Naki Tezel’in Kaleminden Masallara Dair Çok Şey

Geçtiğimiz hafta Alfa Yayınları büyük usta Naki Tezel’in Türk Masalları kitabını çok güzel bir edisyonla yeniden bizlerle buluşturdu. Kitabı edinmek isteyenler burayı tıklayabilir. Kitabın önsözü masallara dair çok şey söylüyor bize. Masal kelimesinin kökenlerinden tutun da masalların toplanıp aktarılmasına kadar bir çok konuda önemli bir kaynak niteliğinde olan bu önsözü mutlaka ama mutlaka okumalısınız. Hem masallara bakışınız değişecek, hem de sizi masal dünyasına kahramanlarınız ile bağınız kuvvetlenecek. Lafı çok uzatmadan masallara dair güzel bir yazı ile bırakayım sizi efendim.

Her ne kadar sürçi lisan ettimse affola

 

Masal kelimesi nereden geliyor?

Yazıma “masal” kelimesinden başlıyorum. Evet, hepimizin henüz şuur ve idrakimizin yavaş yavaş oluşmaya ve bize çevremizi tanıtmaya başladığı sıralarda, hatta ondan sonra da zevkle dinlediğimiz hikâyelerin adı olan “masal” kelimesi nereden gelmektedir?

Kamûs-ı Osmânî’ye göre “masal” kelimesi “mesel”in değiştirilmiş şeklidir. “Mesel”, halk dilinde meşhur olan, adap ve öğütleri anlatan söz demektir. “Darbı mesel”, atalardan kalma hikmetler, ibretli sözler anlamındadır. Buna göre, “masal” Arapça bir kelime olan “mesel”den çıkmıştır. Hemen bütün şehirlerimizde “masal” kelimesi kullanıldığı halde, yurdumuzun kasaba ve köylerinin çoğunda “mesel”, bazı yerlerde de “metel” ve “matal” kelimesi kullanılmaktadır.

Bununla birlikte, biz Ankara’nın bazı köylerinde, masaldan başka, türkü, mâni, hatta bilmecelere de “mesel” denmekte olduğunu tespit etmiş bulunuyoruz. Bu, türkü olsun, mâni ve bilmece olsun, sözlü (şifahi) edebiyatımızın ölçülü ve anlamlı değerlerine, halkın “darbı mesel” gibi bir hikmet ve kıssa değeri vermekte olduğunu gösterir.

Masalların kaynağı:

Masalların Türk halk edebiyatında özel bir yeri vardır. Çocukluğumuzda bizi, aile toplantılarında çoğunlukla eğlenmek için söylenen, ama anlamlarını pek kavrayamadığımız mânilerden ve neyi anlattığını bulmakta değil bizim, büyüklerin dahi zorluk çektikleri bilmecelerden çok, masallar ilgilendirmiştir. Çoğu geceler ninemizin dizinde, tatlı uykumuzu bile feda ederek saatlerce masal dinlemişizdir. Masal, olaylarının geçtiği yer ve zamanı belirli olmayan, peri, dev, cin, ejderha, Arap bacı vb gibi kahramanları, belirli kişileri temsil etmeyen hikâyedir.

“– Evvel zaman içinde…”, belirli bir zamanı göstermez. Hangi tarihte? Burası bilinmez. “Bir padişah varmış…” Hangi padişah? Ne zaman yaşamış? Bunları da bilemeyiz.

Demek ki masalda, genel olarak, yer ve zaman kavramı yoktur. Genel olarak, diyoruz; çünkü Hindistan’da geçen, Yemen padişahından söz eden masallar vardır ki bunlarda, kısmen de olsa “yer” kavramına rastlıyoruz. O halde, çoğunlukla hayali birtakım olayları, her şeyi yapmaya gücü yeten kahramanları içine alan, belirli olmayan köşklerde, dağlarda, denizlerde, yedi kat yerin altında, on iki kat gökyüzünde geçen, dağları, taşları canlandıran, dile getiren bu hikâyeler nereden doğmaktadır? Bunları meydana getirenler, yaratanlar kimlerdir?

Böylece, masalın kaynağı konusuna gelmiş oluyoruz.

Masalın kaynağı üzerinde çeşitli nazariyeler vardır. Arnold van Gennep, Pertev N. Boratav’ın dilimize çevirip 1924’te yayımladığı “Le Folklore” adlı eserinde, çeşitli mekteplerin nazariyelerini şöyle anlatmaktadır:

“Mitoloji mektebi, halk masallarını, eski mitlerin parçalar halindeki bakiyeleri olarak görüyordu. Bu mektebin natüralist denilen bir şubesi, masallarda güneşe ve fecre yahut da bulutlara ve yağmura ait mitleri buluyordu.

Antropoloji mektebi gösterdi ki bizimkilerin aynı masallar vahşilerin arasında da vardır. Ve bir mitin masal safına düşmesine ait kesin, açık örnek gösterilemez.

Edebiyat mektebi ise, halk masallarının menşeini Hint’te aramıştır. Bazı İngiliz bilginlerinin temsil ettiği ritüalist ekol de; halk masallarını, bugün terkedilmiş birtakım ritlerin son izleri ve alametleri olarak görüyor.”

Halk masallarının çok eski bir geçmişi olduğunda şüphe yoktur. Bugün bir milletin tespit edilmiş bulunan bir masalına, memleketin değişik bölgelerinde rastlanması, hatta aynı masalın pek az ayrılıkla başka başka uluslarda yaşamakta olması, bunların geniş alanlara yayıldıklarını, dolayısıyla çok eski bir geçmişin malı olduklarını gösterir.

Demek, masal, ilk insan topluluklarından doğmuştur. Önceleri ataların kahramanlıklarının küçük toplulukta anlatılmasıyla başlamış, kahramanlıklar ve bunlarla ilgili olaylar, ağızdan ağza geçerek, topluluğun genişlemesiyle birlikte yayılmış, aileden klana, klandan kabileye, kabileden de daha büyük birliklere ve sonunda milletler dediğimiz insan topluluğuna geçmiş, ona mal olmuştur.

Başlangıçta, belki gerçek olayların bir hikâyesi olan masal, ağızdan ağza geçtikçe, hafıza ve çevre değiştirdikçe, asıl söyleyen unutuldukça, aslındaki birtakım unsurları yitirmiş, bunların yerine, daha çok hayali unsurları toplamış, ama halk ruhundaki iyilik, haktanırlık ve adalet duygularını daima kendinde saklamıştır.

Kültürün ve medeniyetin gelişmesi sonucundaki temaslarla, savaş ve göçlerle, masal, hafızasına yerleştiği milletin özelliklerine bürünmüş, asıl yapısını çoğu zaman koruyarak, ikinci derecedeki unsurlarında değişikliğe uğramıştır.

İptidai kavimlerde masal kahramanları, çevre ve yaşayış gereği olarak, hayvan biçiminde görünmekte idi. Topluluklar medenileştikçe ve masallar medeni topluluklara ulaştıkça, kahramanlar da insan biçimine girdiler.

Görülüyor ki masal, doğuşta bir kişinin malı iken, hafıza ve çevre değiştirdikçe, söyleyen unutulmuş, sonunda masal, herkesin, topluluğun malı olmuştur. Kendisini yaratan kişinin tesirleri silinince, onun yerine toplumun duyguları, düşünceleri, ruh hali bütün masalı sarmıştır.

Hemen bütün masallarda, meziyetler, güzelde, iyide ve güçlüde; kusurlar ise çirkinde, kötüde ve zayıftadır.

Masallarda şekil:

Masal, üç bölümdür. Masal başı, yani tekerlemesi, masalın kendisi, masal sonu.

Tekerleme, bütünüyle kelime oyunlarından, birbiriyle pek ilgisi olmayan, ama dinleyicinin ilgisini masala çekmek için bir araya getirilmiş sözlerden meydana gelir. Tekerlemenin asıl güzelliği de bu birbiriyle ilgisiz kelimelerin bir araya getirilişindeki düzen ustalığındadır.

İşte size İstanbul’da derlediğim bir tekerleme:

“Bir varmış, bir yokmuş. Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde. Deve tellâl iken, horoz imam iken, manda berber iken, annem kaşıkta, babam beşikte iken… Ben babamın beşiğini tın-gır mıngır sallar iken, babam düştü beşikten, alnını yardı eşikten… Annem kaptı maşayı, babam kaptı küreği, gösterdiler bana kapı arkasındaki köşeyi… O öfke ile Tophane minaresini cebime sokmayayım mı borudur diye… O öfke ile Tophane güllesini cebime doldurmayayım mı darıdır diye… Orada buldum iki çifte bir kayık. Çek kayıkçı Eyüb’e… Eyüb’ün kızları haşarı… Bir tokat vurdular enseme, gözlerim fırladı dışarı… Orada gördüm bir kız… Adı Emine, girdim koynuna… Bir tarafı tozluk dumanlık, bir tarafı çayırlık çimenlik, bir tarafı sazlık samanlık… Bir tarafta boyacılar boya boyuyor renk ile… Bir tarafta demirciler demir dövüyor denk ile… Bir tarafta Mehmet Ali Paşa cenk ediyor şevk ile… Anan yahşi, baban yahşi, kurtuldum ellerinden…”

Gerçek masalcılar böyle bir tekerlemeden sonra masala girerler.

Aslında tekerlemenin masalla hiçbir ilgisi yoktur. Sırf dinleyicinin ilgisini çekmek ve onu realiteyle ilgili olmayan masal âlemine girişe hazırlamak için masaldan önce söylenir. Örnek olarak vermiş olduğumuz bu tekerlemede mahalli unsurlar görüyoruz. Bu unsurlar, anlatılacak masala, gerçek bir olayın hikâyesi duygusunu vermek için konmuştur.

Asıl masala gelince…

Bugün hepimizin hafızasında, küçükken dinlediğimiz masalların izleri vardır. Bu izlerin bizde uyandırdığı intiba, masalların bütünüyle hayal ürünü birtakım olayların hikâyeleri olduğudur.

Masal dendiği zaman, devler, periler, cinler ve yedi başlı ejderhalar ülkesinde geçen birtakım hayali hikâyeleri anlarız.

Tanınmış doğubilimci (müsteşrik) Radloff’un Türk halk bilgisiyle ilgili sekiz ciltlik eserinin sonuncusu olan “Osmanlı Türklerinin Halk Edebiyatına Mahsus” adlı eserine bir önsöz yazmış bulunan Macar bilgini İ. Kunoş, Türk masalları üzerine şunları söylemektedir:

“Türk masallarındaki konular az çok Avrupa masallarında da vardır. Az çok İran masallarıyla de aralarında bir akrabalık vardır.

Bunların olağan şekilleri şöyledir:

Padişah, şehzadesiyle veya sultan kızlarıyla birlikte, prensin mürebbiyesi, lala, sonra öğütleriyle mucize gösteren derviş, yoksul tabakadan oduncu, yoksul kadın, Keloğlan, balıkçı, kuşçu, kahveci, ekmekçi… Bu masallarda dünyamızın kişilerinden başka, cinlerin de zenginlerine ve krallarına rastlıyoruz.

İyi ve kötü olan cinler, şeytanlar, birbirinden ayrı yaşarlar ve pek seyrek olarak birbiriyle münasebet kurarlar. Buna karşılık onların dünyamızda yaşayan kişilerle ilişkisi daha çoktur. İyi olanlar, insanlara iyilik ettikleri gibi, kötüleri de düşmandırlar.

İyi olanlar arasında periler önde gelir.

Yarı periler, sihirbazlar, sihirbaz ve hayvan şekline girmiş olanlar bunların buyruğu altındadır. Türk perilerinin ayrı devletleri, ayrı kralları vardır. İnsan biçiminden başka, güvercin biçimine de girerler; yolculuğa çıktıkları vakit bazen bir kral ya da kraliçe olurlar. Gruplar, üçler, yediler, kırklar halinde yaşarlar.

Kalplerinde dünya aşkı uyanıncaya kadar peri olarak kalırlar. Dünyadaki kişiler, perilerin kralı ya da kraliçelerine tutkundurlar, bazen bunlar da peri şekline girer ve rüyada aşkın büyülü kadehinden içtikten sonra eski şekillerine dönerler.

Kırklar, çoğunlukla kötü hayat sürenlere, üçler de acı çekenlere yardım ederler. Lohusa kadınlara, yaralılara bakanlara, kimsesiz ve yoksullara bunlar yardımcıdırlar. Yarım periler çoğunlukla fani kızlardır. Bunlar haberi olmadan periler arasına düşerler ve tılısımla dünyamızda yaşayanlara karşı kendilerini korumayı başarırlar. Tılsımı yitirirlerse hayatları hemen sona erer. Bunların oturma yerleri perilerin bahçeleridir.

Başlıcası zenci Arap olmak üzere perilerin yardımcıları pek çoktur.

Periler dünyasında kısmen bir kral, kısmen perinin buyruğu altında olan sihirli hayvanlar vardır. Yılan, balık, horoz, sıçan, tavşan gibi. Bu hayvanların kralı bazen insan şekline girerek dünya insanlarıyla evlenir. Çokluk, bunların göbek doğrultularında bir anahtar bulunur. Bir adam bu anahtarı bulur da alırsa, karşısında bir kapı görür, kapıyı açıp içeriye girecek olursa bir pazara girer, pazarda birçok sanatçı çalışmaktadır, buradaki bütün hayvanlar mucize sahibidirler.”

Türk halk edebiyatı üzerinde ilk defa önemli bir inceleme ve derleme yapmış olan İ. Kunoş’un makalesinden alınmış olan bu satırlar bize Türk masallarının konu ve kahramanları üzerinde oldukça bilgi vermektedir.

Folklorun halk masalları ile başladığını ileri süren Arnold van Gennep’e göre, masallarda psikoloji iptidaidir.

Yukarda da işaret ettiğim gibi, halk masallarında adalet fikrinin en baskın unsur olduğu düşüncesini buna ekleyebiliriz.

Hâmit Zübeyir Koşay, Etnoğrafya ve Folklor Kılavuzu adlı kitabında, masallarda sınıf farklarının ve aristokratik eğilimlerin hiçbir önemi olmadığını söylemektedir. Yoksul bir adam zengin, zengin bir adam yoksul olabilir.

Evet, bir Keloğlan padişah olabildiği gibi, bir padişah da kolayca yerinden atılabilir. Yoksul bir kızcağızın bir şehzadeyle evlendiğine masallarımızda her zaman rastlanır. Bir sultanın da bir yoksul delikanlıyı sevdiği ve onunla evlenmek için ailesini bırakarak, ayağında demir çarık, sırtında demir elbise, yıllarca az gidip, uz gidip, dere tepe düz gittiği de masallarımızda pek çok rastlanan olaylardandır.

Türk halk masalları ile Türklere akraba milletlerin masallarında kahramanlığa önemli yer ayrılmıştır.

Masallarda imkânsızlıklar yoktur. Düşünülen ve düşünülemeyen her şey olabilir. Bir küpün üzerine binip gözünüzü açıp kapayıncaya kadar bir yıllık yolu aşabilirsiniz. Yedi kat yerin al-tında karıncaların padişahıyla buluşur, bir ejderhanın sırtında on iki kat gökyüzüne bir anda yükselerek aslanlar padişahıyla konuşabilirsiniz.

En ufak deliklerden sığan parmak adam, insan gücünün üstünde işler başarmakta zorluk çekmez.

Bir Keloğlan, Arap Bacıyı kandırıp saraya girerek koca bir devi uykusunda öldürebilir.

Padişahın kızını alabilmek için som altından büyük bir köşk kurmak zorunda kalan yoksul delikanlı, bunun da çaresini bulabilir.

Başına geçirdiği sihirli külahla veya sırtına giydiği sihirli hırkayla Keloğlan, her yere girip çıkabilir. Kendisini hiç kimse görmez. O her şeyi görür. Sultanın karşısında oturup sofradaki yemeği yediği halde, kendisini göstermez. Bütün sırları bilebilir.

Daha bunun gibi sayılabilecek birçok özellik, Türk masallarının en belirgin vasıflarıdır.

Acaba masallarımızı sınıflandırmak imkânı var mıdır?

Şüphesiz, bu, düşünülmüştür. Ancak masalları matematik bir kesinlikle ayırmak, yapılarının gösterdiği özellik dolayısıyla, imkânsızdır. Bununla birlikte, genel unsurları göz önüne alınarak, Türk halk masallarını “Hayali Masallar” ve “Gerçekçi Masallar” diye iki kısma ayırabiliriz.

Bütünüyle hayali olayları, hayali kahramanları anlatan, gerçeğe, yaşanmakta olan hayata uymayan olayları bulunan masalları birinci bölüme sokmak mümkün olduğu gibi, akıl ve mantık çerçevesine sığan, yaşanan hayatın olay ve kişilerine benzeyen masalları da gerçekçi bölüme sokmakta bir sakınca görmüyoruz.

“Oduncu Baba” masalını gerçekçi masallara örnek olarak gösterebiliriz. Bu masalda, dağda yaşayan, odun kesip satmak-la geçinen yaşlı bir adam vardır. Padişahın kızı bir delikanlıya âşık olup onun arkasına düştüğü için ailesi tarafından bırakılmıştır. Kız, az gider, uz gider, dere tepe düz gider. Sırtındaki elbise solup parçalanıncaya, ayağındaki çarık eskiyinceye kadar gider. Her şeyden umudunu kestiği bir sırada oduncu babayla karşılaşır. Oduncu baba bu kızı evlatlığa kabul edip evine götürür. Birlikte yaşamaya başlarlar. Bir gün hâkim veya oraların padişahı bir vesileyle oduncu babaya birtakım sorular sorarak cevap verebilmesi için kendisine kırk gün mühlet verir. Oduncu baba düşünür taşınır soruların karşılığını bir türlü bulamaz.

Sonunda, kız soruların karşılığını bulup babasına söyler. Yaşlı oduncu da gidip padişaha veya hâkime otuz dokuzuncu gün cevapları ulaştırır. Cellâda verilmekten kurtulur. Takdir edilir, torbayla altın alır.

Bu ve buna benzer masallarda, olayların ve kahramanların hayata uygunlukları, hâkim olan niteliktir.

Bütün dev ve peri masalları ise hayalidir. Burada herhangi bir örnek vermeyi gerekli görmüyoruz. Çünkü hemen hepimiz küçük yaşlardayken masal dinlemişizdir, biliriz, hatırlarız.

Şekil bakımından masalın üçüncü bölümü, sonundaki tekerlemedir. Buna “masal sonu” da diyebiliriz. Çokluk masalcı, masalı orijinal bir şekilde bitirmek ve anlattığı olaylara gerçekmiş gibi bir hava vermek için, gerçekçi sözlerle bir tekerleme yapar. Sanki o, anlattığı olayların içinde yaşamış, sözgelişi kırk gün, kırk gece süren düğünde bulunmuştur.

Bir örnek:

“Düğüne beni de çağırdılar. Gittim. Bana bir heybe çerez verdiler. Eşeğime yükledim. Eşeğimin ayakları mumdan, gözleri camdandı. Çok acele ettiğim halde yetişemedim. Gün doğuverdi. Mum eridi. Camlar patladı. Çerezler de taş oluverdi. Şimdi onlar geçinip duruyorlar.”

Bir başka örnek:

“Kırk gün, kırk gece düğün yapılmış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım tahtaboşuna… Gökten üç elma düştü. Birisi sizin, birisi söyleyenin, birisi de benim…”

Veya masalcı, “birisi sizin” yerine, “birisi talanın” diyerek kendi adını söyler. Böylece üç elmayı da kendisine ayırmış olur.

Türk halk masallarının kahramanları:

Şekil bakımından masallarımızı kısaca inceledik. Şimdi biraz da Türk halk masallarının kahramanlarını inceleyelim.

Şüphesiz ki bütün Türk masallar, toplanıp da sınıflandırıldığı zaman, ortaya pek çok “tip” çıkarmak mümkün olacaktır. Fakat bugün için bu işi, ancak şimdiye kadar toplanabilmiş veya toplanmamış da hafızalarda yaşamakta olan masallar üzerinde yapabiliriz.

“Dev”, Türk masallarının önemli kahramanlarından biridir. Bazı yerde hem şekil hem de ruh yapısıyla insana benzer, Çokluk büyük cüsselidir. Tozu dumana katarak yıldırım hızıyla gider. Bir aylık yolu bir saniyede aşmak onun için işten bile değildir. İnsan eti yemeyi sevdiği için, bir yerde insan bulunup bulunmadığını kokusundan anlar. Çoğu zaman, çevresi yüksek ve kalın duvarlarla, dikenli bahçelerle çevrili büyük köşklerde, kendisine mahsus saraylarda yaşar. En değerli, hiç kimsenin ele geçiremeyeceği, fakat herkesin, hatta padişahların bile özledikleri dünya güzelleri, hiçbir yerde bulunmayan meyve bahçeleri, sihirli güvercinler, her telinden bin bir ses çıkan çalgılar, sihirli kılıçlar, başınıza geçirdiğiniz zaman sizi hiçbir kimseye göstermeyen külahlar, sihirli sarayların kapılarını açan anahtarlar, bu “dev”lerin buyruğu altında veya onların köşklerinde, saraylarındadır. Bunların bir memeleri arkalarında, öteki memeleri önlerindedir. Yanlarına, size bir dervişin öğrettiği usulle ve iyi sözlerle yaklaşır, arkalarındaki memelerini “anacığım” diyerek emerseniz size bir evlat gibi davranırlar, hiçbir yerinize dokunmazlar. İstediğiniz şeyi verirler. Ne güçlüğünüz varsa giderirler. “Dev”ler kendilerine kötülük yapmak isteyenleri ele geçirirlerse, kızartarak yerler. Fakat en sonunda daima, insanoğlu tarafından, bazen de tesadüfün yardımıyla, çeşitli vesile ve kurnazlıklarla canları cehenneme gönderilir. “Dev”lerin hemen daima yardımcıları vardır. Arap Bacı’lar, çokluk insan ruhunda ve karakterinde görünen dev oğlanları veya kızları, bu yardımcılar arasındadır.

Başka bir tip de “Cadı Karı”lardır. Bunlar hemen daima kötülük yapmak için yaratılmışlardır. Başlıca silahları büyüdür. Küplerine binip veya arkalarına sihirli hırkalarını geçirip bir yıllık yolu bir anda aşarlar. Kendilerine torbalarla verilecek altınlar karşılığında yapmayacakları kötülük yoktur. Gelin arabasına binerek önceden hazırladıkları zehirli böreği geline vermekte ve onu zehirleyerek arabadan attıktan sonra gelin elbisesini kendi kızlarına giydirip damada gerçek gelin diye yutturmakta tereddüt etmezler. Padişahın kızına âşık olup yırtık pırtık giysilerle çok uzak ülkelerden gelen, fakat kimliğini saklayan bir şehzadeye kızı kaçırmak için torba dolusu altın karşılığında saraya girerek sultan hanımdan kızını istemekte bir sakınca bulmazlar. Bu işte başarı elde etmek için her çareye başvurarak kızı kaçırmanın kolayını da bulurlar. Tatlı dil dökmek, güler yüz göstermek pek kolaylıkla becerecekleri işlerdendir.

Üçüncü bir tip olarak da “Zenci Arap”ları gösterebiliriz.

Bunlar masallarda iyilikçi olarak görünürler. Darda kalanların yardımına koşarlar. Hemen tamamen bir derviş tarafından verilen iki kılın birbirine çarpılması veya dervişin yahut padişahın, masal kahramanının karısının, arslanlar padişahının, karıncalar padişahının armağan ettiği yüzüğün yalanması halinde veya sihirli kılıcın kınından çekilmesiyle birdenbire ortaya çıkıp “Lebbeyk!” der ve buyruğa hazır bulunurlar. Eğer Arabı çağıran kimse ölüm tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyorsa, Zenci Arap hemen bir ordu yaratarak onu ölümden kurtarır.

Yok, eğer Zenci Arabı imdada çağıran kimsenin yirmi dört saat içinde her şeyi altından bir köşk kurması zarureti varsa. Zenci Arap hemen ortadan kaybolup gider ve istenilen zamandan çok önce köşkü kurar. Bu Arapların bir dudakları yerde, bir dudakları göktedir. Kuzgunî siyahtırlar. Geldikleri gibi birdenbire kaybolup giderler. Hemen daima iyilik yaparlar. Tehlikeden, kötülükten kurtarırlar.

Başka bir tip de “Padişahlar”dır. Padişah çok masalımızın kahramanıdır. Altından veya gümüşten saraylarda otururlar. Bazen hiç çocukları olmaz. Veya biri kız, ötekisi oğlan iki çocukları yahut da üç kızları veya üç oğlan çocukları, sayısız cariyeleri vardır. Tek kadınla evli olanlara sık sık rastlanır. Aynada hayalini gördükleri peri kızlarına âşık olurlar, onlarla yaşamaya başlarlar. Peri kızının isteği üzerine karılarının gözlerini oydurmakta tereddüt etmezler. İstediklerini cellada verebilirler.  Kızlarıyla evlenmek isteğinde bulunan delikanlılardan yapılması imkânı bulunmayan işleri kırk günde isterler. Eğer o iş otuz dokuzuncu gün yapılmış olmazsa delikanlının kafası gider. Biriken kafalardan kuleler kurulur. Kendi kızlarını veya oğullarını başka bir padişahın oğlu veya kızıyla evlendirmek isterlerse de onlar bu isteğe uymayıp gönüllerinin sevdiğine kaçarlar yahut da istediklerini kaçırırlar. Zekâca ortadırlar. Yaptıkları kötülüklerin cezasını kolayca çekerler. Pek fazla zalim oldukları zaman, kendi oğulları tarafından öldürülüp yerlerini onlara bırakırlar.

İyilik yapmak istedikleri zaman da “Dile benden ne dilersen…” diyerek, her istenilecek şeyi, imkânsız görünse de yerine getirmek isteğini taşırlar. Fakat daima “Sağlığınızı dilerim…” cevabını alarak basit birtakım dileklerle karşılaşırlar.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Okurlarımı çok yormamak için son olarak “Keloğlan” üzerinde duracağım.

Keloğlan, üzerinde önemle durulması gereken bir tiptir.

Türk’teki zekâ gücünü Keloğlan kadar temsil eden başka bir masal kahramanı gösterilemez. Yoksul bir karı kocanın veya yoksul bir kadıncağızın oğlu olarak görünen Keloğlan, küçüklüğüne rağmen yaşından ve boyundan, halinden ve tavırlarından hiç de umulmayan keskin bir zekânın veya akla gelmeyen kurnazlıkların, hilelerin yardımıyla düşmanlarını alt edebilir, hatta zengin olabilir. Kötülük yapan kimseleri kolayca safdışı edebilir. Padişah da olsalar onlardan intikam alır. Adalet ve hakkaniyeti çokluk üstün kılar. Haksızlar, hırsızlar, zalimler, müstebitler, hatta devler, Keloğlan’ın aklı, zekâsı, kurnazlığı veya hileleri karşısında her zaman yenilmeye mahkûmdurlar.

Zalim ve adaletsiz padişahı tahtından indirip, onun yerine kendisinin padişah olduğu da sık sık görülür.

Masalların değeri:

Şimdi biraz da halk masallarımızın değeri üzerinde duralım.

Masal öyle gür bir kaynaktır ki bu kaynaktan birçok bilim yararlanırlar. Halk masalları bir millet için zengin hazinelerdir. Milletin eski seciyeleri, eski ülküleri masallarda gizlidir. Halk medeniyetinin eski izlerini masallardan kısmen çıkarmak olanağı vardır.

Masal, her şeyden önce dilcilerin yararlandıkları bir kaynaktır. Anlatandan bütün deyimleri, kelimeleri, hatta ağız özellikleriyle olduğu gibi derlenmiş bir masalda, dil araştırıcısı pek çok yeni kelimeye veya bazı kelimelerin kök ve parçalarına rastlayabilir.

Bundan başka masal, bir toplumbilimci için toplumun kuruluşunu ve ana unsurlarını nitelendirmede, halk kültürünün temellerini araştırmada paha biçilmez bir belgedir.

Tarihçi için bir masal, bazı önemli tarihi olayların aydınlanmasında değerli bir belge olabilir.

Çocuk eğitiminde ise masalın önemli rolünü kabul etmemek mümkün değildir. Küçük çocukların dikkatini, ilgisini yalnız masallar çektiği için, folklor malzemesi olarak derlenen masallardan, açık bir anlatım, basit ve kısa cümlelerle yazılmış, eğitici ve “kıssalı” hikâyeler yazmak, kötü unsurları atıp, çocuk hayalini işletecek iyi unsurlarla güzel masallar hazırlamak, çocuk edebiyatına büyük hizmet olur.

Nihayet hikâyeci, romancı, şair, oyun yazarı, hatta senaryo yazarı, masallardan çok ilgi çekici konular meydana getirebilir.

Değeri yalnız bu saydıklarımız olmayan halk masallarının toplanması, ülkemiz bilim ve edebiyatı için çok büyük bir hizmet olur.

Masalların toplanması:

O halde, halk masallarını nasıl toplamalıyız?

Ziya Gökalp, Millî Mecmua’nın 17. sayısında yazdığı “Masallar” adlı yazısında şöyle diyor:

“Masalcılar, eski ozanlığın kadınlarda devam eden kısmıdır. Ozanlık babadan oğula kaldığı gibi, masalcılık da anadan kıza geçer. Erkek masalcılar varsa da ekseriya masalcılar kadın cinsindendir. Masalcı kendi alanında bir çeşit sanatçıdır. Ağzından çıkan her kelime yerinde kullanılmıştır. Bu gibi masalcıların bir kelimesini bile değiştirmemelidir. Masal, ağızlardan nasıl çıkarsa aynen zapt edilmelidir. Hakiki bir masalcının iki, üç masalı, başkalarından alınacak binlerce masala müreccahtır. Masalı zapt eden, masalcının ilinden, boyundan başka içtimaî vaziyetini, seciyesini, hüviyetini de defterine kaydetmelidir.

Masalcı masalı kimden almış, o da kimden almış, mümkün-se bunları da zincirleme olarak yazmalı, ta ki elde edilen masalın hangi zümreye mensup olduğu ve hangi şahıstan alındığı tamamiyle malûm olsun.”

Rahmetli üstadın, masallarımızın toplanmasında dikkat edilmesi gerekli yönlerle ilgili bu açıklamasına, fazla bir şey eklenemez. Yalnız, bütün bu noktalara dikkat gösterse de herkesin tam istenildiği gibi masal toplaması kabil değildir. Her şeyden önce, o kişinin, folklor biliminin istediği anlayışa sahip olması, kendisinden birtakım malzeme derleyeceği kimselerle, onları ürkütmeksizin bağlantı kurabilecek kabiliyeti bulunması, böyle özel bir yaradılışı olması gerekir. Sadece nazari bilgilere sahip olmak, başarı için yetmez. Folklorun genel usullerinin halk masallarının derlenmesinde de esas olduğunu bilmek gerekir.

Masal derlenmesinde, derleyicinin, anlatanın sözlerini çeşitli bahanelerle kesmemesi, hatta anlatılan masalı tespit ettiğini dahi, imkânı varsa, belli etmemesi gereklidir.

Folklor malzemesini toplamaya bizden çok önce başlamış ve bu işi bitirmiş olan Avrupalılar, masallarını da derlemişlerdir.  Dünya edebiyatında bile ün yapmış olan Alman Grimm Kardeşlerce derlenmiş ve büyük bir eser halinde yayımlanmış olan “Alman Masalları”, bu alanda önemli bir örnektir.

Macar doğubilimcisi İ. Kunoş’un Anadolu’da derleyip yayımladığı masallar, bu alanda bizde ilk örneklerdir.

Ziya Gökalp, masalların değeri üzerinde ısrarla durmuş, çeşitli örnekler vermiş, ayrıca Türk halk masalları içinde eğitici olanları çocuklar için manzum şekle sokmuştur. Bundan başka, bir yazısında, “büyük hanımlarımızdan biri Türk masalları namı altında bir kitap neşretti” demekte ise de bu hanımın adını vermemektedir.

Masallarımızla ilgili yayınlar:

Tespit edebildiğimize göre, şimdiye kadar Türk masallarıyla ilgili belli başlı yayınlar şunlardır.: Başta, özellikle Eminönü Halkevi’nin 1940 yılına kadar çıkarmış olduğu Halk Bilgisi Haberleri Mecmuası olmak üzere, Bursa, Isparta, Balıkesir, Antalya, Sivas, Konya, Diyarbakır ve Niğde Halkevleri dergilerinde 1950 yılına kadar dağınık bir şekilde çeşitli imzalarca yayımlanmış olan masallardan başka, H. Bahtaver’in 1930 yılında yayımladığı “Türk Masalları”, Ali Dehri’nin 1933’te çıkardığı Çankırı Masalları, Yusuf Ziya Demircioğlu’nun 1934’te yaydığı Yürükler ve Köylerden Masallar, Suat Arsal’ın 1935’te Mersin’de yayımladığı Öz Masallar, bizim 1936’da yayımladığımız Keloğlan Masalları, 1938’de çıkardığımız İstanbul Masalları ve 1939’da Eminönü Halkevi tarafından yayımlanan Köroğlu Masalı adlı kitabımızı sayabiliriz.

Ayrıca Pertev Nailî Boratav’ın çeşitli varyantlar üzerine bir incelemesinin de bulunduğu Köroğlu, Orhan Şaik Gökyay’ın Bey-böyrek ve Dede Korkut Masalları, Mehmet Tuğrul’un Malatya’dan Derlenmiş Masallar, Vasfi Mahir Kocatürk’ün Türkiye Masalları, Eflâtun Cem Güney’in En Güzel Türk Masalları adlı eserleri burada derli toplu halk masalları yayınlarının en son örnekleri olarak alınabilir.

Bunlardan başka, 1927 yılında kurulan ve Cumhuriyet Türkiye’sinde ilmi ve ciddi folklor çalışmalarına önderlik eden Halk Bilgisi Derneği’nin yayımlamaya başladığı ve daha sonra Eminönü Halkevi tarafından devralınarak 1940 yılına kadar yaşatılan Halk Bilgisi Haberleri Mecmuası’nda görülen masal derlemelerine, 1949 yılında yayın hayatımıza giren ve Halk Bilgisi Haberleri  Mecmuası’nın her bakımdan bir devamı karakterini taşıyan Türk Folklor Araştırmaları Dergisi de, bugüne kadar çeşitli imzalar altında devam etmiştir. Ülkücü arkadaşımız İhsan Hınçer’in her türlü övgünün üstünde bir fedakârlıkla yaşatmayı başardığı Türk Folklor Araştırma Dergisi’nde, derledikleri ve yayımladıkları masallarla dikkati çeken folklorcular arasında Hüsnü Yıldız’ı, Salih San’ı ve Veysel Arseven’i özellikle anmak isterim.

Masal dünyamızın çok geniş olduğunu ve bu alanda söylenebilecek sözlerin bunlardan ibaret bulunmadığını okurlarımız hiç şüphesiz takdir edeceklerdir. Renkli ve ışıklı bir dünya olan masal dünyasında okurlarımıza kısa bir gezinti yaptırmış olmak bize sonsuz bir zevk vermiştir.

Masallarımızı derlemeliyiz:

Yurt bilim ve edebiyatı bakımından bugüne kadar büyük önemi olan masallarımızın şimdiye kadar ancak bir bölüğü toplanmıştır. Zaman bu değerlerin aleyhine işlemekte, birçok masalımızı hafızalarında bütün ince noktalarıyla yaşatan masalcılar, yaşlı insanlar azalmakta ve bu hazineler de onlarla birlikte göçüp gitmektedir.

Zararın neresinden dönülse kârdır. Henüz yaşamakta olan masallarımızın derlenmesi zamanı geçmektedir. Bütün fırsat ve olanaklardan yararlanarak, elbirliğiyle, şuurlu, gösterişsiz, feragatli, metodlu ve güçlü bir çalışma sonunda bütün masallarımızı toplamak, bugün, yurt bilim ve edebiyatı için zaruri bir ödevdir.

Bu Kitap:

“Türk Kültürü Kaynak Eserleri” dizisi için hazırladığım bu kitapta 54 Türk masalı yer almış bulunuyor.

Bu masallar, 1933-1958 yılları arasında, başta özellikle İstanbul ve Ankara (bazı kaza ve köyleriyle) olmak üzere, yurdun çeşitli bölgelerinde büyük bir sabır ve titizlikle derlediğim yüzlerce masal arasından seçilerek meydana getirilmiş büyükçe bir demettir. Bu demette, çok zengin çeşitli ve kokulu masal bahçelerimizden birer ikişer örnek bulacaksınız.

Gönül ister ki bugüne kadar derlenmiş veya derlenmemiş bütün Türk Masalları bir araya getirilsin ve bunlar ciltler dolusu kitaplar halinde gelecek nesillere bırakılsın. Şüphe yok ki böyle bir isteğin gerçekleşmesi, “Millî Eğitim Bakanlığı Folklor Enstitüsü” gibi bir kuruluşun uzun yıllar sürecek, geniş ve sistemli çalışmalarıyla mümkün olabilir.

Naki TEZEL

 

Muzip Masal Cini

Masallar üzerine ve masallara dair her şeyi heybesine doldurmuş bir masalcıdır Muzip Masal Cini. Bu bakımdan kendi masallarını ve Ribelyus adlı masal evreninde yaşananları naklederken başka hikayelere de misafir olur. Uzun lafın kısası masalların anlatılmayıp unutulmaya yüz tuttuğu bu yüzyılda yeniden masal anlatabilmek adına beyhude mücadeleye girmiş bir hayal kahramanıdır. Aynı zamanda anlatıla anlatıla günümüze kadar yolculuğuna devam eden masalların toplanması, derlenmesi ve arşivlenmesi gibi çalışmaları kendine görev addetmiştir. Muzip Masal Cini hem masal yazmak hem de unutulmaya yüz tutmuş masalları kayıt altına alıp arşivlemek üzerine hayat bulmuş bir hayali kahramanın gerçek dünya ile masalsı mücadelesidir.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yapın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacak.