Keloğlan (Kırım Masalı)

Keloğlan’ı hepimiz biliriz. Hatta benim gibi masal düşkünleri için Keloğlan bir süper kahraman gibidir. Bu sefer Keloğlan’ın Kırım versiyonuna misafir oluyoruz. Keyifle okumanız dileğiyle…

Keloğlan (Kırım Masalı)

Bir zaman varmış, bir zaman yokmuş, bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlan kendi köylerinden uzak bir köyün zenginin yanında ırgat olur. Üç yıl çalışır. Üç yıl ırgatlığı için çok az para alır. Zenginle hesap kestikten sonra köyüne dönmek ister. Zengin, Keloğlanın çok iyi çalıştığını bildiği için işten çıkarmak istemez. Fakat Keloğlan oldukça fazla yalvardığından onu işten çıkarmaya mecbur olur.

Yanında çalıştığı adamın da üç oğlu varmış. Onlar Keloğlana hediye olarak; birinci oğlan bir kuşak, ikinci oğlan bir kaval, üçüncü oğlanda bir oluk verir.

Keloğlan, kuşağı, kavalı, oluğu alıp yola çıkar. Kuşağı beline bağlar. Yolda giderken bir fırında bir gümüşlük akçesini bozup fırından bir ekmek satın alır. Kalan akçesini iç cebine koyar. Evine gelir, geldikten sonra iç cebindeki akçelerini çıkarıp annesine verecek olduğunda baksa ki ne görsün bakır akçelerin hepsi altın olmuş. Keloğlan, birden bire ne olduğunu anlayamaz, bu bakır akçelerin hangi sebeple altın olduğunu anlamak için altının bir tanesini bakır akçe yaptırır. Onları da iç cebine koyar. Bakır akçeler yine altın olur. Bir zaman sonra Keloğlan, sihirin kuşakta olduğunu anlar. Altınların hepsini bakır akçeye bozdurur. Böyle yapıp bir ev dolusu altın toplar ve annesiyle bolluk içinde yaşamaya başlarlar.

İşleri yoluna girdikten sonra Keloğlan evlenmek ister. Günlerden bir gün o anasına:

“Anam, ben padişahın kızıyla evlenmek istiyorum. Sen padişaha varıp bu isteği söyle, kızını bana versin. Ne isterse razı ol geri dön.” der.

Anası korkar. Ne yapacağını bilmez ve oğluna:

“Canım oğlum, olmayacak şeyler düşünüyorsun. Senin gibi Keloğlan’a padişah, kızını hiç verir mi? Hatta vermesi bir yana dursun, kızını istediğin için senin başını cellat bile eder. Sen bu sevdadan vazgeç de kendin gibi bir fakir kızını al.” der.

Keloğlan, annesinin söylediklerine razı olmaz. Anasının mutlaka padişaha varmasını ve kız için söylediklerini söylemesini ister.

Anası hiçbir çare bulmadığı için günlerden bir gün padişahın sarayına gitmeye karar verir. Gide gide padişahın kapısına gelir. Onu kapıda padişahın kapıcıları durdurup ne maksatla geldiğini sorarlar.

İhtiyar kadın:

“Benim mutlaka padişahınızla görüşmem gerek. Onunla konuşacak çok önemli bir sözüm var.” der.

Kapıcılar padişaha varıp saraya bir ihtiyar kadının geldiğini söylerler. Padişah ihtiyar kadının ne istediğini, ne için geldiğini sorar. Kapıcılar ihtiyar kadına gelirler ve ondan niçin geldiğini sorarlar. İhtiyar kadın, padişahın kızını kendi oğluna istemeye geldiğini söyler. Onlar da bunu padişaha bildirirler. Padişah sinirlenir, ihtiyar kadını kovup göndermelerini emreder. İhtiyar kadını kovarlar, ihtiyar kadın eve gelip oğluna sinirlenir:

“Ben sana bu olacak şey değil demedim mi? Padişahı görmek nerde, bu işi söylememle onun kapıcıları bile beni geri gönderdiler.” der.

Keloğlan buna razı olmaz, anasına rica edip onun bir daha padişaha gitmesini ister.

Anası ne kadar söylese de oğluna meseleyi anlatamaz. Ne yapsın bir daha gitmeye mecbur olur. Yine padişahın avlusuna varır. Ondan yine ne için geldiğini sorarlar. O padişahın yanına gitmek istediğini söyler. Padişaha varıp ihtiyar kadının geldiğini söylerler. Padişah, gelen ihtiyar kadının ne istediğini sorar. İhtiyar kadın niçin geldiğini daha önce geldiğinde söylediklerinin aynısını söyler.

Bunu padişaha bildirirler. Padişah:

“Tez kovunuz, o bir daha bu mıntıkaya gelmesin, gelirse başını kestiririm.” deyip söylemelerini emreder.

Kapıcılar padişahın söylediklerini ihtiyar kadına söylerler ve onu kovup gönderirler. Zavallı ihtiyar kadın kendinden geçmiş bir hâlde evine döner. Oğluna bu işin hiç olmayacak bir iş olduğunu bir daha anlatır. Oğlu bir süre sesini çıkarmaz. Fakat onu padişahın kızını mutlaka almak gerektiği düşüncesi sarar.

O bir daha anasına yalvarır:

“Anam padişaha bir daha gitmesen hiç olmayacak. Ben illa padişahın kızını alacağım, ben onsuz yaşayamam. Sen var da “Ben mutlaka padişahın kendisiyle konuşmak istiyorum.” dersin.” der.

Anası:

“Etme oğlum, bundan bir şey çıkmaz. O padişah benim de başını keser senin de. Şununla tutuşmaya ne gerek bilmem, kendine münasip olanı al da otur. Sana padişahın kızı ne gerek.” der.

Keloğlan, buna razı olmaz. Anası “Ne olursa olacaktır.” deyip bir daha padişahın sarayına gider. Kapıda oturanlara mutlaka padişahla görüşüp konuşmak istediğini söyler. Kapıcılar yine padişaha varıp bir ihtiyar kadının geldiğini söylerler. Padişah bu defa da sinirlenir; fakat ihtiyar kadının saraya getirilmesini emreder. İhtiyar kadın padişahın yanına girer. Padişah ona sinirli sinirli bakar:

“Niçin geldin, ne söyleyeceksin?” diye sorar. İhtiyar kadın konuşur:

“Ben kendi oğluma sizin kızınızı istemeye geldim.” der.

Padişah ihtiyar kadını kolayca başından atmak için:

“Git oğluna söyle, eğer o kırk tane deve yüküyle altını kırk günde avluma getirirse ben ona kızımı veririm. Eğer getirmezse onun da senin de başını keserim, sonra padişah ile oyun oynanmayacağını çok iyi bilirsiniz.” deyip göderir.

İhtiyar kadın, evine geri dönüp gelir. Padişahın söylediklerini oğluna söyler. Oğlu bu işin olacağına inanıp sevinir, bu arada padişahdan kırk deve göndermesini ister. Padişahtan kırk deve getirirler. Keloğlan, otuz dokuz deveyi yükler; kırkıncı deveye geldiğinde altını yetmez. Ondan sonra altın yüklenmeyen deveye anasını oturtup padişahın sarayına doğru yola çıkar.

Padişah, Keloğlan’dan:

“Kırkıncı devenin üstünde niçin altın yok?” diye sorduğunda Keloğlan:

“Otuz dokuz deve altın verecek adamın, kırkıncı deve için de altın yapacağına söz yok, ama eğer ona da altın yüklemiş olsaydım anamın yaya olarak gelmesi gerekecekti. Ben ona acıyıp deveye bindirdim.” der.

Padişah beklenmeyen bu cevaba şaşırıp altınlara kızsa da kıznı vermeye mecbur olur. Kırk gün kırk gece düğün edip kızı, Keloğlan’a verirler, fakat padişah Keloğlan’ın bu kadar altını nerden aldığını merak eder.

Günlerden bir gün padişah, Keloğlan’ın yanına gelir:

“Oğlum, ben bir padişah olduğum hâlde bu kadar altınım yok. Senin bu kadar altını bulamanın sırrı nedir? Sen bunu bana söyle. Biz şimdi birimiz damat, birimiz de kaynata olduk, samimi olmamız gerekir, birbirimizden sır saklamamız gerekmez.” der.

Keloğlan, amacına ulaştıktan sonra padişahın söylediklerine kanıp:

“Onun sırrı bu kuşaktır.” deyip belindeki kuşağını gösterir. Gösterir amma kuşağını padişaha vermez. Sonra padişah, bu kuşağı Keloğlandan almanın yollarını araştırır.

Bir gün padişah kendi damadını ve bütün vezirlerini çağırır, onlara büyük bir ziyafet verir. Padişah bu ziyafette damadına içki içirip belindeki kuşağını almalarını sonra Keloğlanı da sarayın dördüncü katından aşağı atmalarını emreder. Öyle de yapıp Keloğlanı sarayın dördüncü katından atarlar. Damat yere düşüp yaralanır, fakat ölmez. Sabah onu bir tellal gelip görür. Onu yerden kaldırır. Keloğlan, ona cebinde kalan bir altını verip evine alıp götürmesini rica eder. Tellal, Keloğlan’ı evine alıp götürür. Padişaha damat olan Keloğlan, uzun süre evde hasta yatar. Anası, oğluna:

“Gördün mü oğlum, öyle iş sana ne gerekti, rahat yaşamaya başlamış idik, şimdi her şeyden olduk, ne kadar yazık oldu?” der. Anasından kavalını ister. Anası ona kavalını alıp verir. Keloğlan, kavalını çalmak için ağzına götürür, bir üfler kaval çalmaz. Fakat bu arada Keloğlanın karşısına eli silahlı iki adam çıkar. Keloğlan bu işe şaşırır. Kavalı çevirip bakar, bakarken de gözünü bu silahlı adamlardan ayırmaz. Bir daha kavalı ters yönünden üfler, adamlar göz önünden yok olurlar. Adamlar yok olduktan sonra Keloğlan, bu kaval da sihirli olsa gerek diye düşünür. Onu bir daha deneyip bakar. Kavalı alıp üfler, karşısına yine silahlı iki adam çıkar. Sonra Keloğlan kavalını ters çevirip üfler. Adamlar kaybolur. Bundan sonra anasına:

“A, padişahın işi var, ben şimdi onun hakkından gelirim.” deyip kavalını birbiri ardınca üflemeye başlar. Her üflemede iki silahlı adam peyda olur. Her yer asker dolar. Şehirde askerden ayak basmaya yer kalmaz. Keloğlan, askerlere emir verip şehre saldırır. Padişaha savaş ilan eder. Padişah ve onun vezirleri bu hâle şaşırırlar. Ne yapacaklarını bilmezler. Çare bulamayınca padişah, vezirlerinden birisini vekil tayin edip toplanan askerlere yollar.

Vezir, Keloğlan’a gelip:

“Oğlum, senin yaptığın hoş değil, padişahın seninle hiçbir sorunu yok. O seni ziyafete çağırdığı akşam sen kimsenin haberi olmadan ortadan kayboldun, sen ortadan kaybolduğundan beri kızının gözünde gözyaşı kurumadı. Onun için padişah sana rica etti: “Gelsin kızımı alsın, yine damadım olsun, dedi.” der.

Keloğlan, vezirin söylediklerine inanıp biraz sinirini yatıştırır. Padişaha gider. Padişah, Keloğlanı görüp onu kucaklar. Kız ona yastığının gözyaşından kurumadığını, uyku uyumadığını söyler. Sonra padişah ona:

“Niçin böyle yaparsın oğlum? Sen bu işten vazgeç de bizimle kal, biz seninle güzel güzel yaşarız.” der.

Keloğlan buna razı olur, fakat o kendisini odada biraz yalnız bırakmalarını rica eder. Ona ayrı bir oda verirler. O odaya girdikten sonra odanın penceresini açıp kavalını ters tarafından üflemeye başlar. Askerler de ikişer ikişer eksilmeye, gözden kaybolmaya başlarlar. Bütün askerler gözden kaybolduktan sonra Keloğlan, odadan çıkıp padişaha gelir:

“Çıkıp da bakınız, askerler var mı yok mu?” der.

Baksalar ne görsünler daha yarım saat önce ortalığı dodurup ayakta duran askerlerden bir tane bile kalmamış. Bu işe şaşarlar.

Padişah bu Keloğlan’da bir sır daha olduğunu sezer.

“Oğlum, bu kadar asker sana gerekmez. Ben padişah olduğum için bu askerler bana layık. Ben başka padişahlarla savaş ettiğimde bana çok asker gerekecek. Sen bu askerleri nasıl topladın? Bunun sırrı nedir? Bunu bana söyle.” der.

Keloğlan, sırrını söylemez, fakat padişah ona rahat vermez. Onun aslını öğrenmek ister.

Sonunda Keloğlan:

“Onun sırrı bu kavaldır, fakat bu kavalı ben size vermem.” der.

Padişah, kavalı Keloğlan’dan ne yapıp edip almanın derdine düşer.

Günlerden bir gün yine damadını ziyafete çağırır. Ona bu ziyafette de güzelce içirirler. O kendinden geçtikten sonra padişah onu çırılçıplak edip altıncı kattan atmalarını emreder. Kavalını da Keloğlanın elinden çekip alır, onu soyundurup altıncı katta aşağı atarlar. Keloğlan boylu boyunca yere düşer, fakat ölmez. Sabah onu yine bir tellal görüp yerden kaldırır. Keloğlan ona evlerine alıp götürmesini rica eder. Tellal onu evine alıp götürür. Anası oğlunu görüp hem üzülür hem de kızar.

“Çocuğum, şu haram padişahla niçin karşı karşıya gelirsin bilmem. O eninde sonunda senin başını yer. Bir kavalın bir kuşağın vardı, şimdi eskisinden de kuru kaldın. Şimde ne yapıp geçiniriz?” der.

Bu arada yağmur yağmaya başlar. Yağmur şapır şapır yağar. Keloğlan anasına:

“Ana, bari damdan düşen suyu avludaki ağaçların altına doldurup versen, başka ümit görünmüyor, belki bu yıl meyvemiz on olur. Bir süre onlarla geçiniriz.” der.

Anası avludaki oluğu koyup suyu ağaçların altına akıtır. Bu yaz yemişler o kadar on misli olur ki ağaçların dalları taşıyamaz. Yemişleri de dünyada görünmeyenler gibi acaip görür. Keloğlan keyiflenip bahçeye çıkar. Şimdi yemişler olgunlaşmaya başlamıştır. O bir ağaçtan bir meyve koparıp yer. Yer ama orada bir öküze çevrilir. Hemen otlamaya başlar. Otlayarak duvarın dibine gelip bir çiçeği koparır. Çiçeği ağzına aldığı gibi yine önceki adam olur. Ağzındaki çiçeği çıkarıp alır, bu işe kendisi de şaşırır. Kendisine ne olduğunu anlayamaz. O yalnız bir elma yediğini bir de bir yerde kendisini gördüğünü ve ağzından çiçeği çıkarıp aldığını bilir. “Bu işte de bir hesap var.” deyip deneyip bakacak olur. Anasını çağırıp ağaçtan bir meyve koparıp verir. Anası yer, orada bir sığıra dönüşüp otlamaya başlar. Keloğlan şaşar, ama duvar dibindeki çiçeğin yanına varıp çiçekten bir tutam getirip sığıra verir. Sığır verilen çiçeği ağzına aldığı gibi yine annesi olup yürümeye başlar.

Keloğlan annesine:

“Şimdi padişahın benden kurtuluşu olmaz, ben ona bir iş yapayım herkes şaşırsın.” der.

Bir sepet getirip bahçedeki ağacın meyvelerinden bir sepet meyve toplar, satmak için şehre alıp gider. Doğru padişahın sarayının kapısı yanında oturup satmaya başlar. Meyveler çok farklı olduğundan onlara çok para ister. Öyle pahalı bir fiyata onları kim alacak? Kimse alamaz. Padişahın adamları da meyve satıldığını görür, padişaha haber verirler. Padişah bu satıcının meyvelerini işittiği gibi alıp gelmeleri emreder. Meyveleri getirirler. Keloğlan, meyvelerini satıp evine geri döner.

Öğleden sonra saraydaki adamların hepsi bu meyvelerden bir tane yerler. Yerler ama kadınları sığıra, erkekleri öküze çevrilirler. O hayvanlar saray içerisinde dolaşıp her şeyi harap ederler. Saray içerisini pislerler, onu bir ahıra çevirirler. Vezirlerden biri evde olmadığından o, bu meyveden yememiş. O gelip saraya girer, baksa ne görsün saray içerisi sığır, öküz dolu. Adamdan eser bile yok. Bu işe şaşar. “Bunun hikmeti nedir?” deyip düşünceye dalar. O, Keloğlan’ın padişaha yaptıklarını hatırlayıp bu onun işi olmasın diye aklından geçirir. Hemen saraydan çıkıp Keloğlan’ı aramaya başlar. Keloğlan’ı gördükten sonra padişahın sarayına gelmesini teklif eder.

Keloğlan gelir, bahçeye çıkıp duvar dibindeki çiçeklerden birkaç çiçek yaprağı koparıp alır, padişahın sarayına gider. Onu padişahın veziri karşılar ve ona yalvarmaya başlar. Keloğlan, onun ricasını reddetmeyip hayvanların hepsine birer parça çiçek yaprağı yedirir, hayvanları adama çevirir. Padişah, sarayın içinin pisliğini görüp kızar. Şimdi bu Keloğlan’ı öldürmekten başka çare olmadığını düşünüp onu öldürmek için çareler aramaya başlar.

Bir gün padişah Keloğlan’ın evini görmek istediğini söyler. Keloğlan’ın evine misafirliğe gider.

Yanına kadınını, kızını ve birkaç da adamını alır. Keloğlan’ın bahçesine bakmaya çıkarlar. Onlar bir meyve ağacının yanın ayaklaşırlar. Meyveler kızarıp olgunlaşmıştır. Onlar buna heves edip her ağaçtan birer meyve koparıp yerler. Orada birer eşek olup otlamaya başlarlar. Keloğlan hemen çiçekten bir yaprak koparıp padişaha yedirir. Padişahı adama çevirir. Etrafına bakar, baksa birkaç tane eşeğin bahçede otladığını yürüdüğünü görür. Keloğlan bu eşeklerin onun kadını, vezirleri ve kızı olduğunu söyler. Padişah şimdi büsbütün şaşırır.

Keloğlan’a:

“Padişah ben değilim de sensin, ben bugünden sonra padişahlığı sana teslim ediyorum. Bütün devletim senin olsun. Tek şu eşekleri eskisi gibi adama çevir.” der.

Keloğlan, eşeklere birer parça çiçek ikram eder. Eşekler adama dönüşür. Padişah, veziri ve karısı yanında padişahlığını Keloğlan’a teslim ettiğini şimdiden sonra onun emrine tabii olmalarını söyler.

Vezirler bunu kabul edip kırk gün kırk gece düğün yapıp Keloğlan padişahın kızıyla bir daha evlenir, uzun süre padişahlık yapar.

Kırım Tatar Masalları

Dr. Nedim Bakırcı

Kömen Yayınları

 

Muzip Masal Cini

Masallar üzerine ve masallara dair her şeyi heybesine doldurmuş bir masalcıdır Muzip Masal Cini. Bu bakımdan kendi masallarını ve Ribelyus adlı masal evreninde yaşananları naklederken başka hikayelere de misafir olur. Uzun lafın kısası masalların anlatılmayıp unutulmaya yüz tuttuğu bu yüzyılda yeniden masal anlatabilmek adına beyhude mücadeleye girmiş bir hayal kahramanıdır. Aynı zamanda anlatıla anlatıla günümüze kadar yolculuğuna devam eden masalların toplanması, derlenmesi ve arşivlenmesi gibi çalışmaları kendine görev addetmiştir. Muzip Masal Cini hem masal yazmak hem de unutulmaya yüz tutmuş masalları kayıt altına alıp arşivlemek üzerine hayat bulmuş bir hayali kahramanın gerçek dünya ile masalsı mücadelesidir.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yapın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacak.