Keloğlan (Kastamonu Masalı)

Keloğlan (Kastamonu Masalı)

Bir varmış, bir yokmuş… Bir annenin üç tane oğlu varmış. Bunlar zamanla fakir düşmüşler. Oğlanlar bir gün annelerine:

“Biz gurbete gideceğiz, bize azık yapıver.”deyince anneleri ocağa bir çörek gömer. Çöreğin üç parçasını birer parça çocuklara verir. On beşer kuruştan kırk beş kuruş da harçlık verir. Bunları aldıktan sonra çocuklar köyden çıkarlar. Üç yol ayrıcına varınca orada tahtısım oluyorlar ve orada birbirimizin geldiğini nereden bileceğiz diye kavlederler. Üçünün parmağında birer yüzük varmış. Yüzükleri bir taşın altına koyarlar. Hangimiz evvel gelirse yüzüğünü alır. Birbirimizin geldiğini bundan biliriz, deyip ayrılırlar.

En küçüğü en soldaki yola gider. Biraz gittikten sonra bakar ki, bir adam – sözüm ona- köpek yakalıyor. Bu çocuk sorar:

“Bu köpeği nereye getiriyorsun?”

“Bu çok ziyankâr, ben bunu asacağım.”deyince cebinde bulunan on beş kuruştan beş kuruşunu o adama verip köpeği kurtarır. Oradan yoluna devam eder. Aşağıda bir köye inince bakar ki, adam ailesini sopayla dövüyor. Çocuk varıp:

“Bu kadını niçin dövüyorsun, suçu neydi?”

“Bu kadın bana itaat etmiyor. Onun için dövüyorum.”deyince çocuk bu sefer de beş kuruş da adama verip kadını kurtarır. Çocuk oradan devam eder. Biraz gittikten sonra bir çayırda adamın birisi eline bir deynek almış önünde bir yılan kovalıyor. Bu çocuk varıp o adamın kolundan tutup:

“Bu yılan sana ne yaptı da öldürüyorsun?”

“Bu bize düşman değil mi?” der.

O çocuk cebinde kalan beş kuruşu o adama verip yılanı da kurtarır. Oradan devam edip gider. Biraz gittikten sonra yılan önüne çıkıp:

“Sen bana iyilik ettin. Beni âdemoğlundan kurtardın. Seni babamın yanına eleteceğim. Sakın babamdan bir çapçapan dile.” der.

O yılan, yılanlar padişahının kızıymış. Oradan bir deliğin ağzına gelip içeri girerler. Kız, babasına:

“Beni âdemoğlundan bu adam kurtardı.” der. O zaman padişah da:

“Dile oğlum benden ne dilersen.”

“Sağlığını dilerim.”

“Sağlığımdan sana fayda yok. Dile ne dilersen.”

“Yine, sağlığını dilerim.”

“Başka ne dilersin.”

“O zaman senden bir çapçapan dilerim.”

“O sana yaramaz. Sana kırk katır altın yükletivereyim de al git.”

“Verirsen çapçapanı alırım. Vermezsen altın filan istemem.”deyip geri döner. Padişah da kırk gün bu oğlanı hikâye ile eyler. Kırk gün sonra bu çocuk durmaz. Tekrar kız, babasına gelip:

“Ben senin darı dünyada bir tek kızınım. Bu adam beni öldürseydi ne yapacaktın.”deyip babasının zeynine girip çapçapanı alıverir.

Oğlan, kızla birlikte girdikleri o deliğin ağzına gelirler. Adam çıkıp az gider, uz gider, dere tepe düz gider. Dönüp bakar ki bir arpa boyu yer gitmiş. İlerde bir çarşıya varır. O çarşının içinde biraz gezer. Tekrar çıkıp yola devam edince bunun karnı acıkır. Koynundan çapçapanı çıkartıp; bunun ağzı yok, burnu yok, ben bunu ne yapayım, diye huylanır. Kaldırıp çapçapanı atınca:

“O adam bana kırk katır yükü altın veriyordu. O altını alaydım, şu çarşıda karnımı doyururdum. Ben bunu ne yapayım.”diye kızdan sorunca kız hemen çıkıp gelir.

“Ne yaptın çapçapanı?”

“Aşağıya şu çalıların içine attım.”deyince kız gidip çapçapanı alır gelir. Elini çapçapana vurunca içinden bir Arap çıkar:

“Emret?”deyince oğlan:

“Bize altın taslar ve kaşıklarla birlikte yemek getir.” der.

O zaman kızın emrettiği gibi yemekler gelir. Yiyip içerler. Sonra ayrılıp yollarına devam ederler. Günlerden bir gün oğlan memleketine gelir ve annesinden padişahın kara kızı için sultana dünürlüğe gitmesini isteyince annesi:

“Oğlum sen bir Keloğlansın, ben bir Keloğlan annesiyim. Padişah bize kızını verir mi?”

“Sen karışma, git isteyiver.” der. Oğlan ertesi gün “çarpana çarpana” deyip vurunca içinden Arap çıkar.

“Emret.”deyip oğlanın karşısında durur. Oğlan:

“Makas görmedik elbise ceviz kabuğunun içinde gelsin. Al at, yaylı at arabası da gelsin.”diye emreder. O vakit makas görmedik elbise, al atla yaylı araba gelir. Oğlan padişahın sarayının önüne varır. Yukardan hizmetçiler gelip, koca anneyi yukarı çıkartırlar. Kapıdan girince nihayetteki sandalyeye oturur. Padişah:

“Bizim hıra keremimiz sultana dünürlüğe geldiler.”diye kalbinden geçirir. Sonra koca anne işi beyan eder. Padişah:

“Allahın emrine bir şey demem. Benim ona diyeceğim var. Bunu yaparsa kızımı veririm. Yapamazsa kellesini damın dömeyinden mandalara kopartırım. Benim sarayımın önünden kendi evinin önüne kadar altın, gümüş kaplatırsa kızımı veririm.” der.

Koca anne gelip işi oğluna söyler. Oğlanın adı Osman’mış. Dört tarafı bağ bostan, yan gel Osman deyip otuz dokuz gün yatar. O gece çapçapana vurunca Arap yine gelip:

“Emret.”diyerek oğlanın karşısında durur.

“Emrim şudur ki, padişahın sarayının önünden benim şu kötü gumelenin önüne kadar altın, gümüş döşe.” der.

Sabahleyin padişah kalkınca görüyor ki sarayının önünden Kel Osman’ın evinin önüne kadar yolun içi altın, gümüş ile döşenmiş. Bunda tılsım olduğunu hisseder. Kırk birinci gün koca anne yine gelir. Padişah:

“Şimdi bir diyeceğim daha var. Bunu da yapsın ondan sonra düğününü etsin. Benim sarayımın karşısına benimkinden beş derece fazla şu denizin içine bir saray yapsın.”deyip kırk gün müsaade verir.

Koca anne gelip oğluna bunları söyler. “Dört tarafı bağ bostan, yan gel Osman” deyip oğlan otuz dokuz gün daha yatar. O gece çapçapana vurunca Arap gelir:

“Emret.”deyip oğlanın karşısında durur. Oğlan:

“Emrim şudur ki, şu denizin içinde padişahın sarayının karşısına beş kat daha büyük bir saray yap.” der.

Ertesi sabah padişah yerinden kalkınca görür ki denizin içinde saray, kendi sarayından on beş derece fazla. Kırk birinci gün koca anne yine gelir. Padişah:

“Şimdi bir diyeceğim daha var. Bunu da yapsın, ondan sonra düğününü etsin. Benim sarayın etrafında dünyada ne çeşit meyve varsa hepsinden bulundursun.

Kafdağı’nın arkasında bir su var, o suyu getirsin, kırk parmaktan-poyradan akıtsın. Bunu yapamazsa kellesini koparırım.”deyip kırk gün müsaade eder.

Koca anne gelip oğluna bunları söyler. Dört tarafı bağ bostan, yan gel Osman deyip oğlan otuz dokuz gün daha yatar. Tam kırkıncı akşam çapçapana vurunca Arap çıkar:

“Emret.”deyip karşısında durur.

“Emrediyorum. Dünyada ne çeşit meyve varsa padişahın sarayının etrafına dik. Her birinde üçer, dörder meyve bulunsun. Kafdağı’nın arkasındaki suyu getirip kırk poyradan akıt.” der.

Tam o gece padişah, kırk kere cima yapıp sabahleyin yerinden kalkar. Aşağıya iner, Kafdağı’nın arkasından gelen suyla elini yüzünü yıkadıktan sonra meyvelerin her birinden birer tane meyve alır. Kırk birinci gün koca anne yine gelir. Padişah:

“Şimdi bir diyeceğim yok. Düğününü yapsın.” der.

Bunlar düğünlerini yapıp güyo gireceği gecesi akşam padişah kızını çağırıp: “Bu tılsımı öğren, bana bildir. Ondan sonra kendini teslim eyle.”diye emreder.

Bunlar güyo girdikten sonra yiyip içerler. Kız, Osman’a:

“Sen benimsin, ben seninim. Benim babam padişah, hem de bu kadar malı mülkü var. Bak sen bizim sarayın önünden kendi evinin önüne kadar altın, gümüş kaplattın. Babamın sarayından on beş derece fazla saray yaptırdın. Senin tılsımın nedir? Ben seninim, sen de benimsin.”diyerek Osman’ı kandırır.

Osman bunun sözüne aldanıp çapçapanı çıkartır. İçinden Arap çıkıp karşısında durur:

“Emret.”deyince oğlan:

“Altın tepside fincan ile kahve gelsin.” der.

Aynı dakikada emrettiği gibi kahve gelir. Kahveyi filan içtikten sonra kız, Osman’a:

“Ağabeyciğim bakalım ben de vurayım, geliyor mu? Senin yaptığın gibi bende de oluyor mu?”diye Osman’ı kandırır. Osman’ın elinden çapçapanı alıp vurunca içinden Arap çıkar:

“Emret.”deyip karşısında durur. Kız:

“Hadi git.”deyince Arap gider. Kız çapçapanı koynuna sokup Osman’a:

“Ben bir su dökeyim.”diyerek kandırıp yanından kaçar. Babasını yanına gelir. Babası:

“Tılsımın ne olduğunu anladın mı?” deyince kız çapçapanı babasına verir. Babası bundan tılsım olmaz diyerek kızını tehdit eder. Kıza:

“Git anla da gel.” der. Kız o zaman çapçapanı eline alıp vurunca Arap içinden çıkar:

“Emret.”diye karşısında durur.

“Altın taslar içinde tepsiler, üstünde de yemekler gelsin.”diye emreder. Kız, babasıyla birlikte yiyip içtikten sonra padişah çapçapanı alıp kendisi vurunca içinden Arap çıkar:

“Emret.”deyip karşısında durur. Padişah:

“Öteki yazlıkta Kel Osman var. Onu Kafdağı’nın arkasına at.” der.

Arap, Kel Osman’ı Kafdağı’nın arkasına atar. Arasından biraz zaman geçer. Oradan tırmana uğraşa bir taklip yukarı çıkar. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, dönüp bakmış ki bir arpa boyu yol gitmiş. Biraz geldikten sonra yolda bir kediye rastlar. Kediyi tutunca bununla arkadaş olur. Yolda biraz gittikten sonra bir de köpek tutunca olurlar üç arkadaş. Köyden köye, kediyi köpeği besleyerek gider. Bir gün bir köye daha gelir. Köy odasına girip bağırır:

“Ey köylüler! Biz üç arkadaşız, köye misafir geldik. Ekmek getirin, su getirin, odun getirin.”diye bağırır.

Köylüler birer kucak odun, ellerinde birer kap yemek ve koltuklarının altında da birer kazıkla gelirler. Bunlar sofranın başına oturunca çakıl kuşları duvarların deliklerinden birer birer çıkarlar. Osman hemen sorar:

“Bunlar ne?”

“Çakıl kuşları.” der.

O delikten çı kana o vurur; tekrar bir daha çık ı nca öbürü vurur. Velhası l bunlar baş edemezler. Osman:

“Siz durun, benim aslanım var.”deyip dolaptan kediyi çıkartır. Kedi, çakıl kuşlarının her birini birer deliğe sokar. Köylüler o akşam serbest bir şekilde yemek yerler. Yemekten sonra dağılırlar. Tekrar evin birinde toplanırlar.

“Biz bu köyden kaçalım. Bu adam çakıl kuşlarını aslana boğdurduğu gibi bizi de boğdurur.” diye kavl edip kaçmaya karar verirler. Nihayet paha da ağır, yükte hafif ne eşyaları varsa alıp kaçarlar. Sabahleyin Osman yerinden kalkıp bakar ki, ne gelen var ne de giden. Kapının önüne çıkıp bağırır fakat köyde kimse kalmamış. Evlere girip bakar. Un, ekmek, yağ, bal hepsi var. İnsana dair kimse yok. Birkaç gün daha orada eylenir.

Günlerden bir gün köylüler adamın birisini pür silah giydirip kuşattıktan sonra adama bakması için köye gönderirler. Bu adam gelip köyün altında bir set varmış, o setin altından bakınca kediyi kapının önünde elini yüzünü yıkarken görür. Ondan sonra eline bir çaput parçası alıp oynamaya başlar. O gelen adam da bunu görür. Arkadaşlarının yanına gelince arkadaşları:

“Gitmiş mi?”diye sorunca:

“O gider mi? Beni görünce eline bir çaput aldı. O çaput parçasını yırtıp yırtıp attı. Sizi de böyle yırtarım, dedi.”deyince köylüler oradan biraz daha kaçarlar. Beş altı akşam sonra Osman çakıl kuşlarını davet edip:

“Yarın ben gideceğim, sizinle bu gece biraz muhabbet edelim.” der. Nihayet hepsi toplanırlar. İçlerinde bir topal sıçan varmış:

“Siz gitmeyin bunda bir oyun vardır.”diye söylerse de onlar dinlemezler. O topal sıçandan gayrı hepsi davete gelirler. Her birinin geldiği delikleri kapatır. Nihayet bir tek delik kalır. Biraz muhabbetten sonra içlerinde gugum gibi bir tane sıçan varmış. Onu kucağına alınca aslanı da dolaptan çıkarıp boğdurur. Fakat içlerinden bir tanesi kurtulur. O, topal sıçana:

“Senin dediğin oldu. Hepsini aslan boğdu. İçlerinden sadece ben kurtuldum.” der.

Ertesi sabah kedi, köpek, sıçan üç arkadaş birlikte yola çıkarlar. Az gidip, uz gidip, dere tepe düz gidince dönüp bakarlar ki, bir arpa boyu yol gitmişler. Günlerden bir gün memleketine gelir. Evinin yanı başına yapraktan bir çadır kurar. O çadırda birkaç gün yatıp kalktıktan sonra kediye, sıçana:

“Şu denizin içindeki sarayda benim sultan hanım var. Onun koynunda da benim bir çapçapanım var. Bunu alıverin.” der.

Köpeğin üstüne kediyi bindirir. Kedinin üstüne de sıçanı bindirip bunları denize salar. Köpekle yüze yüze sarayın merdivenine varırlar. Köpek merdivende bekler ve kedi ile sıçan saraya çıkarlar. Bakarlar ki, tavanda bir ip bağlı duruyor. Kedi, sultanın çapçapanı ağzına alıp uyuduğunu görünce sıçana:

“Arkadaş senin marifetin benden fazladır. İçeri sen gir.” der.

O zaman sı çan kuyruğ una iş eyip kuyruğ unu sultanı n burnuna sokar. Sultan tiysirince çapçapan ağzından düşer. O vakit kedi de ipi kesip çapçapanı alır. Merdivene inince kedi, köpeğin sırtına; sıçan da kedinin sırtına biner. Köpek, yüze yüze denizin yarı yerine gelirler. Çapçapanı kediyle sıçan ağızlarında değiştire değiştire getirirler. Köpek de:

“Arkadaşlar, siz yoruldunuz biraz da ben götüreyim.”diye söyleyince köpek çapçapanı ağzına alır. Biraz yorulunca ağzını açar açmaz çapçapan denize düşer. Bunlar nihayet çadıra gelirler. Osman:

“Hani çapçapan?”diye sorunca:

“Denize düşürdük.” derler. O zaman Osman gazaba gelerek:

“Şimdiye kadar rızkınızı ben verdim. Şimdiden sonra Allah versin.”deyip azat eder. Ertesi sabah kalkıp iskeleye varır. Orada bir balıkçı on beş kuruş yevmiye ile adam ararmış. Bu adam:

“Ben beş kuruş yevmiye ile giderim. Benim dediğim yerde balık bayağı çok.” der.

Nihayet sandala binip çarçapanın düştüğü yere gelirken balıkçı:

“Oğlum senin vazifen şudur. Balığı ağdan alıp sandala attığım zaman boynunu kesecek ve karnını yarıp bırakacaksın. Giderken çapçapanın düştüğü yere kadar gelirler. Ağa büyük bir balık girince balıkçı balığı alıp sandala doğru atar. Osman derhal balığın karnını yarınca çapçapan balığın karnından çıkar. Osman çapçapanı aldığı gibi koynuna atar. Adam, balıkçıya:

“Ben bu şartlarda çalışmam.”diyerek itiraz eder. Balıkçı yalvarıp yakarınca o gün akşama kadar çalışırlar. Osman akşam yevmiyesini alıp o eski çadıra kadar gelir. Gece vakitsiz vakitsiz çapçapana vurur. Çapçapan:

“Emret.”diyerek karşısında durunca adam:

“Bir çuval fındık, bir çuval fıstık benim şu kötü çadıra kadar al da gel.” der.

Nihayet bunlar gelirler. Biraz yedikten sonra çapçapana tekrar vurur. Arap içinden çıkıp:

“Emret.”diye karşısında durur.

“Benim şu denizin içindeki sarayda sultan hanım var. Onu yatakla, yorganla birlikte şu benim kötü çadıra al da gel.” der.

Sultan, çadıra gelince bu fındık, fıstık yemeye başlar. Bunun çıtırtısını uykunun arasında sultan zanneder ki halayıklar fındık kırıyor. Gözlerini açmadan:

“Kız orospu, ağzına bilmen ne yaparın. Beni bu gece uyutmadınız.”diye bağırınca Osman çıtırtıyı keser. Az sonra tekrar fındık kırmaya başlayınca sultan gözlerini açamadan yine:

“Kız fasitler, beni bu gece uyutmadınız.”diye bağırır. Osman yine çıtırtıyı keser fakat az sonra yine fındık kırmaya başlar. O vakit sultan:

“Kız orospu, bu gece uykudan beni aciz ettiniz.”diye bağırıp da oturunca gökte yıldızları görür. O vakit aklı başından çıkar. Osman buna birkaç kez tokat vurur. O zaman aklı yerine gelip:

“Vay ağam sen miydin?”diye Osman’a sarılır. Osman başından geçen işleri bire bir anlattıktan sonra:

“Şimdi ben sana ne yapayım?” der.

“Ne yaparsan yap. Bu gabehet babamda. Bana şunları söyledi:

“Bunun tılsımı neyse öğren, ondan sonra kendini teslim eyle diyerek beni kandırdı. Sonra da beni senin yanına sokmadı. Ne yaparsan yap, dedi bana.” der.

Osman çapçapanı vurunca Arap çıkar:

“Emret.”diyerek karşısına durur.

“Padişahı Kafdağı’nın ebediyen çıkılamayacak bir yerine at.” der. Yatağı yorganı ile birlikte Kafdağı’nın arkasına attırır. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım tahtına.

Anlatıcı: KÂMİL GUŞ

 

KASTAMONU MASALLARI

(Araştırma-İnceleme-Metin)

Sagıp ATLI

YÜKSEK LİSANS TEZİ

DANIŞMAN: Yrd. Doç. Dr. Mehmet ÖZÇELİK

ISPARTA 2011

Muzip Masal Cini

Masallar üzerine ve masallara dair her şeyi heybesine doldurmuş bir masalcıdır Muzip Masal Cini. Bu bakımdan kendi masallarını ve Ribelyus adlı masal evreninde yaşananları naklederken başka hikayelere de misafir olur. Uzun lafın kısası masalların anlatılmayıp unutulmaya yüz tuttuğu bu yüzyılda yeniden masal anlatabilmek adına beyhude mücadeleye girmiş bir hayal kahramanıdır. Aynı zamanda anlatıla anlatıla günümüze kadar yolculuğuna devam eden masalların toplanması, derlenmesi ve arşivlenmesi gibi çalışmaları kendine görev addetmiştir. Muzip Masal Cini hem masal yazmak hem de unutulmaya yüz tutmuş masalları kayıt altına alıp arşivlemek üzerine hayat bulmuş bir hayali kahramanın gerçek dünya ile masalsı mücadelesidir.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yapın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacak.