Muziplik ve Maskaralık (Muzip Masal Cini Masalları Bölüm 1)

Muziplik ve Maskaralık (Muzip Masal Cini Masalları Bölüm 1)

“Eğil selamla ya da selamlarmış gibi yaparak eğil, eğil ki büyüklüğünü anlasın. Büyüklüğü karşısında büyülensin gözleri. Büyülensin ki söylediklerinin (yaptıklarının) içine değil sana baktıkça gülsün. Aman evladım sakın ha sakın unutmayasın; sen edeceklerini iyice tart düşün ama o bir şey anlayamasın. Anlayamadığı gibi kahkahalarıyla dolsun tüm saray. Soytarılık bu, öyle güldür geç değil mühim iştir. Bir gün gelir sultan parmağına izin verir güler, bir gün gelir gülmez kellen gider. Sana emanetimdir bu muzip maske. Maskaralığının büyüklüğünü muzipliğin ortaya koysun. Masken güçlü ise eğer, öyle güçlü alay eder alay edersin ki zalim de halk da sen de gülmekten nasibinizi alırsınız. Al bu maske senindir.  Dediğimi küpe et kulağına muzip soytarılık zor ve mühim iştir.”

Yaşlı babam, hasta yatağında böyle anlattı bu maskenin altında yatanları. Minik bedeni yorgunluktan hastalıktan bitkin düşmüştü. Büyük büyük dedemden kalmış bana öğrettiği her şey. Büyük soytarıymış dedem. Herkesi sarayın ortasında gülme krizlerine sokarmış. Sultanın gülmekten yerlere düştüğüne bile şahit olmuş babam. Büyük bir ciddiyetle soytarılığına başlamadan önce yüzüne maskesini giyer derin bir nefesle doldururmuş ciğerlerini… Sonra o takla attı mı kahkahalardan yerlerde yuvarlananlar mı dersin,  ağızlarından tükürükler saçarak anıra anıra gülenler mi dersin… “Ben daha onun karşısında somurtan görmedim” derdi babam. Hele birde sultan seferden döndüyse o zaman görmeliymişsin dedemi “ sultanımız seferden dönmüşle” başlayan esprileri sultanı yerden yere de vursa kimseler bunu anlamaz anlamadığı gibi gülerlermiş. “ Haşmetli sultanımızın falanca seferinde kestiği başlardan kuleler yapılır. Kesilen başlardan toplar yapılır… Çok yaşa sultanım çok yaşa çok kelle kes sultanım çok yaşa” Sultan gururlanır, halk coşkuya kapılır alkışlar birbirini kovalarmış. Ama kimse yergileri görmez duymaz imiş. Öyle ki hani mecaz falan değil sultanın ensesine şaplak vursa ödül alırmış dedem. Gerçek bir muzip maskaraymış. Babamın da ondan azı yoktu hani işini ciddi yapar maskesini yanından ayırmazdı babam. Son vasiyeti de bu maske oldu. Maskeyi verirken son nefesiyle birlikte “ Soytarılık ciddi iştir. Zalimin zulmüne karşı maskeni ne kadar güçlü takarsan yüzüne, alayların o kadar güçlü olur.” dedi.

“Muziplik nedir anne?”

“Muziplik evladım adını eski bir masaldan alır. Gel otur yanıma anlatayım”

Uzun çok uzun yıllar önce daha develer tellallığa başlamamışken yollar arpa boyları ile ölçülecek kadar uzak olmadığı zamanlarda;

Ateşten yapılmış, tabanı toprakta, tavanı arşta kocaman sarayda yaşayan çok kudretli Sinsa adında zamandan bile yaşlı bir cin varmış. Sarayına uğuldayan ateşler bekçilik edermiş. Tükenmez dumansız ateşten yapılmış bu saray o eski masal diyarlarının cin sarayıymış. Öyle bir saraymış ki Sinsa’nın izni olmadan girenleri yakıp kül edermiş. Öyle bir saraymış ki kırk odasına kırk kapıdan giren kırk parçaya bölünüp kırk kere kaybolurmuş. Tüm masal diyarlarından türlü türlü cinler gelir, cin sarayının büyücüsünden hünerlerine hünerler katmasını isterlermiş. Kuzeydeki sık ve ulu ağaçlarla kaplı ormanların bir karış boylu yeşil cinlerinden tut, güneyin kum çöllerinde ki zamana hükmeden sarı yelkovan cinlerine kadar. Doğunun ateşler yutan kara kalpli, kara sakallı har cinlerinden tut, boyu göğü tutan ama minnacık kar kürelerinde yaşayan koca ayaklı, buz nefesli güneyin en güneyin kış cinlerine kadar hepsi gelir huzurunda hazır olda bekleyip hüner dilenirlermiş. Fakat hiç biri Sinsa’dan bırak hüner almayı, canlarını vermeden çıkamazlarmış o saraydan. Çünkü uzun yıllar önce bir rüya görmüş cin saraylarının büyücüsü. Rüyasında cin sarayının üzerinde masmavi parlarken gökyüzü bardaktan boşanırcasına bir yağmur başlamış. Sinsa’nın içini kocaman korkular sarmış. Yağmur yağdıkça yağmış, yağdıkça yağmış, yağdıkça yağmış. Durmaksızın süren yağmur ateşten sarayı söndürüyormuş. Saraydan çatırtılar duyulmaya başlamış. Sinsa ne yaptıysa da durduramamış yağmuru, kurtaramamış sarayını. Tam saray büyük bir gürültüyle yıkılacakmış ki havada gülümseyen çok komik bir yüz görmüş. Aslında gördüğü yüz değil gülümseyen bir maskeymiş. Maskeyi gördüğü andan itibaren gülmeye başlamış. Maske güldükçe o da gülüyormuş. Gülüşü kahkahalara dönüştükçe saray yıkılmasına devam ediyormuş. Tüm bunlar olup biterken maskeden kimsenin bilmediği bir lisanda garipçe bir söz duyulmaya başlamış. Usulca tekrar ede ede söylüyormuş tekerlemesini: Ribelyus, ribelyum, ribum. Hiç duraksamadan sesi yükselerek tekrar ediyormuş maske Ribelyus,ribelyum,ribum. Ses yükseldikçe kahkahalarına engel olamıyormuş cin sarayının büyücüsü. Gök gürültüsü kadar yükselip her yeri kapladığında, sarayın tamamen yıkıldığı anla Sinsa’nın uyanması bir olmuş. O sabahtan sonra her gün gördüğü rüyayı, gülümseyen maskeyi düşünüp durmuş. Ne anlama geldiğini merak ediyormuş. İçine bir korku ve tedirginlik hâkim olmuş. Bütün kâhinleri çağırmış, hepsine rüyasını anlatmış. Ama hiçbir kâhinin yorumu ona istediği cevabı verememiş. Derken gökyüzünün yukarısında oturan kardeşi, aynalar diyarının kraliçesi İpsal gelmiş. Kardeşinin rüyasını dinleyince “Sen cin saraylarının büyücüsü kudretli Sinsa, rüyan hayra alamet değil. Senden öğrendi tüm masal cinleri hünerlerini. Günün birinde senden hünerler öğrenecek bir cin, senin aklını başından alıp sarayını başına yıkacak sonun bu cinle olacak. Aynaların sırlı yüzü böyle anlatır rüyanın yorumunu.”

O günden sonra Sinsa delirmekten korkup hiçbir cine hüner öğretmediği gibi huzuruna çıkıp hüner isteyen cinlerin canını alır olmuş. Korkusu dinmek bilmiyor, içini karartıyormuş. Zaman zamanı yelkovan akrebi kovaladıkça kovalamış. Öyle uzun zaman geçmiş ki artık büyüler ölümsüz kötü cinlerin elinde kalmış. Sinsa da büyüleri kimseciklere öğretmediği için ölümsüz kötü cinlerin elinde kötülük saçmaya, masal diyarlarında kötülük hüküm sürmeye başlamış. Cin saraylarının efendisi ise sarayında karanlıklara gömülmüş. Artık geçen zamanın uzunluğundan mı yoksa Sinsa’yı saran kötülüğün karanlığından mı bilinmez rüyasını bile hatırlayamaz hale gelmiş yaşlı cin. Derken günün birinde sarayın bahçesinde bir cin çocuğu belirmiş Sinsa’nın tam önünde. Yüzündeki kocaman gülümsemesi o kadar güzel ve şapşalmış ki yedi Anka kuşu ömrünce gülümsemeyen yaşlı cinin yüzünde, yanağının tam kenarında küçük bir kıvrım oluşmuş. Sanki gülümsemeye hazırlanır gibi yüzü. Kimse bu yavru cinin nereden geldiğini bilmiyormuş. Fakat Sinsa’yı gülümserken gördükleri için de bunu sormak bile istememiş…”.

“Devamını yarın anlatacağım hadi şimdi doğru yatağa.”

“Ama anne ne olmuş sonra.”

“Yatağa demedim mi ben sana? Rüyanda görürsün devamını şimdi mışıl mışıl uykular küçük hanım.”

Suratımı asıp yatağa doğru yol aldım, yatmaya hazırlanıp yatağıma girdiğimde karanlık odada yüzüme bakan,  gülümseyen maskeyle karşı karşıyaydım. Gözlerim usulca kapanmaya hazırlanıyordu. Uyku ve uyanıklık arasında masalın devamını merak ediyordum. Derken bir ses duydum kulağımı okşarcasına

“Düşler masal diyarlarının kapılarını açmak için anahtarlar tutar ellerinde.”

Bir anda gözlerim açıldı odada kimse yoktu.

“Kim var orada.”

Sesim tedirgindi. Cevapta alamadım üstelik. Tekrar uykuya dönmeye çalışırken  maskeden yüzümün tam ortasına bir gülümseme geldiğini gördüm.

“Konuşan sen değilsin değil mi?” dediğimde.

“Tabi ki benim. Merhaba.” Dedi samimi biraz da sevimli bir tonda.

Tamam, kabul ediyorum garip bir çocuktum, yaşıtlarım böyle bir şeyle karşılaşsa eminim korkudan çığlığı basardı. Öyle güzel ve içten gülümsüyordu ki korkmama neden olmadığını hissediyordum. Hemen yerimde doğruldum.

“Kimsin sen?” Diye sorduğumda.

“Masalın devamını merak ediyor musun?”  dedi.

“Evet, ama kimsin sen.”

“Ben masal diyarlarının Muzip Masal Cini’yim eski dostum Sinsa ile olan hikâyemin devamına gelmek ister misin?

“Peki, ama nasıl olacak bu?”

“Kapa gözlerini, düşler masallar diyarına açılan anahtarlar taşır.”

Göz kapaklarım ağırlaşıyordu. Sanırım rüya görüyordum. Gözlerimin beni uykuya bırakmadan önce gördüğü en son şey boşlukta dev kanatlarında türlü türlü renklere sahip bir pervanenin bana doğru uçtuğuydu. Bir tekerleme duyuyordum.

“Nereden başlasak, çağırsak gelse, gelse çağırsak.

Sussak söylese, söylese sussak.

Biz dinlesek o masallasa, o masallasa biz dinlesek.

Çıksa gelse köşeden kapılar kopsa menteşeden.

Enteşeden menteşeden ah bir gelse şu köşeden.

Ay olsa gece olsa, kurt uyusa çakal ulusa.

Arpa olsa, yol olsa dilimizin derdi masalsa.

Konuşsa anlatsa düşe kalksa, gümbürdeyip bizim diyara dalsa.

Gök yarılsa yer açılsa, bu gece her yer mis gibi masal koksa”

 

Muzip Masal Cini

Masallar üzerine ve masallara dair her şeyi heybesine doldurmuş bir masalcıdır Muzip Masal Cini. Bu bakımdan kendi masallarını ve Ribelyus adlı masal evreninde yaşananları naklederken başka hikayelere de misafir olur. Uzun lafın kısası masalların anlatılmayıp unutulmaya yüz tuttuğu bu yüzyılda yeniden masal anlatabilmek adına beyhude mücadeleye girmiş bir hayal kahramanıdır. Aynı zamanda anlatıla anlatıla günümüze kadar yolculuğuna devam eden masalların toplanması, derlenmesi ve arşivlenmesi gibi çalışmaları kendine görev addetmiştir. Muzip Masal Cini hem masal yazmak hem de unutulmaya yüz tutmuş masalları kayıt altına alıp arşivlemek üzerine hayat bulmuş bir hayali kahramanın gerçek dünya ile masalsı mücadelesidir.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yapın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacak.