Keloğlan ve Vezirin Oğlu (Kırım Masalı)

Keloğlan ve Vezirin Oğlu (Kırım Masalı)

Bir zaman varmış, bir zaman yokmuş, şehir kenarında küçük bir evcikte 15-16 yaşında Keloğlan adlı oğlanla bir dul kadın yaşarmış. Bu dul kadının da mal olarak bir kazı varmış. O, bu kazı satmak için oğlunu pazara yollar.

“Var oğlum, bu kazı pazarda sat, belki parası bu gün yeterli olur.” der.

Keloğlan anasının dediği gibi kazı pazara alıp gider. Pazara gelir. Satıcılar sırasına geçer ve orada bekleyip durur, bir adam Keloğlan’a doğru gelir ve ona:

“Tavuğuna ne istiyorsun genç?” deyip alay eder. Keloğlan ona:

“O benim kazım, nerden tavuk oluyor… Kazı görmüyor musun?” der.

Onlar bir vakit böyle didişip dururlar. Sonra onların yanına üçüncü bir adam daha gelir. İlk gelen adam vezir oğluymuş. İkinci gelen de onun arkadaşıymış. Vezirin oğlu, dostu geldiği gibi ona:

“Baksana bu oğlan tavuğu bana kaz diye satacak.” deyip gülerek göz kırpar. Yine de Keloğlan’a yüksek bir sesle:

“Son olarak söyle bu tavuk mu kaz mı?” der. Keloğlan, vezir oğlunun göz kırptığını onların hilesini anlar. Keloğlan:

“Elbet tavuk, böyle kaz olur mu?” deyip güler.

Keloğlan onlarla çok fazla konuşmak istemez. O kendi kendine “Ben sizin hakkınızdan gelirim.” deyip de kazını tavuk fiyatına onlara elli kapiğe satar. Fakat Keloğlan, vezir oğlunun bu işine çok sinirlenir, onun kazını nereye götürdüklerini gözler.

Bu vezir oğlu da padişah kızı ile nişanlıymış. Tam o günün akşamı padişah, vezirin evine misafir gelecekmiş.

Anlaşıldığına göre bu kaz da o ziyafette pişirilecekmiş.

Vezir oğlu evlerine varıp kazı kendi adamlarına soydurur, onu yemekhaneye kendi götürür:

“Bu kazın içine pirinç, üzüm kurusu koyunuz. Öyle pişsin ki onu yiyenler parmaklarını yalasınlar. Üç saat sonra adam gönderip kazı aldırırım. Bu padişaha yapılacak ziyefetlerden biridir. Fakat kazı o sahana koymazsınız, onu altın tabak üstüne koyarsınız, yanına da altın kaşıklar, altın bıçaklar dizersiniz. Üstüne de ipek örtüler örtersiniz.” der.

O vakit yemekhanenin bir köşesinde saklanan Keloğlan, onun söylediklerini dinler, sonra üç saat doldu denildiğinde yemekhaneye gelir de aşçıları acele ettirir:

“Hani kaz hazır mı? Beyefendi kazı getirmemi emretti.” der.

Kaz hazır olduğundan aşçılar tabağı vezir oğlunun dediği gibi hazırlarlar ve Keloğlan’ın eline verirler. Keloğlan, kazı alıp gelir. Onun ardından birkaç dakika geçtikten sonra vezir oğlunun gerçekten de yolladığı adamı yemekhaneye gelir, aşçılara kazı almaya geldiğini söyler.

Aşçıbaşı:

“Ya kazı daha az önce alıp gittiler, bu nasıl şey?” der. Gelen adam, kimin alıp gittiğini sorar:

Aşçıbaşı:

“Kim alıp gidecek ya? Bir genç geldi, o alıp gitti.” der. Vezir oğlunun adamı bu haberi vezir oğluna gelip söyler. Bu haberi işiten vezir oğlu hemen yemekhaneye kendisi koşarak gelir. Gelince aşçıbaşından:

“Kaz nerede? Onu ne yaptınız, kime verdiniz?” deyip sormaya başlar.

Aşçıbaşı:

“Efendim, kazı sizin adamınızdan bir genç yiğit gelip istedi. Ben onu mutlaka sizin yolladığınızı düşündüm. Kazı ona verip gönderdim. Onun gitmesi olsa olsa on dakika yoktur.” der.

Vezir oğlu sinirle, kazı alıp giden oğlanın araştırılması için hizmetindekilere emir verir. Bütün hizmetçiler, oğlanı aramaya çıkarlar. Vezir oğlunun kendisi ise “Belki oğlanı tutup getirirler.” deyip kapının yanında bekler. O birden kapı üstüne dönüp baksa kapı üstünde yazılı bir kâğıdın yapıştırıldığını görür. Bu kâğıdın üstünde ise:

“Ey hain vezir oğlu, benim gibi fakirin elinden kazı tavuk deyip aldatıp aldın. Fakat benim sana bu ettiğim azdır. Edeceğim aklımdadır. Adımı sorarsan Keloğlan’dır.” diye yazılı sözleri okur.

Keloğlan, kızartılan kazı kendi evine götürür. Anası ise oğlum kazı satıp parasına ekmek getirecek diye bekleyip otururken oğlunun kazı ziyafet tepsisi içerisine koyup getirdiğinden şarır. Ondan:

“Bu nasıl şey, onu nerden aldın?” diye sorar.

Keloğlan:

“Kazı satmadım, onu pişirip getirdim, gel ana oturup yiyelim.” der.

Keloğlan, anasına meseleyi olduğu gibi hikâye eder. Sonra tembih edip:

“Sen kokma, bir şey olmaz ana.” der. Malzemeleri evin bir köşesine kazıp gömerler. Vezir oğlu dört bir yandan Keloğlan’ı aratır.

Bunun için şehir içerisinde Keloğlan için adamlar gezer. Bu haber Keloğlan’ın kendisine de gelip yetişir.

Şehrin kenar bir yerinde Keloğlan’ın evlerinden başka küçük bir evcik daha varmış. Keloğlan bu evciği kiralar ve orada küçük bir kahve dükkânı açar. Bir gün kendi evine gelip anasına:

“Ana, sende babamdan kalan birkaç eski elbise yok mu? Varsa onları bir iki günlüğüne bana versen.” deyip yalvarır.

“Vay, oğlum, eskiye minnet, bizde zaten yenisi yok.” dedi. Bir iki eski kaftan çıkarır verir. Keloğlan onları alıp kahve dükkânına gelir. Kaftanlarını katlar rafa koyar. O gezip dolaşan ağalarının kahveye gelip onu sormalarını beklemer.

Bir gün Keloğlan kahve dükkânının içerisinde oturduğu zamanda, pencereden bakıp ağanın köşe başından dönerek kahvesine doğru geldiğini gördüğünde hızlıca kahve dükkânının önüne çıkar. Ağalar selam verip Keloğlan’ın yanına gelirler. Selamlaştıktan sonra Keloğlan:

“Buyurunuz efendiler, giriniz bizim kahve dükkânımızdan bir kahve içiniz, yorulmuşsunuzdur.” der. Böyle yapıp onları içeri çağırır, ağalar gerçekten yorulduklarından onun teklifini kabul ederler. Keloğlan içeri girdiği gibi kahve pişirir ve onların önüne kahve koyar, kendi de onların yanına oturur. Biraz sonra:

“Efendiler, sormama müsaade ediniz, bizim tarafa niçin geldiniz? Bana kalsa bir şeyler araştırıyorsunuz gibi.” der.

Ağalar:

“Elbette araştırıyoruz. Şehirde Keloğlan adında bir yaramaz ortaya çıktı. O, vezir oğluna çeşitli kötülükler yaptı. İki üç günden beri arıyoruz. Fakat bu şehirde onu bilen, işiten, gören adam bulamadık. Sen böyle bir adamın var olduğunu işitmedin mi?” deyip sorarlar.

Keloğlan:

“E, bu haberi ben de işitmedim. Fakat hiç bilen gören adam değilim. Anlaşılan o başıbozuk bir adam olmalı. Eğer müsaade ederseniz ben size bu konuda kendi fikrimi söyleyeyim.” der.

Ağalar:

“Söyle söyle.” dediler.

Keloğlan:

“Efendiler, Keloğlan hileci biri olmalı. Siz onu üstünüzdeki bu elbiselerle yakalayamazsınız. O sizi gördüğü gibi tanır, sizden uzaklaşır.” der.

Ağalar:

“Ya nasıl bulacağız?” deyip sorarlar.

Keloğlan:

“Siz eski, yıpranmış elbiseler giyip onun peşine düşseniz, belki bulursunuz.” der.

Ağalar, Keloğlan’ın söylediklerine inanırlar. Fakat onlar:

“Öyle elbiseyi şimdi nerden alalım, bizim varacak yerimiz de uzak.” derler.

Bu arada Keloğlan:

“Öyle elbiseler lazımsa onlar bende var. Eğer pek kötü demezseniz alıp giyiniz kötüleştiğinde bırakıp getirirsiniz.”der.

Onlara babalarının eski elbiselerini verir. Ağalar buna razı olup üstlerindeki kendi gerçek takımlarını çıkarıp eski püskü kaftanlar giyip, Keloğlan’ı aramaya giderler. Keloğlan onların elbiselerini toplar, bir çuval içine koyar. Kapıyı kilitler, kapı üstüne bir kâğıt yapıştırır çuvalını sırtına atıp kendi evlerine gelir.

Ağalar dolana dolana bir şeye sahip olamazlar.

Akşamüstü dönüp elbiselerini almaya gelirler. Bir de baksalar ne görsünler kapının kilidi üstüne kâğıt yapıştırılmış, kâğıtta:

“Sana bu ettiğim azdır edeceğim daha çoktur. Adımı sorarsan, Keloğlan’dır.” yazılı satırları okurlar.

Ağalar bunu okuyup şaşırır, neler olduğunu bilemezler. Keloğlan’ı yakalamak bir yana dursun, elbisesiz çullara kalırlar. Şimdi onlar saraya nasıl gideceklerini düşünseler de ne çare dönmek gerek. Utana utana saraya dönüp gelirler. Onların geldiklerini gören saray adamları kendilerini gülmekten tutamazlar. Ağalar kendi evlerine gidip elbiselerini değiştirdikten sonra, vezirin oğluna bakıp Keloğlan’ın onlara da aynı oyunu yaptığını söylerler. Saray adamlarından biri:

“Beyim, bu şehirde duran bir kadın var, eğer bu iş ona söylenirse o, Keloğlan’ın nerde olduğunu söyler. O öyle şeyleri bilir.” der.

Vezir oğlu hemen adam yollayıp kadını yanına çağırtır. Kadın gelir, vezir oğlu ondan:

“Keloğlan’ın nerde olduğunu biliyor musunuz?” diye sorar.

Kadın:

“Bilmem.” diye cevap verir.

Vezir oğlu.

“Bilseniz onun evini arayıp bulur musunuz?” der

Kadın:

“Ararım.” der.

Vezir oğlu:

“Öyle ise şu sana bir avuç altın, tek bana oğlanı arayıp bulunuz.” der.

Kadın:

“Bu gece ben remil atarım, sonra varıp Keloğlan’ın kapısına beş parmağımın izini koyarım. Sen sabah adam yollayıp kimin kapısı üstünde beş parmak izi olduğuna baktırırsın.” der.

Kadın geri döner, remil atar. Gerçekten de Keloğlan’ın evini bulur. Gecenin yarısında herkes uykuda iken kadın bir sahan içine boya karıştırıp Keloğlan’ın avlusuna gider. Onun kapısı önüne varır. Beş parmağının izini koyar. O, bunu hiç kimseye duyurmaz. Tekrar evine geri döner. Keloğlan kapı önünde bir tıkırtı olduğunu duyar, hemen yatağından kalkar, pencereden bakar. O pencereden baktığı sırada kapı önünden bir kadının gelip geçtiğini görür. Hemen koşarak avluya çıkar. “Bu kadında bir iş var.” deyip o tarafa bu tarafa bakıp kadını aramaya başlar, ama bulamaz. Geri dönüp evine girecekken baksa kapının üstünde taze boya ile yapıştırılmış beş parmak izini görür. Keloğlan remil atılıp kendisinin arandığını duyar. “Ana şimdi yakalandık.” deyip korkar. Sonra içeri girer. Yavaşça anasını uyandırır. Anası da:

“Ne oldu oğlum?” deyip uyanır. Keloğlan:

“Ana bizde boya yok mu?” diye sorar.

Anası:

“O neyine gerek? Biraz fes boyası vardı, fakat kaldı mı kalmadı mı bilmiyorum. Olsa şuradaki kutular içinde olacak, al da bak.” deyip ona boya kutularını gösterir. Keloğlan, kutuda biraz fes boyası bulur, onu bir çanağa koyup karıştırır. Çanağı eline alıp dışarıya çıkar. Bu boya ile şehirdeki bir zenginin kapısını da boyar. Sabah olduğu gibi vezir oğlu kendi adamlarını sokağa yollayıp üstünde beş parmak izi olan kapılarda araştırma yaptırır. Hangi kapıda damga varsa o evde oturan adamı alıp getirmelerini emreder. İki saray ağası çıkıp kapı üstünde damga aramaya başlarlar. Onlar vezirin evinden çıktıkları gibi vezirin komşusu zenginin kapısı üstünde beş parmak izi görüp şaşırıp kalırlar.

Biri:

“Burada Keloğlan ne arasın? Burada vezirin komşuları yaşıyor.” der.

Onlar kendilerini emir kulu olarak gördükleri için o eve girerler. Ev sahibi ne olduğunu anlayamaz, onları karşılayacak olur. Vezirin adamları ona:

“Ah seni yaramaz Keloğlan yakalandın mı? Haydi yürü.” deyip dürtükleye dürtükleye zengini evinden çıkarırlar. Onu zindana kapatırlar. Vezir oğluna gelip bu işi haber ederler. Vezir oğlu, Keloğlan’ı görmek için gelir. Baksa ne görsün bu Keloğlan değil de kendi komşusu zengindir. Bu zengin vezir oğlunun komşusu olsa da vezir oğlu onu orada azarlamaya başlar. Bu herif zorundan ne yapacağını bilmez, ağlamaya başlar.

“Ben hiçbir şey bilmiyorum?” der.

Vezir oğlu bundan sonra sinirlenip emir verir:

“Varınız şehrin başka kapılarına bakınız, belki onlarda da damga izi vardır.” der. Oradan ayrılan vezirin adamları sokağa çıkarlar. Şehir kapılarına, bütün sokak kapılarına bakarlar. Baksalar ne görsünler, tam yirmi kapıda tamga bulurlar. Bunu vezir oğluna gelip söylerler. Vezir “Bu yaramazlığı da Keloğlan yapmıştır.” der. Vezirin komşusunu kurtarıp bırakır. Fakat Keloğlan yine de yakalanmaz. Biraz zaman geçtikten sonra Keloğlan’ı aramaktan vazgeçerler.

Çok geçmeden vezirin oğlunun ile padişahın kızının düğününe başlarlar. Düğün tam kırk gün kırk gece devam eder. Keloğlan bunu işitir. Düğün yapılsa da padişah kızının vezirin oğlunu sevmediğini anlar.

Düğünün otuz dokuzuncu günü Keloğlan anasına:

“Ana padişah kızının düğünü oluyor, herkesi oraya çağırıyorlar. Biz de gidelim mi?” der.

Anası:

“Canım oğlum, bizim oraya gitmeye ne hâlimiz var ne de giyeceğimiz var, nasıl gideceğiz?” diye sorar.

Keloğlan:

“Zararı yok, her şeyin çaresi bulunur.” diye cevap verir de:

“Bizim oraya mutlaka gitmemiz gerek.” dedikten sonra anası düğüne varmaya razı olur.

Keloğlan anasına:

“Ana, sen komşunun kadınına var da ondan bir günlüğüne bir kız elbisesiyle bir kadın elbisesi iste.” der.

Anası oğlunun istediği şeyleri komşusundan ister. İkisi de giyinirler. Kız elbisesini Keloğlan giyer. O, on yedi yaşlarında güzel bir kız olur. Ondan sonra o anasına:

“Haydi ana gidelim, fakat ben ne söylersem sen onu yapacaksın.” der.

“Düğüne vardığımızda sen beni kızlar konağına alıp götürürsün. Kızlar, “Benim kızımı da içinize alınız.” deyip beni kızların arasına bırakırsın, kendin de kadınlar konağına gidersin. Eğer ben sana söz söylenmek için çıkmazsam ya da sana bir kız gelip “Haydi ana şimdi dönelim.” derse sen; “Yok sen benim kızım değilsin.” deme, yavaşça onunla çıkıp doğru eve gidersin.” der.

Onlar öyle de yaparlar. Keloğlan, kızlar odasına girer. Bir utangaç kız gibi şala bürünüp oturur. O yavaş yavaş geline yaklaşır. Geç vakitte kızlar ayrılmaya başlarlar. Herkes dağılır. Gelinin yanında beş on kız kalır. Gece gelinin eline kına yakacak olurlar. Gelin eline kına yaktırmak istemez. Kızlar, kınanın yakılmasını rica ederler, fakat gelin onlara cevap bile vermez. O kız pek masum bir kızmış ve o vezirin oğlunu sevmezmiş.

Keloğlan bir fırsatını yakalayıp gelinle sohbete başlar.

O, gelinden:

“Niçin kına yaktırmak istemiyorsun?” diye sorar.

Gelin ona fısıldayarak:

“İstemiyorum.” deyip kısa cevap verir.

Keloğlan:

“Benim size birkaç gizli sözüm var, fakat siz kızları birkaç saat yatmak için yollayınız. Ben sizinle kalayım, o zaman söylerim.” der.

Padişah kızı buna razı olur, kızlara:

“Kızlar siz birkaç günden beri uykusuzsunuz. Onun için yorgunsunuz, gidin sükûnetle uyuyunuz da sonra gelip ellerime kına yakarsınız. O zamana kadar ben bu misafirle eğlenip dururum.” der.

Kızlar yorgun olduklarından onun sözüne sevinerek rahatlamak için başka bir odaya giderler. Gelin odasında kız ile Keloğlan ikisi kalırlar.

Keloğlan: “Benim gizli sözlerim şu.” deyip söze başlar.

“Benim işittiğime göre siz vezirin oğlunu sevmiyormuşsunuz. Bunun doğrusunu söylemenizi rica etsem.” der.

Padişahın kızı:

“Doğrusunu söyleyeyim, sevmiyorum. Ben ona vardığım gece ya onu öldürürüm ya da kendimi.” der.

Keloğlan:

“Öyle ise bu kolay mesele. Ben de söyleyeyim. Ben kız değil de bir erkeğim. Keloğlan adıyla vezir oğluna birtakım oyunlar yapan benim. Senin onu sevmediğini anladığım için bilerek sana geldim. Hanım, siz kendi canınıza kastetmeyin size yazıktır. Eğer isterseniz burada kadınlar odasında benim anam var. Onunla bizim eve gidiniz. Biz şimdi elbiselerimiz değiştirelim. Ben senin yerinde oturayım. Sen gidip kızları uyut da: “Kızlar geliniz, gelinin gönlünü yaptım. Kına yakmaya razı oldu, ben şimdi gideyim, sağlıkla kalınız.” deyiver de çık. Ondan sonra benim anama var da, “Haydi anam şimdi gidelim.” de, anam işi anlar. Onunla saraydan çıkıp gidersiniz. Ben ise senin yerine gelin olur ve vezirin oğlunun hakkından gelirim.” der.

Kız buna razı olur. Böyle de yaparlar. Kızlar sevinip gelinin yanına girerler:

“Hanım, birkaç gündür sizi kandıramadık, o kıza bir iki saat içinde kandınız.” deyip şakayla Keloğlan geline dokunurlar.

O:

“Böyle oldu kızlar, ben onun söylediklerine kandım. Haydi kınayı koyunuz.” deyip parmaklarının ucunu kızlara uzatır.

Ona kına yakarlar. Kınadan sonra uyumaya giderler. Keloğlan gelin: “Başım ağrıyor.” diyerek bahane bulur ve kızlarla çok konuşmaz. O saat uykuya yatar.

Sabah Keloğlan gelini alıp giderler. Vezir tarafından yapılan büyük düğün tantanasından sonra, evde damat ile Keloğlan gelin kalır. Damat, hiçbir zaman padişahın kızını görmediğinden onun nasıl bir yüze sahip olduğunu bile bilmez. Keloğlan gelin ise pek dilber bir kız simasındadır. Birçok sözden sonra damat kendisinin uykusunun geldiğini söyler. Keloğlan gelin ise damada hiç uykusu olmadığını bildirir.

O:

“Ben biraz gezmek istiyorum.” der.

Bu gece padişahın emri üzerine şehre, sokağa hiç kimsenin çıkmaya hakkı yoktur; sadece gelin ve damat serbesttir. Serbestçe dolaşabileceklerdir. Keloğlan gelin, damada:

“İşittiğime göre babanın çok zengin dayalı döşeli bir odası varmış. Ona varıp bakalım. Benim kız başıma hiçbir yere çıktığım yok. Bütün vaktimi kafeste duran bir kuş gibi sarayda kapalı oturarak geçirdim. Ben şu odayı görmek istiyorum.” der.

Damat, Keloğlan gelinin sözlerini reddedemez, buradan doğru zengin dayalı döşeli odaya giderler. Kapısını açar, içeriye girerler. Evin içinde dizilmiş altın, gümüş ve elmasları görüp onları biraz seyrettikten sonra kendi evlerine konuşarak dönerler. Vezirin oğlu, bu zengin evin anahtarını Keloğlan geline verir.

Şimdi vakit geç de olsa Keloğlan gelin uyumaz.

Damat:

“Geç oldu, uyuyalım.” dese de Keloğlan gelin:

“Yok, benim bu gece sevincimden hiç uykum gelmiyor, uykum kaçtı. Senin babanın bir darağacı varmış. Ben onu görmek istiyorum, onu görüp geldikten sonra yatarız, haydi canım gidelim.” der.

Damat, büyük bir ısrarla onu vazgeçirmeye çalışsa da ona sözünü geçiremez. Neticede gitmeye karar verirler. Giderler, darağaç şehir dışındadır. Oraya vardıktan sonra damat darağacını Keloğlan geline gösterir. Keloğlan gelin darağacını gördüğünde şaşırır. Hemen kürsü üstüne çıkar. Damat, “Gelin kendi kendine bir şey eder.” der:

“Kendine bir şey etmesin, elinden bir kaza çıkacak.” der. Keloğlan gelin darağacının ipini tutup çeker:

“Benim buna hiç aklım ermez, bunda adam nasıl ölür?” diyerek darağacının halkasını çevirir, damattan bu işin sırrını anlatmasını rica eder.

Damat:

“İn, ben asılıp göstereyim.” der, kürsü üstüne binen damat, geline anlatan kişi olarak halkayı başına geçirir. Damat halkayı başına geçirdiği gibi Keloğlan gelin onun ayağının altıdaki kürsüyü tepip ittirir. Damat darağaçta boğulup kalır.

Her yer bomboş, kimse yokmuş. O, vezirin en zengin döşenmiş odasına varır, vezirin en kıymetli eşyalarından birkaçını alır ve kendi evine gelir. Eve geldikten sonra alıp getirdiği şeylerin hepsini saklar. Sabah olduğunda hizmetçiler ise damadı ordan çıkar burdan çıkar deyip beklerler. Fakat odadan kimse çıkmaz. Çalgı çalar ve odanının kapısını azıçık aralarlar. Kapı açıldığında bir de ne görsünler evde ne gelin var ne de damat. Hemen bu durumu padişaha ve vezire haber ederler. Araştırmaya başlarlar. Sabah olduğunda köyden şehre gelen bir köylü: “Darağacında bir adamın asılı durduğunu gördüm.” der. Varıp bakarlar. Baktıklarında ne görsünler, orada asılı duran vezirin oğludur. “Bunu kim yapmıştır?” deyip düşünmeye başlarlar.

Herkes:

“Bu Keloğlan’ın işidir, damadı öldüren de odur, kızı alıp kaçan da.” derler.

Başka komşu padişahlar, bu padişahı görüp:

“O da padişah olacak, bir yaramazın hakkından gelemiyor.” deyip bu anı gazeteler yazar, padişahın kendisine de alay mektupları gönderirler. Padişah sinirinden ne yapacağını bilemez. Sonunda: “Bu yaramazlıkları yapan adam kendi kendisini bildirirse hiçbir ceza vermeyeceğim, bütün yaptıklarını bağışlayacağım.” deyip ilan etmeye mecbur kalır. Keloğlan bu ilanı işittikten sonra padişaha varıp kendini bildirmeye karar verir.

Padişaha gelir. Bütün bu işleri yapanın kendisi olduğunu söyler. Padişahın kızını, vezir oğlunun evinden aldıklarının hepsini padişaha teslim eder.

Padişah, Keloğlan’ın bütün bu yaptığı kabahatleri bağışlar, ama diğer padişahlarının kendisi hakkında gülüp yazdıklarını hiç kaldıramaz. Keloğlan’a şöyle bir teklifte bulunur:

“Ben, senin yaptığın bütün suçlarını bağışladım. Ama benim senden bir isteğim var. Sen onu yapacaksın, eğer yapmazsan seni ağır ceza ile cezalandırırım.” der.

Keloğlan:

“Buyurun padişahım söyleyiniz. Eğer elimden gelen şeyse reddetmem.” der.

Padişah:

“Bizim ülkemizden yirmi gün yol yürüyüp gitsen, başka bir ülkeye gidersin. Sen bu padişahlığa varıp padişahın bir şeyini çalıp bana getireceksin.” der.

Keloğlan bunu yapmakta bir sıkıntı olmadığını bilip:

“Getiririm ama bana bir torba altın verirsiniz hem de bir süre bu sarayda kalmama müsaade edersiniz.” der.

Padişah buna razı olur. Keloğlan’a bir torba altın vermelerini emreder. Keloğlan, altınları alıp evlerine gelir. Meseleyi anasına anlatır. Altınların bir kısmını anasına verip yola çıkar.

Birkaç gün böyle gider. Dördüncü günü yolda bir çobana rastlar. O çobandan birkaç koyun satın almak ister. Çoban bir iki koyun tutup getirir. Keloğlan onların soyulmasını, derilerini yüzüp kendisine vermesini ister. Çoban koyunların derilerini yüzer. Keloğlan, çobana koyunların derisi için bir avuç altın verir. Çoban buna çok sevinir. Keloğlan yoluna devam eder. Gide gide bir şehre gelir. O şehre geldikten sonra derileri temizletmek için dabakçı arar. Sonra bir dükkâna varıp ondan çeşitli süs eşyaları alır. Oradan çıkıp bir kürkçüye gelir. Elindeki derileri ona verip kendisi için yünleri dışarıda olmak şartıyla bir kürk ve bir kalpak dikmesini rica eder. Keloğlan, kürkü ve kalpağı dikildiği sırada kürkçünün başında durup dediğini yaptırır. Kürkün ve kalpağın etfarına çeşitli çanlar ve başka süsler dikmesini teklif eder. Kürk ve kalpak hazır olduğunda onları giyer bakar, tıpkı bir çingeneye benzer. Bir silkindiğinde üstünden kırk türlü şangırtı sesi çıkar. Kürkçüye de bir avuç altın verip yoluna devam eder. Kürkünü ve kalpağını çantasına koyar. Birkaç gün daha gittikten sonra padişahın olduğu şehre gelir. Doğru sıraya gidip kendisinin işe girmek istediğini söyler. Onu avlu bekçisi yapıp işe alırlar. Keloğlan bir süre bekçilik eder. Onun işini çok beğendikleri için onu avlu bekçiliğinden padişahın sarayına bekçi yaparlar. O bütün gün çok güzel çalışıp kendini gösterir. Gitgide ona güven artar. Sonunda onu padişahın yatak odasının kapısına bekçi edip koyarlar.

Bir gece Keloğlan, herkes uykuda iken kürkünü ve kalpağını giyer, önceden hazırladığı tabutu alıp padişahın yatak odasına girer. Padişah horul horul uyuyormuş. O birkaç kez silkinir, gözlerini fincan gibi açık padişahın başına gelip dikilir. Padişah irkilip gözlerini açar. Ama bakınca karşısında cin gibi bir şeyin oturduğunu görür. Padişah korkusundan buz kesilir. Keloğlan onu daha çok korkutmak için birkaç kere daha silkinir, padişah da daha çok korkar. Bunu gören Keloğlan:

“Ben senin canını almaya geldim. Sana üç dakika süre tez kelimei şehadet getir de bu tabut içine gelip gir.” der.

Padişah çok korkar, bu emri yerine getirir. Yapmaktan başka çaresi de yoktu ya… Yatağından yavaşça süzülüp durur. İster istemez tabuta girmek için niyetlenir. Girmeye de korkar. Bağıracak olur, bağıramaz da. Keloğlan silkinir, ona tabutun ağzını açmasını emreder. Padişah hiçbir çare bulamaz. Tabuta girip uzanır. O tabuta yerleştiği gibi Keloğlan tabutun kapağını kapatır. Güzelce çiviler. Sonra tabutu arkasına bağlar, yavaş yavaş ayakuçlarına basıp kapıdan çıkmaya başlar. O bütün kapıları bildiğinden bekçileri uyandırmadan dışarı çıkar. Doğru kendi ülkesinin yolunu tutar. Onun ülkesinde onu dört gözle beklerler. Yirmi gün yol yürüdükten sonra kendi ülkesine gelir. Doğruca saraya gider. Kendisinin geldiğini bekçilerle padişaha haber eder. Padişah Keloğlan’ın geldiğini işittiği gibi onu kendisi karşılamaya çıkar. Keloğlan’ın arkasındaki büyük yükünü görüp hizmetçilere Keloğlan’a yardım etmelerini, arkasındaki yükü almalarını emreder. Fakat Keloğlan yükünü kimseye vermez. Merdivenlerden yukarıya kendisi çıkarır. Padişah onun ne getirdiğini görmeye, bilmeye can atar. Keloğlan’dan ne getirdiğini sorar, ama Keloğlan söylemez.

O yalnız:

“Bu çok kıymetli bir şey, ben bunun içinde ne olduğunu söylemem, siz bütün şehre duyurun, yarın bütün şehir halkı şehir meydanına toplansınlar. Siz o meydana yüksek bir seki yaptırınız. O sekinin üstünde olan her şey bütün olarak toplanan halka güzelce görünsün. Ben bu yükü orada çıkarıp açarım. O zaman onun içinde ne olduğunu görürsünüz.” der.

Padişah hemen tellal bağırttırır. İkinci gün şehrin bütün halkı şehir meydanına toplanır. Keloğlan, arkasındaki yükü sekinin merdivenine götürür. Sekinin tam tepesine çıktıktan sonra tabutu yere koyar ve tabutu açmaya başlar. Çivileri çıkarır, kapağı açar. Tabutta yatan padişah ise tabut açıldığında kıpırdıyamaz durumdadır. Sonra Keloğlan onun kolunu tutup tabuttan çıkmasını emreder. Padişah zar zor tabuttan çıkar. Meydanda toplanan halkın gözleri ona dikilir. Onun kim olduğunu bilmek isterler, fakat tanıyamazlar. Sonra Keloğlan’ın padişahı, bu getirilen padişahı sarayına alır. Ona elbiseler verir, giyindirir. Bu getirilen padişah, konuğu olan padişaha alaycı mektup yazan padişahmış. O alaycı mektuplar yazan padişahı yaptıklarına pişman eder. Keloğlan’ın ustalığına da şaşırır ve kendi kızını ona verecek olur. Fakat Keloğlan kendi padişahının kızını almaya karar verir. İkinci padişahın ise yalnız padişahlığını alır. İki padişahlığı birleştirir. Sonra kırk gün kırk gece düğün yapıp evlenir ve padişahlık yapmaya başlar.

 

 

Kırım Tatar Masalları

Dr. Nedim Bakırcı

Kömen Yayınları

 

 

 

Muzip Masal Cini

Masallar üzerine ve masallara dair her şeyi heybesine doldurmuş bir masalcıdır Muzip Masal Cini. Bu bakımdan kendi masallarını ve Ribelyus adlı masal evreninde yaşananları naklederken başka hikayelere de misafir olur. Uzun lafın kısası masalların anlatılmayıp unutulmaya yüz tuttuğu bu yüzyılda yeniden masal anlatabilmek adına beyhude mücadeleye girmiş bir hayal kahramanıdır. Aynı zamanda anlatıla anlatıla günümüze kadar yolculuğuna devam eden masalların toplanması, derlenmesi ve arşivlenmesi gibi çalışmaları kendine görev addetmiştir. Muzip Masal Cini hem masal yazmak hem de unutulmaya yüz tutmuş masalları kayıt altına alıp arşivlemek üzerine hayat bulmuş bir hayali kahramanın gerçek dünya ile masalsı mücadelesidir.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yapın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacak.