Keloğlan Hiç Alıyor

KELOĞLAN HİÇ ALIYOR

Bir varmış, bir yokmuş. Tanrının kulu çokmuş. Çok yemesi, yok demesi günahmış. Vaktin birinde bir Keloğlan, bir de anası varmış. Bir gün anası bu Keloğlana on para vermiş:

-Haydi Keloğlan, keleş oğlan, bakkala git on paralık «hiç» al geliver demiş.

O zamanlar bizim bildiğimiz şu adi tuzun adına «hiç» derlermiş. Keloğlan anasının dediğini unutmamak için yolda giderken “hiç, hiç” diye söylenir dururmuş. Gide gide deniz kenarına varmış.  Balıkçılar geceden ağ atmışlar da sabahleyin kıyıdan elbirliği ile “hay hak, hay hak” diye çekerlermiş. Bu Keloğlan gelmiş, aman anamın dediğini unutmayayım diye, orada “hiç, hiç” der dururmuş. O böyle dedikçe, balıkçılar kızmışlar, «hay hak, hay hak» diyerek asıla asıla ağın sonuna gelmişler ki, bir tek balık yok. Keloğlan «hiç, hiç» dedikçe balık çıkmazmış.  Ağların sonundaki torba da boş çıkınca, bunlar tutmuşlar, orada dikilip «hiç, hiç» diye söylenen Keloğlan; evire çevire bir güzel dövmüşler.

Keloğlan ah demiş, of demiş, dayağı yemiş, ama anasının tembihlediğini de kel kafasından uçurmuş, unutmuş. Dayağın acısı, sızısı bir yana, telâşından sormuş:

-Peki, ben şimdi ne diyeyim neler söyleyeyim, balıkçı babalar?

Balıkçılardan biri buna:

– “Birisi çıktı, ikisi daha gelsin” diyeceksin, demiş.  Keloğlan da bu sözleri diline dolamış da “biri çıktı, ikisi daha gelsin” diyerek giderken, bir evin önünde durmuş. Kapısından bir tabut çıkarıyorlarmış.

-Biri çıktı, ikisi daha gelsin diye söylenirken, cemaat hemen tabutu bırakıp bunu evire çevire dövmeye girişmişler. Keloğlan, ah demiş, of demiş, dayağı yemiş, ama balıkçıların sözlerini de kafasından uçurmuş, unutmuş. Dayağın acısı, sızısı bir yana, telâşından sormuş:

-Peki ben şimdi ne diyeyim, neler söyleyeyim beyler ağalar?

İmam da buna:

-Hak rahmet eylesin, geride kalanlara ecir sabır versin, diyeceksin diye tembihlemiş. Keloğlan yolda bu sözleri tekrarlayarak giderken, yerde bir köpek leşi görmüş. Hemen durup ona da:

-Hak rahmet eylesin, geride kalanlara ecir sabır versin demeye başlamış.

Yoldan burunlarını tıkayarak geçenler bunu duyunca, Keloğlan’ın başına üşüşmüşler,

Keloğlan’ı evire çevire bir güzel dövmüşler.  Keloğlan, ah demiş, of demiş, dayağı yemiş, ama beylerin, ağaların söylediklerini de kel kafasından uçurmuş, unutmuş.

Dayağın sızısı, acısı bir yana, telâşından sormuş:

-Peki ben şimdi ne diyeyim, neler söyleyeyim, yolcular?

Yolcular da buna:

_ “Öf ne kokuymuş, püf ne kokuymuş!” diyeceksin demişler. Keloğlan da bu sözleri diline dolamış da: “Öf ne kokuymuş, püf ne kokuymuş!”  Diye söylenerek giderken, bohçaları koltuklarında hamamdan çıkan kadınlara rastlamış.  Keloğlan burnunu tuta tuta kadınlara karşı:

-Öf ne kokuymuş, püf ne kokuymuş der demez, kadınlar, bohçalarını bir kenara koyup, Keloğlan’ın etrafını almışlar da evire çevire dövmeye, etlerini bura bura çimdiklemeye girişmişler ki, bağırtısı böğürtüsü gökyüzünü tırmalamış.

Keloğlan ah demiş, of demiş, dayağı yemiş, ama burada yolcuların sözlerini de kafasından uçurmuş, unutmuş. Dayağın acısı, sızısı bir yana, telâşından sormuş:

-Peki ben şimdi ne diyeyim, neler söyleyeyim, hanım teyzeler, ablalar?

Yolcular da buna:

_ “Oh ne güzel, oh ne iyi, mis gibi mis gibi” diyeceksin diye sıkı sıkı tembihlemişler. Keloğlan, yolda bu sözleri tekrarlayarak giderken, gırtlak gırtlağa kavga eden iki kimseye rastlamış. Bu Keloğlan karşılarına geçmiş de:

– Oh ne güzel, oh ne iyi, mis gibi, mis gibi demeye başlamış. Adamlar bu sözü duymalarıyla hemen kavgayı bırakmışlar, Keloğlanın üstüne atılıp zavallıyı çevire çevire bir güzel pataklamışlar, Allah yarattı dememişler. Oğlanın inlemesi, sızlaması azala kısıla kedi miyavlamasına dönmüş. Bu Keloğlan, ah demiş, of demiş, dayağı da yemiş.  Ama kadınların dediklerini de kel kafasından uçurmuş, unutmuş.

Dayağın acısı sızısı bir yana, telâşından sormuş:

-Peki ben şimdi ne diyeyim, neler söyleyeyim, ağalar?

Kavgacılar da buna:

_ “Yapmayın kardeşler, etmeyin yoldaşlar!” diyeceksin diye öğretmişler.

Keloğlan, kavgacı ağaların öğrettiklerini ezberleye ezberleye giderken, bu sefer de yol üstünde hırlaşan iki köpeğe rast gelmiş. Durmuş bu kepeklerin başucunda da:

-Yapmayın kardeşler, etmeyin yoldaşlar demeye başlamış. Yoldan geçenler bu sözleri duymalarıyla, hemen Keloğlan’ın üstüne atılıp zavallıyı iteleyip kakalayıp dövüp sövmeye başlamışlar.  Bu Keloğlan, ah demiş, of demiş, dayağı da yemiş.

Lâkin kavgacı ağaların öğrettiklerini de kel kafasından uçurmuş, unutmuş. Dayağın acısı sızısı bir yana, telâşından sormuş:

-Peki, ben şimdi ne diyeyim, neler söyleyeyim beyler?

Yoldan geçen beyler de buna:

_ “Hoşt hoşt, hoşt hoşt” diyeceksin diye sıkı sıkı tembihlemişler. Keloğlan beylerin öğrettiklerini ezberleye ezberleye giderken, bir terlikçi dükkânına rastlamış. Durmuş da kendini terlikçilerin nasıl çalıştıklarını seyre epeyce kaptırmış.

Terlikçiler, kalıba oturmuş terlikleri, iki yana “gıcır, gıcır” diye diye mumlu sicimleri çeke çeke, göz açıp kapayasıya, fırdolayı, çevirip dikiyorlar, sonra da kalıptan çıkarıyorlar, dişleriyle asılıp yüzünü çeviriyor, düzeltiyorlarmış. Keloğlan bunların karşılarına geçmiş hem seyreder hem de “hoşt hoşt, hoşt hoşt” dermiş.

Terlikçiler dişlerinde terlikleri bir duralamışlar, iki dinlemişler, gözlerini devire devire bakmışlar, beklemişler.  Olmamış. Hemen davranıp dükkânlarından fırlamışlar.  Bu Keloğlan’ın yakasına yapışıp, evire çevire, yer misin yemez misin diyerek pata küte dövmüşler. Bu Keloğlan, ah demiş, of demiş, dayağı baştan ayağa sırılsıklam yemiş. Lâkin beylerin öğrettiklerini de kel kafasından uçurmuş, unutmuş, dayağın acısı sızısı bir yana, telâşından sormuş:

-Peki ben şimdi ne diyeyim, neler söyleyeyim, terlikçi dayılar?

Terlikçiler de buna:

_ “Çek çek uzasın, çok çok uzasın” diyeceksin diye bir bir öğretmişler.

Keloğlan terlikçilerin öğrettiklerini söyleye söyleye giderken, oğlunun kulağını çekip azarlayan bir adama rastlamış, durmuş bakarken, onlara da:

-Çek çek uzasın, çok çok uzasın deyince, bu adamın çektiği kulak kopmuş, elinde kalmış. Bu adam dönmüş, Keloğlan’ı yakalamış, sille tokat, evire çevire dövmüş. Bu Keloğlan, ah demiş of demiş, bu dayağı da baştan ayağa sırılsıklam yemiş. Lâkin terlikçilerin sözlerini de kel kafasından uçurmuş, unutmuş. Dayağın acısı sızısı bir yana, telâşından sormuş:

-Peki, ben şimdi ne diyeyim, neler söyleyeyim bey amca?

Bu adam da kızgınlığından, hem de üzgünlüğünden:

– “Hiç” diyeceksin Keloğlan deyince, birden davranıp bu Keloğlan’ın aklı başına gelmiş.

_ “Anam bana on paralık hiç al” demişti diyerekten koşmuş. Bakkala varmış.

On paralık “hiç” tarttırmış da doğru evine koşmuş. Anasının evde bekleye bekleye sabrı tükenmiş de başı iyice bunalmış. Keloğlan kapıdan girer girmez:

-Hınzır Keloğlan, haylaz Keloğlan, kim bilir nerelerde oyuna daldın diyerek bunu evire çevire dövmüş de, kel kafasına bir işkembe geçirip, bir köşeye oturtmuş.

Zaman geçmiş, devir sürmüş, bu Keloğlan’ın işleri oyunları tükenmemiş.

Gökten üç elma düştü: biri bana, biri masalı anlatana, biri de bende emanet dursun, Keloğlan’ın soyundan, gelenlere.

KELOĞLAN MASALLARININ TESPİTİ VE TASNİFİ

YÜKSEK LİSANS TEZİ

HAZIRLAYAN

Aysun DURSUN

DANIŞMAN

Yrd. Doç. Dr. M. Naci ÖNAL

AĞUSTOS, 2008

MUĞLA

Muzip Masal Cini

Masallar üzerine ve masallara dair her şeyi heybesine doldurmuş bir masalcıdır Muzip Masal Cini. Bu bakımdan kendi masallarını ve Ribelyus adlı masal evreninde yaşananları naklederken başka hikayelere de misafir olur. Uzun lafın kısası masalların anlatılmayıp unutulmaya yüz tuttuğu bu yüzyılda yeniden masal anlatabilmek adına beyhude mücadeleye girmiş bir hayal kahramanıdır. Aynı zamanda anlatıla anlatıla günümüze kadar yolculuğuna devam eden masalların toplanması, derlenmesi ve arşivlenmesi gibi çalışmaları kendine görev addetmiştir. Muzip Masal Cini hem masal yazmak hem de unutulmaya yüz tutmuş masalları kayıt altına alıp arşivlemek üzerine hayat bulmuş bir hayali kahramanın gerçek dünya ile masalsı mücadelesidir.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yapın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacak.