fbpx

Padişah ile Üç Hırsız (Niğde Masalı)

PADİŞAH İLE ÜÇ HIRSIZ-Niğde Masalı

Bir varmış, bir yokmuş… Allah’ın kulu çokmuş. Üç hırsız varmış. Memlekette ne kadar kasa var, soyarlarmış. Bu adamlar, hırsızlar staj görmüş. Bunlar İsviçre’de, Amerika’da yankesicilik üzerine çalışmışlar. Bir müddet burada çalışmışlar. Bu şehre gelmişler. Bu şehrin bütün kasalarını soymuşlar. Kasabalı şikayet için padişaha gitmiş. Padişaha demişler ki:

“Padişahım, senin vezirin yok mu? Senin polisin, kanunun yok mu? Hep evler yanıyor. Bizim halimiz ne olacak? Devletin kasalarında, hazinelerinde hiç para kalmadı. Neden emir verip de buldurmuyorsun?”

“Allah Allah…”

Padişah, hanım sultanın yanına geliyor. Hanımına diyor ki:

“Hanım Sultan, bugün üç-beş tane zengin geldi. Şikayette bulundu. Filan zengin adamın kasası yarılıyormuş. Bu böylece gidiyormuş. Biz ne yapacağız?”

“Padişahım, ben bunu nasıl diyeyim? Sen emredeceksin, kolun uzun. Koca Türkiye’de bir şey bulunamadı mı? Emir ver, bulsunlar. Jandarman var, yardımcın var, arasınlar, bulsunlar.”

“O da doğru ya. Bak, laf çıkmasın. Kimseye bahsetme. Ben bugün şehri gezeceğim.”

“Nasıl gezeceksin?”

“Bayağı gezeceğim. Bana filan kapıcının elbisesini getir. Onu giyip seyahate çıkacağım.”

Padişaha o elbiseyi getiriyorlar. Padişah giyiyor. O şehrin bir başından başlıyor, geze geze bir harabenin yanına çıkıyor. İçeriden ses geliyor. Üç kişi konuşuyor birbirleriyle. Hırsız başı soruyor:

“Sen ne iş yaptın? Madem filan kasabada üç yıl çalışmışsın…”

“Benim sanatım; gece gördüğümü gündüz tanırım, gündüz gördüğümü gece tanırım.”

“Senin sanatın ne?”

“Ben de köpeğin dilinden anlarım. Bir adam öldü mü, o adamın ne ettiğini köpeğin dilinden bilirim.”

Ötekiler esas hırsıza soruyorlar:

“Senin sanatın ne?”

“Benim sanatım; vardığım kasa açılır. İsterse kasa dokuz kapı arkasında olsun. Yalnız size bir cevabım var.”

“Eee…”

“Böyle bir yere girdiğinizde, eski yeşilli köylerin nakışlı şeyleri olur, onları almayacaksınız. Madem arkadaş olacağız, bunu yapacaksınız.”

Bu sefer padişah çıkıyor. Hırsızlara diyor ki:

“Arkadaş, ne tatlı konuşuyorsunuz? Yav, beni de yanınıza alın.” Baksalar ki silli, süfilli bir adam.

“Ne var? Derdin ne? Ne arıyorsun buralarda?”

“Valla, sizin konuştuğunuz hoşuma gitti. Kaç gündür hapisteyim. Çoluğum çocuğum açlıktan döküldü. Kendimin de bir düzeni kalmadı. Hadi bana bir yardımcı olun.”

“Bizim sanatımız var, senin sanatın var mı?”

“Benim bir hünerim var. Ben asılan adamı darağacından indiririm.” Esas hırsız diyor ki:

“Senin sanatın bizimkinden de iyiymiş. Başımız sıkıya geldiğinde bizi kurtarabilir misin?”

“Madem dördümüz arkadaş olacağız, tabii sizi kurtarırım.” Böyle olunca hırsızlardan biri diyor ki:

“Bugün hazineyi yaracağız.” Esas hırsız diyor ki:

“Hazineyi yaracağız da bu devlet ne yapacak?”

“Yav, devletin parası mı yok? Devlet hazineyi doldurur.” Padişah da diyor ki:

“Yav, bu işi elimize bulaştırdıktan sonra ne olur? Ya insanlık hali bir kazaya tutuluruz. Gidip hazineyi kurutalım.”

Bunlar hazırlanıyorlar. Dördü de yola çıkıyorlar. Saraya varıp hazineyi açıyorlar. Bakıyorlar ki o günün parası mücevher, altın… Neyse, orada parayı ölçüyorlar. Esas hırsız diyor ki:

“Bir ölçekte ne kadar para var?”

“Ne yapacaksın? Doldurup gidelim.”

“Hayır, olmaz. Madem biliyorsun, bunu da bil öyle.”

Onların, devletin hususi para torbası olurmuş. Hazineden sekiz torba para çıkmış. Padişahla hırsızın biri demişler ki:

“Haydi paraları alıp götürelim.”

Esas hırsızla köpeğin dilinden anlayan demişler ki:

“Gelin hazinedeki paraların tamamını almayalım. Yarısını alalım, yarısını da bir dahaki sefere alırız.”

“Tamam, senin dediğin olsun.”

Paraları ölçüyorlar. Dört kişiler ya, dört torba alıyorlar. Şöyle dördünü ayırıp hazineye koyuyorlar. Sonra kapıyı kilitliyorlar. Nöbetçinin haberi yok, bir şey yok. “Bir müddet bu para bize yeter,” diyorlar. Esas hırsız, “Yalnız parayı harcayalım ama devlet adamı kurnaz olur. İşaret olan parayı asla ortaya çıkarmayalım. İçinde böyle işaretli paralar olur. Kimde olursa bulurlar,” der.

Bunlar paraları alıyorlar, birbirinden ayrılıyorlar. “Biz bir daha nerede buluşacağız?” diye birbirlerine soruyorlar. Bulundukları yerde buluşmaya karar veriyorlar. Padişah isimlerini de alıyor. Hani onların haberi yok ya. Padişah da payına düşeni alıyor. Saraya dönüyor. Hanım sultanın yanına varıyor. Hanımı padişaha sorar:

“Padişahım, iş yapabildin mi?”

“Hey hanım! Bu devleti soyan hırsızlardan kimsenin haberi olmadı. Ama ben buldum.”

“Nasıl buldun?”

“Filan harabenin önüne vardım. Bunlar konuşurken dinledim. Ben de vardım, onlara katılmak istediğimi bildirdim. Onlar da kabul ettiler. Hazineyi yardık. Hazinede sekiz torba altın varmış. Dördünü oraya koyduk, hırsız razı olmadı, hazineyi boşalttırmadı. ‘Ben hepsini alalım,’ dedim, hırsızı razı edemedik. Anlamak için hırsızın dediğine razı olduk. Torbayı getirdim. İşte altın burada.”

“Padişahım, çok tetiksin.”

“Tabii ki sen padişah karısı olarak bu hırsız bulunacak dedin de ben padişah olarak bulmam mı?”

Padişah ile karısı kapıcılara geliyorlar. Sabahtan padişah diyor ki: “Büyük veziri çağırın. Küçük veziri de çağırın. Ortanca vezir de gelsin.” Vezirler gelir. Padişah vezirlere der ki:

“Vezir, ben bugün bir düş gördüm.”

“Hayrola padişahım.”

“Bizim hazineyi rüyamda yardılar.”

“Aman padişahım! Nasıl olur, nasıl yararlar? Hazinenin kapısını nasıl açacaklar?”

“Bilmem, hayalimde böyle gördüm. Gidin bir bakıp yoklayın. Hazineye gidip hiç baktınız mı? Hazinenin müdürü nerede?”

“Filan yerde.”

“Çağırın gelsin. Yardımcısı kimse o da gelsin.”

Vezirler gidip hazineye bakıyorlar. Sahiden de hazine yarılmış. Hemen biri kopup geliyor, varıyor. Padişaha diyor ki:

“Aman padişahım, hazineyi yarmışlar. Hiçbir şey kalmamış.”

“Hazineyi yarmak mesele. Bu iş nasıl olur yav?”

O dört torba hazinede kaldı ya! Kalanı da onlar bölüşüyorlar. Padişah bütün halkı topluyor. “Bu para bulunacak. Yoksa bu memleketi kaldırırım,” diyor. Padişah paraları çalanı biliyor ya. Padişah vezirlerine diyor ki:

“Filan mağarada ben bir yandan gelirken üç kişi gördüm. Orayı yokladınız mı?”

Vezirler, padişahın söylediği yere hemen asker gönderiyor. Varsalar, baksalar ki

üç kişi. Onlara derler ki:

“Ey hemşehrilerim! Dünya çalkanıyor, siz burada nasıl duruyorsunuz? Tellal çağırıyor, memlekette hiç kimse kalmayacak, padişahın huzuruna gelecek diye. Hazineyi yarmışlar.”

“Git baba! Bizim vaziyetimizi görüyorsun. Hazineyi yaracak halimiz mi var?”

“Yok arkadaş, olmaz. Sizi de götüreceğiz. Kasabanın halkı hep sarayda da siz nasıl duruyorsunuz burada. Haydi gidelim.”

Hırsızlar birbirine bakışıyorlar. Üçü de padişahın huzuruna varıyorlar. Padişah hırsızlara diyor ki:

“Siz neredeydiniz? Niye gelmediniz? Emir verdim. Siz emre itaat etmez misiniz?”

“Nasıl olur devletlüm? Nasıl emrine uymayız? Fakat biz fakirleştik. Orada yatıp kalkıyorduk. Bizim kimseyle ilgimiz yok.”

“İyi, geçin şöyle.”

Hırsızlardan birisi gece gördüğümü gündüz tanırım, gündüz gördüğümü gece tanırım diyen padişahı tanır. Doğru padişahın yanına varır. Padişaha der ki:

“Evet, parayı çalan biziz, kasayı yaran da biziz. Sen bizim arkadaşımızsın. Sen de bizimle beraberdin, devletlüm.”

“Ne? Lan bu ne konuşuyor? Bu kafayı üşütmüş, hele şunu biraz gezdirin.”

“Hayır padişahım. Biz dört kişiydik: Biri sen, diğerleri biziz. Sen de bizim arkadaşımızsın.”

Halk “Padişah bunlarla işi olur mu? Vaziyetine bak, haline bak,” diyerek hırsızın söylediklerine inanmıyorlar. Padişah masanın üzerine çıkıp halka nutuk veriyor:

“Ey Türkiye’nin adamları! İyi dinleyin. Ben nasihat vereceğim. Bakın şu arkadaşınız bana ‘Siz bizim arkadaşımızsınız. Biz dört kişiyiz. Kasayı yaran biziz.’ diye ilan ediyor. Siz nasıl kanaat ediyorsunuz?”

“Padişahım, bunlar korkusundan böyle söylüyorlar. ‘Acaba bize bir yararı dokunup bizi kurtarır mı?’ diye sana boyun büküyorlar.”

“Bu adamın söyledikleri gerçek mi, yalan mı? Bunu bir daha gezdirin, getirin.” Adamı gezdiriyorlar. Tekrar geri getiriyorlar. Hırsız padişaha der ki:

“Hayır padişahım! Lafımdan dönmem. Ben gece gördüğümü gündüz tanırım, gündüz gördüğümü gece tanırım.”

Baş hırsız padişaha der ki:

“Ben çok okudum. Bu hüneri alana kadar yedi yıl, yedi sene emek verdim. Kasayı açan benim, yardımcılarım bunlar. Padişahım, saklama.”

Halk korkuyor. Darağacı yağlanıp hazırlanmış. Herkes “Ya bana hırsız derlerse asılırım,” korkusuyla dinliyorlar. Padişah diyor ki:

“Bak, bu arkadaşın dediği doğru. Hazineden ne aldınız?” “Dört torba altın aldık. Dört kişi birer torba götürdü.”

“Doğru söylüyor. Ben ‘Hazinedeki bütün paraları götürelim’ dedim ancak bu gördüğünüz kasayı açan adam razı olmadı. ‘Hazine boşanmaz,’ dedi. Sekiz torbanın dördü hazinede kaldı, dördünü götürdük. Hanım Sultan, büyük vezire söyle, o torbayı getirsin.”

Vezir gidip torbayı getiriyor ki “Amanın, hakikaten o adam doğru söylüyormuş, hakikati biliyormuş,” diyor halk. Biliyor musun? Padişahın aldığı torba getiriliyor. Hırsız diyor ki; “Ben torbadan az bir şey yedim. Gidip getirelim.”

Ötekiler de aynısını söylüyor. Yalnız birisi hazineden aldığı paranın çoğunu yemiş. Herkes parayı getiriyor. Fakat sekiz torbadan dördü eksik. Padişah vezirine soruyor:

“Hani ya burada dört torba etti. Ya öteki dört torba nerede? Bak, bunlar açıkça söylediler. Ben de ortak oldum. Dört torba geldi. Diğer torbalar nerede?”

“İşte padişahım, bilmiyoruz.”

Bunlar korkusundan saklıyorlar. Padişah halkına tekrar sesleniyor:

“Ey millet! Bu Türkiye doymaz. Türkiye’nin hırsızı tükenmez. Bunlar esas hırsız. Ama siz gizli hırsızsınız. Dört torba buraya gelecek. Bunlara ortak olan benim, hazineyi yardıran da benim. Asıl hırsız sizsiniz. Hazine yarıldı diye fırsat buldunuz, dört torbayı üleşiniz. Sen, sen, sen, hazırlanın bakalım. Başınız darağacına…”

Padişah esas hırsıza der ki:

“Sen hırsız değilsin. Sen tam devlet adamısın. Sen benim yerime bak, padişahsın.”

“Nasıl olur padişahım? Senin cübbeni ben giyemem.”

“Giyeceğin zaman var.”

Diğer hırsızlara dönerek der ki:

“Sen büyük vezirin yerinesin, sen de küçük vezirin yerinesin. Bu Türkiye’yi yönetecek, düzeltecek sizsiniz. Başımıza bir iş geldiğinde diğer devletlerin hazinelerini buraya getirir, yığarsınız. Bize zarar gelmez. Bu devlet zenginleşir.”

Padişah, hırsızın kafasına tacı giydiriyor. Halka tekrar nasihatte bulunuyor:

“Bakın, bu tacı bu adam idare edecek. Bunların emrindesiniz. Eski vezirleri, yardımcıları asın. Türkiye bundan ibret alsın. Bir hırsız hazineyi boşaltmayı istemiyor. Hırsız ‘Sekiz torbanın dördünü alalım, dördü hazinede kalsın. Padişahın başına bir iş gelirse ne verecek, ne yapacak? Milletimiz aç kalır,’ dedi. Biri köpeğin dilinden anlıyor, biri de gece gördüğünü gündüz tanır, gündüz gördüğünü gece tanır. Bak, geldi, karşıma dikildi. Siz niye böyle gelip karşıma dikilmiyorsunuz.”

Ondan sonra padişah bunları başa geçiriyor. Hırsızlar kimsenin hakkını kimseye yedirmiyorlar.

Yiyip içip muradına eriyorlar.

Kaynak Kişi: Muzaffer Çavuş


T.C. NİĞDE ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

TÜRK HALK EDEBİYATI ANADİLİM DALI

NİĞDE MASALLARI

YÜKSEK LİSANS TEZİ

TEZ DANIŞMANI: Yrd. Doç. Dr. Faruk ÇOLAK

HAZIRLAYANÇ Nedim BAKIRCI

NİĞDE-2000


 

Muzip Masal Cini

Masallar üzerine ve masallara dair her şeyi heybesine doldurmuş bir masalcıdır Muzip Masal Cini. Bu bakımdan kendi masallarını ve Ribelyus adlı masal evreninde yaşananları naklederken başka hikayelere de misafir olur. Uzun lafın kısası masalların anlatılmayıp unutulmaya yüz tuttuğu bu yüzyılda yeniden masal anlatabilmek adına beyhude mücadeleye girmiş bir hayal kahramanıdır. Aynı zamanda anlatıla anlatıla günümüze kadar yolculuğuna devam eden masalların toplanması, derlenmesi ve arşivlenmesi gibi çalışmaları kendine görev addetmiştir. Muzip Masal Cini hem masal yazmak hem de unutulmaya yüz tutmuş masalları kayıt altına alıp arşivlemek üzerine hayat bulmuş bir hayali kahramanın gerçek dünya ile masalsı mücadelesidir.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yapın

Eposta adresiniz yayınlanmayacak.