Pertev Nail Boratav’dan Masal Tadında Bir Tekerleme

Masal derlemesi deyince aklımıza ilk gelen isimlerdendir Pertev Nail Boratav. Yaptığı çalışmalar ve derlemelerle dilimize kazandırdıklarını saymakla bitiremeyiz. Masallardan, destanlara, tekerlemelerden, fıkralara kadar bir çok alanda derleme çalışması yapmış büyük usta. İşte onun kültürümüzdeki masalları derlediği kitaplardan olan Az Gittik Uz Gittik kitabından bir tekerleme. Lafı uzatmadan işte karşınızda

Pertev Nail Boratav’dan Masal Tadında Bir Tekerleme

Buyrunuz efendim.

 

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Eşek delal iken, deve berber iken…  Bir varmış, bir yokmuş Allah’ın kulu darıdan çokmuş … Çok demesi günahmış.

Var varanın, sür sürenin … Destursuz bağa girenin sopa yemesi çokmuş.

Zamanında, ben üç yüz bir yaşında iken iki arkadaşım vardı: biri kör, biri çıplak. Çakmaksız, namlısız, kundaksız tüfekle bitmedik çalı dibinde doğmadık tavşan avına gittik. Çıktık tepenin başına, seyrettik toprağına taşına. Gördük bir göl, ördekler yüzüyor. Çakmaksız, namlısız, kundaksız tüfekle ‘gel hal’ eyledik. Ördekler zombala devrildi. Kör aradı buldu, çıplak koynuna koydu.   Sapsız, namtısız, ceciksiz pıçakla kanırdık, boğazladık. Ördekleri pişirip yemek için bir kazan aradık. Bir cadı karsı rasgeldi: lildirim likli, burnu ilikli, ·kazan başlı, kurbağa dişli, ölü kurbağa gözlü, dağarcık yüzlü, küp karınlı, patlıcan burunlu, şipirdiğini takıştırmış, könçeciğini çekiştirmiş, pabucundan boşanan kıyraklar, hani ya o bizim çakmaksız, namlısız, kundaksız tüfeğin saçması mı? vızıldayıp geliyor …

“Ebe karı, bize bir kazan! dedik, ördekleri pişirmek için.”

Bir kazan verdi: ağzı var, dibi yok. Sırıkladık, mırıkladık; üç ocak taşı çattık, kazanı kurduk, altına odunu vurduk. Kazan kaynayor, ördekler oynayor… Ocak taşlarının biri bir tarafa çekiyor kazanı, biri bir tarafa. ·

“Bire ocağı batasıcalar! Kazanı mı bölüşeceksiniz?” dedim. Bunlara birer eskayla vurdum. Ocak taşı diye çattığım meğer tosbağaymış.

Çıplak ve kör arkadaşlarımla beraber ördeği yedik; karnım doymadı, yüzüm gülmedi; bıyığımın ucu vız demedi, kulağımın dibi çat demedi…

Bakıversem ki bir koz ağacı var: “Yemeğin üstüne çerez olarak yiyeyim” diye kozun başına bir tezek salladım. Bir de baksam ki Kırımoğlu’nun çiftliği gibi bir yazı olmuş kozun başında. Bu çiftliği sürmek için bir çift öküz arama telaşesine düştüm. Aradımsa da bulamadım. Öküz çalmak için bir köye gittim. Bokluk deliğinden ahıra girdim. Bokluk deliğinden öküzü çıkarmak için çalıştım: öküzü kaldırdım, bokluk deliğinden kafasını dış yüze doğru soktum, göğdesi sığmadı, salındı kaldı. Umudu kestim. Bir ala kedi, bir kara kedi buldum. “Öküz olaraktan bu bize kafi” diyerek koz ağacının altına geldim. Sabanı boyunduruğa düzenledim, ala kediyle kara kediyi koştum. Boyunduruk altında, koşum halinde koz ağacının başına çıkarmak istediysem de bir türlü çıkaramadım. Çavdar ağacından merdiven çatmak telaşesinde iken ben, bizim Memmet Ağanın çobanı gibi kalleş, kuyruğu gücük bir sarı it peyda oldu: tek kulaklı, kuyruğu üç ulaklı… Ala kediyle kara kediyi sabanın altında görünce hücum eyledi. Kediler itten korkularından sabanla koz ağacının başına çıktılar. “Ek bire bideri, sür bire çifti!.. Ek bire bideri, sür bire çifti!”

Az sürdüm, uz sürdüm … Dere, tepe, düz sürdüm… Altı ay bir güz sürdüm… Geri döndüm baktım ki arkadan ekin gövermiş, geçmiş… Bir orak aldım, yanaştım ekine. Biraz biçtikten sonra belim ağrıdı. Dinleniverdim yorgunluk alametiyle. O yanıma, bu yanıma bir tanıyıversem ki tilkinin biri çekirge kovalayıp geziyor ekinin içinde. “Bire ocağı batasıca! Benim zati belim ağrıyor, biçemiyorum ekini.» dedim, orağı tilkiye doğru kürelediydim, orağın sapı tilkinin karnına kaçtı: tilki kaçtı, orak biçti; tilki kaçtı, orak biçti. Ekin tükendi, ben beriden baka kaldım … Vardım yattım bir gölgeye. “Nasıl toplarım? Nasıl toplarım?” derken bir kasırga geldi, sapı topladı, harman gibi kıvıra kodu. “Bir cığara molası daha alak” dedik. Çakmağı çakıversem ki, cığaranın keyfinden haberlenmemişim, kavın kebebi mazı közümü gibi düşmüş; bir de baksam ki bizim barınanın üstüne bir kara duman çökmüş. “Ulan! Yağmur mu yağıcı?” diye bir kara kaygıya düştüm. Bir de baksam ki, top güllesi gibi bir kara yalım patladı. “Amanın! Bu da mı gelecekti başıma?” diye telaşlandım. Su aramağa başladım. Meğer o yalım hakkımızda hayırlıymış. Sap yandı, kırmızı buğday çeç oldu. Bu buğdayı kuyulamak için beni bir kaygı aldı. Ala kediyle kara kediye sordum:

“Amanın! Ben şaştım. Buğdayı kuyulamak için bir çare bulun.” dedim.

“Aman Ağa! Onun kolayını biz biliyoruz.” dediler. Bir bakıversem ki kediler bir gücük sıçan yakalamışlar.

“Amanın! Bu gücük sıçanı neyleyeceksiniz?” dedim.

“Aa! kuyu kuyulamak istemiyon mu? Rahat dur.” dediler. Gücük sıçana bir yemin verdiler:

“Bu buğdayı kuyulamazsanız neslinizi geçiririz.” dediler. Gücük sıçan gitti, öbürlerine haber vermeye. Bir de baksam ki umum sıçanları toplamış. Bu toplanan sıçanlar çeçin altını deldiler, kuyu ettiler, buğdayı kuyuya kaktılar, kuyunun içine akıttılar. “Bu kaygıdan da kurtardı allah bizi.” dedim. Yorgunluk cığarasına gene başladım …

Bir de değneyiversem ki, ben buğday ekerken bir karpuz çekirdeği düşmüş. Karpuz büyümüş, dört yaşlı camız boduğu gibi kararıp yatıyor. Zati susadımdı. Sapsız, namtısız, ceciksiz bıçağa ‘gel ha!’ eyledim karpuza. Karpuzun içine zarpadak ben de gittim. Tıkılı· versem ki ne göreyim? Bir şehire rasgeldim. “Amanın ne güzel şehir imiş! Bu temiz şehirde gezmek için bir hamama gideyim” dedim. Hamama girdim: Kurnası var, tası yok… Biri oturuyor, başında fesi yok…

“Kız adın nedir?” dedim. Dedi: “Adım Emine.”

Açtım, baktım burnuna: ‘Bir tarafı sazlık, samanlık; bir tarafı tozluk, dumanlık… Bir tarafında demirciler demir dövüyor; bir tarafında kalaycılar kalay kalaylıyor… Vardım bir kalaycının yanına: “Usta! Bize kalaycılık öğret.” dedim. Bir buçuk günde usta etti.

Kalaylayamadım kapları:

Hep kırıldı tavaların sapları.

Cerrah oldum, acı yaptım hapları:

Binin zehirledim ilaç verirken.

 

Hey ağalar! Ben de karar eyledim,

Kâr eylerim, derken zarar eyledim.

Seyis oldum, bir at tımar eyledim:

Kuyruğun kopardım götün silerken.

“Bu karda da bir iş çıkaramadık” dedim.

Karpuzun içinden çıkma derdine düştüm. Bir de baksam ki, sapsız, namtısız, ceciksiz bıçağı kaybetmişim. Bakıversem ki sakalı bir kucak bir ihtiyar rasgeldi.

“Sapsız, namtısız, ceciksiz bıçağı yitirdim.  Görmedin mi, emmi ?” dedim.

“Köpoğlu köpek! Ben katarla deveyi yitirdim, bulamıyorum ki, sen bıçağı nerde bulacan?” Kulağımın dibine bir sille vurdu, sillenin şiddetinden karpuzun ağzından zorpadak dışarı çıktım.

Karıncaya vurdum palanı, yedi yerinden çektim kolanı… Şimdi essah edelim, ağalar!.. Evvelki söylediğimiz yalanı…

 

Pertev Nail Boratav

Az Gittik Uz Gittik

Bilgi Yayınevi-1969

Yenişehir-Ankara

 

Muzip Masal Cini

Masallar üzerine ve masallara dair her şeyi heybesine doldurmuş bir masalcıdır Muzip Masal Cini. Bu bakımdan kendi masallarını ve Ribelyus adlı masal evreninde yaşananları naklederken başka hikayelere de misafir olur. Uzun lafın kısası masalların anlatılmayıp unutulmaya yüz tuttuğu bu yüzyılda yeniden masal anlatabilmek adına beyhude mücadeleye girmiş bir hayal kahramanıdır. Aynı zamanda anlatıla anlatıla günümüze kadar yolculuğuna devam eden masalların toplanması, derlenmesi ve arşivlenmesi gibi çalışmaları kendine görev addetmiştir. Muzip Masal Cini hem masal yazmak hem de unutulmaya yüz tutmuş masalları kayıt altına alıp arşivlemek üzerine hayat bulmuş bir hayali kahramanın gerçek dünya ile masalsı mücadelesidir.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yapın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacak.