldürmeye düşünüyordun, öldür! Kağan sıkıca tutulmuş bir sıçan gibi titremiş.

Eşi ise, büyük bir kurbağa gibi yere yayılıp otura kalmış. Çocukların hepsi yatakların altına gizlenmiş. Kamların hepsi kaçmış.

Irıstu ise, altın eşiği geçip içeri girip, hiç çekinmeden altın tahta oturmuş. Oturduktan sonra kendi kendine “Tap- tajlañ” diye söylemiş, tahttan inerek Ak-Gölüne, Sümer dağına tekrar geri dönmüş.


 

“Tıp Oyunu” ve Bir Altay Masalı

İbrahim DİLEK

Gazi Ü. Fen- Edebiyat Fak. Araştırma Gör.

Bilig Dergisi/Yaz’96

Muzip Masal Cini

Masallar üzerine ve masallara dair her şeyi heybesine doldurmuş bir masalcıdır Muzip Masal Cini. Bu bakımdan kendi masallarını ve Ribelyus adlı masal evreninde yaşananları naklederken başka hikayelere de misafir olur. Uzun lafın kısası masalların anlatılmayıp unutulmaya yüz tuttuğu bu yüzyılda yeniden masal anlatabilmek adına beyhude mücadeleye girmiş bir hayal kahramanıdır. Aynı zamanda anlatıla anlatıla günümüze kadar yolculuğuna devam eden masalların toplanması, derlenmesi ve arşivlenmesi gibi çalışmaları kendine görev addetmiştir. Muzip Masal Cini hem masal yazmak hem de unutulmaya yüz tutmuş masalları kayıt altına alıp arşivlemek üzerine hayat bulmuş bir hayali kahramanın gerçek dünya ile masalsı mücadelesidir.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yapın

Eposta adresiniz yayınlanmayacak.