Türkiye’de Mit ve Masal Çalışmaları veya Bir Olumsuzlama ve Tek-Tipleştirme Öyküsü

Türkiye’de halk bilimi araştırmaları denilince ilk akla gelen isimlerdendir Prof. Dr. M. Öcal Oğuz. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde uzun yıllar saha araştırmaları yapan ve bu  araştırmaları ile halk bilimine önemli katkılar sunan sayın Öcal Oğuz bir zamanın iki önemli ismi  Pertev Nail Boratav ve Nihal Atsız üzerinden kaleme aldığı bu yazıyı okumanız temennisi ile diyerek lafı uzatmadan sizi yazı ile baş başa bırakayım efendim.

Türkiye’de Mit ve Masal Çalışmaları veya Bir Olumsuzlama ve Tek-Tipleştirme Öyküsü

Prof. Dr. M. Öcal OĞUZ

 

ÖZ

Mit ve masal çalışmalarının dünyaca tanınan ilk isimleri Grimm Kardeşlerdir. Grimm Kardeşler, Alman milletinin kültürünü ve kökenini halkın mit ve masallarında aramışlardır. Bu yaklaşım, Avrupa’da çok benimsenmiş ve birçok Avrupalı entelektüel kendi ulusunun köklerini mitlerde ve masallarda aramayı denemiştir. 19. yüzyıla damgasını vuran bu görüş, Türk aydınları arasında da etkisini göstermiştir. Bu konuda Ziya Paşa’nın “Şiir ve İnşa” başlıklı makalesi önemlidir. Uluslaşmacı Türk aydınları köyün sözlü kültürünü kentin yazılı kültüründen üstün görmeye başlamışlardır. Grimmler, Cermen ırkının kökenini Hindistan’da ararken Türk aydınları da Türkistan’a yönelmişlerdir. Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde ve ilk yıllarında sözlü kültüre ve mitolojiye ilgi artmıştır. Bir yandan mitolog ve tarihçiler tarafından Türkistan’da Türk mitolojisinin izleri sürülmüş, öte yandan folklorcular tarafından Anadolu’da halk masalları toplanmıştır. Ancak, Türkiye’de
özellikle 1940’lı yıllara damgasını vuran kavga ortamı, mitoloji ve folklor çalışmalarını olumsuz yönde etkilemiştir. Bu dönemde Grimm Kardeşler kendi ülkelerinde ve bütün dünyada önem ve saygınlıklarını korurken, aynı hocanın öğrencileri olarak mitoloji çalışan Atsız ile masal çalışan Boratav, Düşman Kardeşlere dönüşmüşlerdir. Bu kavga, Türk mitoloji ve folklor çalışmalarının değersizleşmesi sonucunu doğurmuştur. Asya kökenli Türk mitolojisinin yerine süreç içinde Yunan Mitolojisi geçmiş, Anadolu masallarının yarattığı boşluğu da Grimm Masalları doldurmuştur. Bu kültürel tek-tipleşmeyi UNESCO, Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması (2003) ve Kültürel Anlatımların Çeşitliliğinin Korunması ve Geliştirilmesi (2005) sözleşmelerinde insanlığın başarısızlığı olarak  görmektedir.

 

Anah­tar Kelimeler
Anahtar Kelimeler: Folklor, Grimm Kardeşler, Atsız, Boratav, UNESCO


 

Bu yazıda, Türk mitoloji ve masal çalışmalarının Hüseyin Nihal Atsız (1905-1975) ve Pertev Naili Boratav’ın (1907-1998) şahsında kısmen 1930’lı yıllarda ve özellikle 1940’lı yıllarda “resmî ideoloji”nin gözünden düşmesi ve bunun sonuçları üzerinde durulacaktır. Konunun özünü Türk mit ve masalların değersizleştirilmesi süreci ise de, örneklemin Atsız ve Boratav olarak seçilmesi savundukları fikirler veya çalıştıkları alanlar nedeniyle sözü edilen gözden düşmenin odağına yerleşmeleri ve çeşitli soruşturma, kovuşturma ve davalara
muhatap olmaları nedeniyle öne çıkmaları gösterilebilir. Bu durum onları dönemlerinde olduğu gibi bu yazı özelinde de sembol isimler haline getirmiştir. Jacob (1785-1863) ve Wilhelm (1786-1859) Grimm, masal ve mitoloji çalışmalarıyla halkbilimciler dünyasında büyük bir takdir ve saygıyla karşılanıp Grimm Kardeşler olarak adlandırılırken, farklı
amaç ve içeriklere sahip olsa da Türk mitoloji ve masal konularına yönelen Atsız ve Boratav’ın aynı fakültede, aynı bölümde, aynı hocanın öğrenci ve asistanı olmalarına rağmen Düşman Kardeşlere dönüşmelerinin Türk mitoloji ve masal çalışmalarına etkisi, folklor tarihi ve kültürlerin tek-tipleşmesine karşı UNESCO önderliğinde yürütülen yeni ve uluslararası koruma yaklaşımlarına da işaret edilerek tartışılacaktır.

Avrupa’da folklor çalışmalarının doğuşu ile ümmet veya imparatorluk organizasyonları içindeki toplumların millet olma bilincini yükseltmeye başlamaları arasında doğrudan ilişki vardır. Emevîler (661-750) döneminden başlayan ve Mevâlî vb. kavramlar etrafında gelişen üstünlük ve egemenlik tezlerinin Doğu halklarında yarattığı kavim bilincini bir başka bağlam konusu olarak dışarıda tutarsak, Avrupa’da ulus bilincinin ortaya çıkışı, 1453 yılında İstanbul’un Türkler tarafından alınmasından sonra Keşifler Çağında ve sonrasında ortaya çıkan Reform, Rönesans, Romantizm ve Aydınlanma süreçlerine bağlıdır. Avrupa’da ümmet eksenli egemenliğin ilk sarsılış örneklerinden biri olarak Martin Luther’in (1483-1546) Kuzeyli bir halktan gelerek Güneye yani Roma’ya veya bir başka deyişle kent ve yazıyı temsil eden ümmet otoritesine başkaldırarak kendi dilinde İncil istemesini gösterebiliriz. İkinci önemli hareket 1789 yılına tarihlenen Fransız İhtilâli ile köklü ümmet kurumlarının millet veya halk lehine yıkılışıdır. 1453 yılından sonraki süreçte deniz yoluyla Doğu zenginliğine, Afrika ve Amerika kaynaklarına ulaşan Avrupa’nın yükselen sınıfı olan Burjuvazi, önceleri Afrika ve Amerika yerlilerinin soylu vahşi ruhunda bulduğu hümanizmi ve romantizmi Avrupa Köylüsüne yöneltince, köklü kraliyet, kilise ve feodalite egemenliği sarsılmaya başlamış ve ihtilâlle birlikte yerlerini cumhuriyet, laiklik ve burjuvaziye bırakmıştı. Bu üç kavram da halkın yükselişini, bir başka deyişle toprağa dayalı üretim erkini elinde tutan aristokrasinin ve ümmet fikrinin düşüşünü sembolize ediyordu. 1453’te başlayan süreci bu şekilde yorumlayan en önemli folklor hareketi olarak James  Macpherson (1736-1796) tarafından başlatılan Ossiancılık akımını görebiliriz. (Cocchiara 1981). İngiltere’de ortaya çıkan bu akım, İskoç dağlarında yaşayan halkın şarkı ve şiirlerinin, ümmet kültürünün sembolü olan kentte ve yazılı alanda yaratılan edebiyattan daha üstün, daha samimi ve daha özgün olduğunu savunuyordu. Bu düşünce kara Avrupa’sında çok güçlü temsilciler buldu. Almanya’da Johann Gottfried Herder (1744-1803) bu düşüncenin en önemli ve güçlü temsilcilerinden biri olarak ortaya çıktı ve halkın ruhu olarak adlandırdığı bir milletin kültürünün özünü, halk şarkı, masal ve mitlerinde aramak gerektiğini savundu. (Ozan 2000). Onun bu tezi, folklorun ortaya çıkış öyküsünde güçlü bir yere sahip olan Grimm Kardeşler tarafından hararetle benimsendi. (Cocchiara 1981, Başgöz 2002, Oğuz 2007) Grimm Kardeşlerin yaptığı işleri sembolleştirerek anlatacak olursak iki konunun altını çizmek gerekir: Birincisi iki kardeşin derlemeleriyle ve Wilhelm Grimm’in yazarlık yeteneğiyle oluşan Kinder und Hausmarchen/ Çocuklara ve Ev Halkına Masallar (1812) adlı külliyat, ikincisi ise Jacop Grimm’in yazdığı Deutsche Mythologie/Alman Mitolojisi (1835) kitabıdır. Alman milletinin ümmet çağı dışındaki halk kültürünü Herder’in yol göstericiliği ile yazısız alanda bir diğer deyişle köyde arayan Grimmler, Homeros anlatılarının Avrupa’da yarattığı dinler öncesinin tarih, mitoloji ve sanatına duyulan romantizmin etkisiyle aramaya başladıkları tarihsel kökenlerini de Hindistan’da buldular. Bugün diller ve kültürler alanında sıkça konuşulan Hint-Avrupa terimi, 18. yüzyılın sonlarında Avrupa’da önem kazanan Hindistan’dan Göç Kuramının mirasıdır. Grimmlerle hız kazanan Hıristiyan ümmetinin kentli ve yazılı alanının dışına çıkarak, kendi milletinin
köylü ve sözlü alanına yöneliş, bu tarihten sonra özellikle Kuzey Avrupa’da etkin ve güçlü olmak üzere, bütün Orta ve Doğu Avrupa’da görülen bir uluslaşma modası ve akımı yarattı. Hıristiyanlık kültürünün kentli ve yazılı alanlarını yöneten Latin kökenliler bile bütün isteksizliklerine rağmen bu sürecin dışında kalamadılar. Uluslaşma heyecanı bütün Avrupa’yı sardı ve ulus devletlerin kuruluş, ümmet-devletlerin veya imparatorlukların yıkılış süreci hızlandı.

Özellikle Doğu Avrupa’dakiler olmak üzere Osmanlı devletindeki kimi azınlıkları da heyecanlandıran bu harekete Türk entelektüelinin en önemli
tepkisi olarak Ziya Paşa’nın (1825-1880) Namık Kemal (1840-1888) ile Londra’da
çıkardıkları Hürriyet gazetesinde 1868 yılında yazdığı Şiir ve İnşa başlıklı yazısını görebiliriz. Bu yazıda özetle Ziya Paşa, Divan edebiyatı yerine halk edebiyatını milli edebiyat olarak savunmakta, halkı da kent ve yazı dışında yaşayanlar olarak tanımlamaktadır. Onun halkın bulunduğu yer olarak İstanbul’un kenar mahallelerini ve taşrayı göstermesi ( Kaplan vd. 1978) bu anlama gelmektedir. Yani nasıl ki Herder, köyde ve sözel alanda var olan halkın kültür ve sanatının ulusun ruhu olduğunu söylüyorsa Ziya Paşa da aynı düşünceyi başka cümlelerle Türkiye için savunuyordu.

Halk, uluslaşma, özgürlük gibi kavramların Fransa’daki sonuçları, ümmet kültürüne, feodal örgütlenmeye, krallık egemenliğine dayalı devletlerde ciddi kaygılar ortaya çıkarınca, Osmanlı devletinde de bu süreci geciktirmeye çalışan tedbirler alındı. İkinci Abdülhamit (1842- 1918) dönemi ve İstibdad yönetimi böyle okunabilir. 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilân edilmesiyle başlayan yeni dönemde 1913 ve 1914 yıllarında yazılan ve folklor veya halkiyat başlıklarını içeren üç yazı, (Oğuz 2007) Ossian, Herder, Grimmler ve Ziya Paşa tarafından dile getirilen düşüncelerin devlet erkiyle birlikte daha güçlü tekrarıdır. Ziya Gökalp (1976-1924), Fuad Köprülü (1890-1966) ve Rıza Tevfik (1869-1949) tarafından kaleme alınan bu yazılardaki özetlenebilir ortak görüş, Ziya Paşa’da olduğu gibi, kentin ve yazılı alanın özden uzaklaştığı, özün köyde, sözlü alanda ve mitolojide olduğu şeklindeydi. Özellikle Ziya Gökalp’ta vurgulu olmak üzere yine bu üç folklorcunun savunduğu fikirlerden biri, tıpkı Avrupa’da Hıristiyanlık öncesinin önem kazanması örneğinde olduğu gibi Türk milletinin kültür köklerinin İslâm öncesinde olduğu idi. Jacob Grimm’in Alman milletinin kültür köklerini Hindistan’da gören kuramı, Türk milletinin kültür köklerini Türkistan’da görme düşüncesine bir anlamda kaynaklık etmiştir. Esasen bütün Avrupa uluslaşmasında ortaya çıkan din, ümmet, kent, yazı dışında köken arama akımının Doğu’ya doğru gelirken Türkleri de etkilemesi kaçınılmazdı. Yani süreç içersinde sahipleri veya karşıtları tarafından Türkçülük ve Turancılık olarak adlandırılacak bu düşünce, özü itibariyle Jacob Grimm’in Alman Mitoloji’sindeki Cermen ırkının ve onun kültür kaynağının Hindistan
olduğunu savunduğu kuramı gibi öncelikle milletin kaynağını köyde ve ümmet öncesi tarihte ve mitolojide arayan bir yönüyle romantik diğer yönüyle bilimsel ve entelektüel bir hareketti.

Ziya Gökalp’ın ve bu çığırdan yürüyen Milli Edebiyat akımının görülebilir amacının, çöken imparatorluğun enkazından Batı ve Kuzey Avrupa’daki folklor ve uluslaşma örneklerinden esinlenerek Türk uluslaşmasını kurtarmak olduğu söylenebilir. Birinci Dünya Savaşı sonunda fiilen yıkılan İmparatorluk sonrasında Sultanlığın, Hilafetin ve Osmanlı toprak düzeninin kaldırılması, Fransız İhtilâli’nin etkilerinin doğal sonuçları olarak görülse de, bu yapılaşmanın en önemli kültürel kodlarını ümmet öncesi tarihe, mitolojiye ve köye vurgu yapan folklor hareketine bağlı Orta ve Kuzey Avrupa uluslaşması oluşturmuştur. Bu sürecin en önemli göstergelerinden biri Osmanlı kent mirasının reddidir. Kent mirasının reddi daha çok Divan Edebiyatı üzerinden dolayımlansa
da, Türk kültürünü Orta Doğu’ya veya Ön Asya’ya bağlayan, ümmet fikrini güçlendiren her türlü yapının reddi olarak görmek gerekir. Ziya Gökalp’ın Halka Doğru dergisinde yayımlanan “Halk Medeniyeti I: Başlangıç” başlıklı makalesindeki ifadesiyle bu yapı Türklerin sartlaşmasına yani özünden kopmasına, kendi benliğini ve köklerini unutmasına neden olmuştur. İmparatorluklar başkenti ve Osmanlı’nın altı yüzyıllık kentli ve yazılı uygarlığının simgesi İstanbul yerine, genç Cumhuriyetin kendisine başkent olarak ufak bir Anadolu kasabası olan Ankara’yı seçmesi, bu sartlaşma sürecini durdurma çabası olarak okunmalıdır. Nitekim, Atatürk’ün kuruluş döneminin en önemli sözlerinden biri olarak karşımıza çıkan Köylü milletin efendisidir vecizesi de diğer anlamlarının yanında yazanların köklerinden uzaklaşmasına karşın, konuşanların millî kültür duyarlılığına yapılmış bir gönderme olarak okunmalıdır.

Kaynağı Ossiancılık olan ve Türkiye’de Ziya Paşa’dan beri savunulan fikirler kapsamında halk olarak öne çıkan köylünün sanatı, edebiyatı ve gelenekleri – Avrupa’da ulus kimliğinin ve egemenliğinin öncü savunucularının diliyle söyleyecek olursak- yeni bir soylu vahşi romantizmi içinde yüceltilirken Divan şiiri gözden düşmüş, yerini Halk şiiri almıştır. Ossian akımının bir anlamda devamı sayılabilecek (Pelvanoğlu 2007) Beş Hececiler (Tuncer 1994) köye köylüyü, kırları ve çobanları öve öve bitiremedikleri âşık tarzı şiirler yazmışlardır. Böylece Macpherson, Herder, Elias Lönnrot (1802-1884) ve Grimler eliyle biçimlendirilen veya sürdürülen Batı’daki uluslaşma hareketinin temel dayanaklarından biri olan köylülük ve sözlülük, Türkiye’de de bu şekilde kentlilik ve yazılılık karşısında egemen oldu. Batı uluslaşmasının ikinci ayağında kültürlerin Hindistan veya Mısır kökeni ve  mitoloji vardı. Ziya Gökalp’ın ilk dönem çalışmaları ve sembolik olarak Turan manzumesi, uluslaşma hareketinin bu yönü için önemlidir. Türk uluslaşmasında bu süreç, Türkistan, Turan, Anayurt, Altay, Tanrı Dağları, Orhun, Bozkurt ve Ergenekon gibi semboller etrafında gelişti. Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk’ün 1922 yılında Keçiören bağlarında Afgan Büyükelçisi ile Ergenekon/Nevruz kutlaması (Çay 1988), Türklerin tarih kökleri hakkında devletin en yüksek makamının düşüncesini ortaya koyar. Bozkurt figürlerinin pullardan paralara, amblemlerden heykellere kadar birçok kültür, sanat ve siyaset alanında kullanılması ve hatta Atatürk’ün kimi yabancı romancılar tarafından Bozkurt olarak adlandırılması (Armstrong 1998) bu düşünce ve yaklaşımın diğer kanıtları olarak görülebilir.

Görüldüğü gibi genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Köy ve Ergenekon yaklaşımı ile Grimm Kardeşlerin Masal ve Mitoloji yaklaşımları aynı folklor kuram ve hareketinin ürünü olmaları nedeniyle paraleldir. Ancak Türk uluslaşma hareketi Grimmlerin yarattığı mitoloji ve masal çizgisinde başlamasına rağmen bu yolda devam etmemiştir. Örneğin Atatürk’ü 1922 yılında Ergenekon/Nevruz kutlarken gösteren fotoğrafların benzerleri sonraki yıllarda çekilememiştir. Özellikle 1926 yılında Milâdî takvimin kabulünden sonra, Ergenekon/Nevruz Bayramı kutlamaları, çağdaşlaşma algı ve sürecinin dışında
kalmıştır. Türk uluslaşmasının Türkistan ve Mitoloji ayağının en önemli savunucularından Türk Ocağının 1931 yılında kapatılması (Sarınay 2004, Üstel 1989), Türklerin mitolojik kökenleri ile ilgili yeni bir tartışma başlatmıştır. Türk Ocağı yerine 1932 yılında kurulan
Halkevlerinin (Çeçen 1990) uluslaşma açısından köye yönelişi sürdürürken, bu dönemde Sümer ve Eti(=Hitit) tartışmalarının başlaması mitolojik kökenle ilgili yeni arayışlar olarak anlamlıdır. İsmet Bozdağ’ın Atatürk’ün Avrasya Devleti adlı kitabındaki aktarıma göre her ne kadar Atatürk, 29 Ekim 1933 yılında Ziraat Bankası Balo Salonu’nda yaptığı bir konuşmasında:
…Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir… Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var! Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı imparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan imparatorluğu gibi parçalanabilir! Bugün
elinde sımsıkı tuttuğu milletler, avuçlarından sıyrılabilirler… Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir!. İşte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir! Bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız! Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir, hazırlanmak lazımdır. Milletler, buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprülerini sağlam tutarak! Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür! Bugün biz , bu toplumlardan dil bakımından,
gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz! Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur! Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz; bizim, onlara yaklaşmamız gerekli. Tarih bağı kurmamız lazım… Folklor bağı kurmamız lazım … Dil bağı kurmamız lazım…(Bozdağ 1999)

diyerek Türk milletinin kökleri olarak Türkistan’ı bir şekilde yeniden ifade etmişse de, pul ve paralara Bozkurt motifleri koydurmaya devam etmişse de, hatta Güneş Dil Teorisi ile Eti ve Sümer kökenini Türkistan’la bütünleştirmeyi denemişse de Türkiye Cumhuriyeti Devleti, özellikle Türk Ocağı’nın kapatılmasından sonraki dönemde hiçbir zaman
kuruluş yıllarındaki kadar Türkistan veya Orta Asya kelimelerini köken bağlamında olumlu ve vurgulu kullanmamıştır. Nitekim, Atsız’ın açıklama kısmında Türkçü ve Köycü ifadesi yer alan Atsız Mecmua (1932) ve Türkçü açıklamasıyla çıkan Orhun (1933-1934) dergileri bu ortamda ve bu nedenlerle uzun süre yaşama şansı bulamamış, devletten maddi veya manevi destek görüp güç kazanamamıştır.

Türk Ocağı’nın kapatılmasıyla zayıflayan ve yerini Türklerin Anadolu köken ve kaynaklarına dönmek şeklinde özetlenebilecek ve Sümerbank (Kuruluşu: 1933) ve Etibank (Kuruluşu: 1935) gibi kurumlaşmalarla güçlenen Sümer ve Eti Kuramına bırakan Türkistan veya Orta Asya Kuramı, Atatürk’ün ölümünü takip eden yıllarda ve Hitler Almanya’sının İkinci Dünya Savaşından yenik çıkmasının akabinde Irkçılık-Turancılık olarak nitelenerek, yıkıcı siyasal akımlar arasına konulmuştur. Bu süreçte, mitolojik alanda Atatürk’ün desteklediği Güneş Dil Teorisi ile Sümer ve Eti Kuramı, tamamen gözden düşmüş ve yerini Roma-Grek Kuramı almıştır. Bu yaklaşım, Anadolu’nun kadim ve köklü uygarlığı olarak Roma ve Yunan uygarlığını görmüş ve Türk çağdaşlaşmasının bu uygarlığı içsellemesi, sahiplenmesi ve sürdürmesi ile mümkün olabileceğini savunmuştur. Özellikle Hasan Ali Yücel’in (1897-1961) Millî Eğitim Bakanı olduğu dönemde Birinci Türk Neşriyat Kongresi’nin (1939) kararları doğrultusunda kurulan Tercüme Heyeti, öncelik tanıdığı çevirilerle bu düşünceyi desteklemiştir. Tercüme Heyeti’nin birebir öngörüsü veya amacının bu olmadığı söylense bile, sonradan izlenebilir sonuçları açısından bu sürecin Zeus ve Olimpos eksenli Yunan Mitolojisi ile Ülgen ve Altay eksenli Orta Asya Mitolojisinin savaşı olarak da okunması mümkündür.

Edebiyat dünyasında Türkistan Orta Asya, Eti- Sümer ve Roma- Grek odaklı mitolojik eksen arayışlarının en ele avuca sığmaz, en âsî ruhlu kişisi Fuad Köprülü’nün öğrencisi ve asistanı Hüseyin Nihal Atsız olmuştur. Atatürk dönemindeki çıkışları bir yana özellikle devletin güçlenen Sovyetler Birliği ile uyum arayışlarına girdiği, yenilen Hitler ile nasyonalizm duygularının ve folklorun uluslaşma olarak görülme sürecinin ciddi şekilde örselendiği, Avrupa çağdaşlaşmasının temeline konulan Yunan Mitolojisinin Türkiye’nin yöneticileri tarafından yeni ve güçlü bir köken miti olarak benimsendiği veya yegâne esin kaynağı haline getirildiği bir zamanda Nihal Atsız’ın Türk mitolojisinin ekseninin 1943-1944 yıllarında tekrar yayımlamaya başladığı Orhun dergisinde Türkistan veya Orta Asya olduğunu 1910’lu ve 1920’li yılların heyecanıyla ve sert bir üslupla savunması, Türkiye’de şiddetli bir çatışmanın fitilini ateşledi. Irkçılık Turancılık olarak anılan bu davanın görüldüğü iki yıl içinde yaşanan olayların kültür ve folklor çalışmaları açısından ele alınan nesnel bir tarihi henüz yazılmadı. Osmanlı’nın son yıllarına ve Cumhuriyetin kuruluş yıllarına egemen olan Türkçü-Turancı fikirleri siyaset, bilim ve sanat aracılığıyla 1940’lı yıllarda savunmaya devam eden Nihal Atsız, bu fikirleri nedeniyle yargılandı, iki yıla
yakın tutuklu kaldı. Ancak cezaevinden çıktıktan sonra da, Türk mitolojisinin Türkistan kaynaklı olduğunu savunmaya devam etti. Nitekim, onun –yöntemi bilimin bugünkü düzeyi bakımından tartışmaya açık olsa da– Türk Edebiyatı Tarihi (1992, ilk baskı 1946) adlı edebiyat tarihi, Türk mitolojisinin kökeninin Türkistan olduğu tezinin bilimsel, Bozkurtların Ölümü (2004, ilk baskı 1946), Bozkurtlar Diriliyor (1998, ilk baskı 1949) ve Deli Kurt (1997, ilk baskı 1958) romanları ise sanatsal dışa vurumlarıdır. Nihal Atsız ve mitoloji görüşü için sakıncalılık dönemi çok partili hayatta da devam etmiş, örneğin, Demokrat Parti döneminde Atsız’ın başkanlığını yaptığı Türkçüler Derneği, Adalet Partisi döneminde yine Atsız’ın çıkardığı Ötüken (1964) dergisi takibe uğramış ve nihayet 12 Mart 1971 muhtırası sürecinde de bu dergi kapatılmış, Atsız soruşturmalara maruz kalmıştır. Kısacası, her hangi bir dönemle veya partiyle ilişkilendirmeden söyleyecek olursak, Atsız’ın savunduğu mitoloji görüşünün aksine olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mitolojik
ekseni 1930’lu yıllarda Türkistan’dan Anadolu’ya kaymış, Atatürk’ün ölümüne kadar Sümer ve Eti görüşü öne çıkarken, Atatürk’ten sonra Roma ve Yunan kültürü ve mitolojisi egemenlik kazanmıştır. Nihal Atsız, karşıtları ile sert tartışmalara girerek ve hapis, kovuşturma, yasaklama gibi engellere karşın çıkarmaya çalıştığı dergileri, bilimsel çalışmaları, şiirleri ve romanlarıyla Türk mitolojisinin Orta Asya kökenini savunmuştur.
Bunu yaparken bugün bilim dünyasında olumlu ve olumsuz yönleriyle tartışılan kimi “fakelore” (Gürçayır 2007) uygulamalı yapmıştır. Denilebilir ki Nihal Atsız, bu yönleriyle Alman Mitolojisi kitabının yazarı Jacob Grimm benzeri bir rol üstlenmiştir.

Karşıtlarıyla giriştiği polemiklerdeki sertliğine, takibe uğradığı hakaret davalarına ve özellikle Irkçılık-Turancılık davasının odağına oturan Atsız- Sabahattin Ali (1907-1948) kavgasına yönelik farklı öznel değerlendirmeleri bu yazının dışında tutarak söyleyecek olursak, Nihal Atsız’ın savunduğu mitoloji görüşü Türkiye’de bu denli olumsuzlanmasaydı,
Olimpos’un, Zeus’un, Eros’un, Afrodit’in, Hera’nın, Apollon’un, Defna’nın vb. yanı başında Altay’ın, Ülgen’in, Umay’ın, Erlik’in de popüler alanda yaşaması, bilinmesi ve yeniden üretilmesi sağlanabilirdi. 1960’li yıllarda Latin Amerika’da önem kazanan fantastik edebiyat, gerçeküstücülük ve büyülü gerçekçilik (Öktemgil Turgut 2003) gibi akımlar sayesinde
dünyada başta şiir, sinema ve roman olmak üzere birçok sanat dalında mitoloji ve efsanelerin geri dönüşü yaşanırken, bilinen mitler ve efsaneler onlarca, yüzlerce kere sanat eserlerine kaynaklık ederken, hiç işlenmemiş Türk mit ve efsanelerinin Türk sanatçılar tarafından dahi kullanılamaması, UNESCO’nun kültür koruma yaklaşımları da dikkate alındığında insanlığın yarattığı değerlerin korunması ve kültürel çeşitlilik içinde gelecek kuşaklara aktarılması hedefleri açısından olumlanabilir değildir. Çocuklar için çekilen Türk dizilerinin fantastik kahramanlarının tamamının Olimposlu olmaları, bir tek kahramanın bile Türk mitolojisi veya efsanesi kökenli olmaması dikkate alındığında mitoloji alanındaki eksiklik veya kültür kaynaklarının bilinmemesinin yarattığı sanatsal kısırlık ve kültürel çeşitliliğe duyarsızlık kendiliğinden ortaya çıkar.

Uluslaşma hareketinde ve folklor tarihinde mitoloji ve ümmet öncesi tarih kadar kent dışı ve sözlü alan da önemliydi. Türk folklor çalışmalarında bu boşluk en başarılı şekilde Pertev Naili Boratav tarafından doldurulmuştur. Grimm Kardeşlerin -özellikle Wilhelm Grimm’in- masalcılık rolü Türkiye’de Pertev Naili Boratav tarafından yerine getirilmiştir. Kendisi de Nihal Atsız gibi Fuad Köprülü’nün öğrencisi ve asistanı olan Boratav, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak göreve başladığı 1938 yılından üniversitedeki işine son verildiği 1948 yılına kadar, gerek bizzat giderek gerekse -başta geleceğin önemli folkloristlerinden biri olacak olan İlhan Başgöz olmak üzere- öğrencileri eliyle Anadolu’nun halk edebiyatını daha çok da masallarını toplamaya başladı. Kurduğu ve yönettiği Halk Edebiyatı Kürsüsünde, kentleşme, göç ve sanayileşme gibi etkenlerle günden güne yok olan, unutulan, değişen folklor ürünlerini derleyerek hem yayına dönüştürdü hem de arşive kazandırdı. Onun daha sonra yayınlanan Zaman Zaman İçinde (1992, ilk baskı 1958), Le Tekerleme (2000, ilk baskı 1963) Az Gittik Uz Gittik (1992, ilk baskı 1969), ve Uçar Leyli (2001) gibi masal ve tekerleme kitaplarında yer alan Türk masallarını bugün artık ne derlemek mümkün ne anlatacak kaynak kişi bulmak. Boratav’ın bu dönemde derlediği 2500’ü aşkın Türk masalından bugün kaçı yaşıyor, kaçı biliniyor diye bir soru sorsak alacağımız cevabın vahameti, aynı zamanda Boratav’ın bu koleksiyonunun önemini ortaya koyar. Boratav, bu çalışmaları ile Grimm Kardeşlerin masal çalışmalarının benzerlerini Türkiye’de yapmıştır. Boratav’ı bütün bu yönleriyle -ağabeyi zaman içinde Mitoloji’ye merak sararken- masal dünyasında kalmayı seçen Wilhelm Grimm’e benzetebiliriz.

Türk uluslaşma hareketinin halk verimlerinden yola çıkılarak gerçekleştirileceğini söyleyen görüşleri bir anlamda destekleyen Boratav derleme, yaklaşım ve tutumunun başta Ziya Paşa ve Ziya Gökalp çizgisi olmak üzere uluslaşmacı akımlarca olumlanması ve alkışlanması beklenirken, ne yazık ki folklor dışı değerlendirmeler nedeniyle süreç Boratav’ın çalışmalarının aleyhine işlemiştir. 1940’lı yıllarda ortaya çıkan siyasal kamplaşma, Atsız gibi Boratav’ı da içine almış ve aynı bölümden mezun olan, aynı hocaya asistan olan, başlangıçta aynı düşünceleri paylaşan iki arkadaşın yollarını ayırmıştır. Bir takım siyasal düşünce ve kavramların arasında hem iki arkadaşın dostluğu ve kardeşliği sona ermiş hem de tıpkı Atsız’ın ve Türkistan mitolojisinin olumsuzlanması gibi Anadolu masalları ve onların derleyicisi Boratav gözden düşürülmüştür. Bu gözden düşüşün en somut sonucu, kavgalar, yargılanmalar ve tutuklamalar sonunda Boratav’ın kürsüsünün 1948 yılında kapatılması ve onun da işine son verilmesidir. Boratav’ın 1948 yılında üniversiteden tasfiyesi ile sonuçlanan dava sürecinin kimi detayları ve yorumları için Mete Çetik’in Üniversitede Cadı Kazanı (1998) ve bu sürecin Boratav odaklı bir yorumu için Arzu Öztürkmen’in Türkiye’de Folklor ve Milliyetçilik (1998) adlı eserlerine bakılabilir.

Atsız’ın mitoloji görüşü ve bu görüşten beslenen sanatçı yaratıcılığı, Irkçılık-Turancılık davalarıyla ötekileştirilirken, Boratav’ın masal derleyiciliği ise Komünistlik suçlamalarıyla sona erdirilmiştir. Millî Folklor dergisinin Boratav Dosyasındaki yazısında Umay Günay, Atsız ve Boratav’ın tasfiyesine bir başka açıdan bakarak şu düşüncelere yer vermektedir: “Türkiye’de bazı vasat ve vasat altı insanlar, kıskançlık ve hasetleriyle yok etmek istedikleri kişilerin tercihlerini bahane ederek sanatçı, bilim adamı, bürokrat ve siyasetçileri dışlama, çalışmalarını engelleme, onları âtıl hale getirme konusunda uzmandırlar.” (Günay 1998). Bu kıskançlıklar ve kısır çekişmelerin görülebilir en çarpıcı sonuçlarından biri, Boratav’ın derlediği masallar arasında yer alan Nardaniye Hanım’ın (Zaman Zaman İçinde, 1992) bugün Türk örgün ve yaygın eğitim sisteminin ve medyanın çok yakından tanıdığı ve tükettiği Grimm masallarından olan Pamuk Prensesin (Grimm Masalları, 2006) Anadolu köylüsü tarafından anlatılan, Türkçe’de yaşayan yerli biçimi olmasına rağmen unutulma cezasına çarptırılmasıdır. Boratav bir şekilde hayatını ve bilimsel çalışmalarını (Oğuz 2001) yurt dışında devam ettirdi ama onun üniversiteden atılmasıyla aslında Türk masalları Cumhuriyet’in eğitim ve kültür hayatından çıkarılmış oldu. Bu durum, bugünkü nesillerin bir tek Türk masalının bırakınız içeriğini adını dahi bilmezken, Alman Mitolojisi’nin yazarı
ve Cermen ırkının Hindistan kökenlerinin kuramcısı Grimm Kardeşlerin birçok masalını yeni sanat ürünlerinin esin kaynakları olacak kadar yakından tanımaları sonucunu doğurdu.

Hitler Almanya’sı ile Stalin Rusya’sı, folklorun 19. yüzyıldaki bu uluslaşmacı ve kurucu işlevini çok ideolojik biçimlerde bozmuşsa da, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan Halkbilimi, 20. yüzyıl toplumunun karşı karşıya olduğu sanayileşme ve küreselleşme süreçlerinde milli ve yerli kimliklerin kendi olma eğilimlerini destekledi. Böylece folklor zaman içinde edilmiş kimlikler olarak kültürel ve sanatsal alanlarda esin kaynağı haline. Bugün birçok sanat alanını dolduran Yunan Mitolojisi başta olmak üzere
Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter veya Avatar gibi roman ve sinema yapımları, Kurt Adamlı veya Drakulalı filmler, Tatlı Cadı, Acemi Cadı, Hayalet Fısıltısı, Selena ve Kayıp Prenses gibi diziler, mitolojiden masala folklor araştırma ve derlemelerinin omuzlarında yükselmektedir.

Türkiye’de Atsız ve Boratav’ın olumsuzlanması, iç çatışma halindeki Türk entelektüelinin karşılıklı olarak onları yargılaması, suçlaması ve düşüncelerini mahkum etmesi, bir başka açıdan Türk mitolojisinin Orta Asya yorumunu ve Anadolu Türk halk masallarının mahkum edilmesiydi. Folkloru ve özellikle mitolojiyi çok kötü amaçlar için kullanan Hitler’den sonra bile, Almanya’da Grimmler değerden düşmezken ve bugün onların derlemeleri dünya edebiyatına esin kaynağı olurken, Türkiye entelektüelinin 1940’lardaki tartışmayı aşamaması, küreselleşme ve kültürel tek-tipleşme sürecinde Türkiye’nin Olimpos anlatılarının yanına Altay ve Kafdağı mitolojisini, Pamuk Prenses ve Sinderellanın yanına ise Nardaniye Hanım ve Ahu Melek masallarını koyamaması  onucunu doğurdu.

Ulusal kimlik bugün belki 1940’lardaki gibi tanımlanmıyor ama mitlerin ve masalların kültürel kimliğin çok tanımlayıcı bir parçası olduğu veya sanat yaratmalarının en temel esin kaynaklarından biri olduğu daha derinden hissediliyor. Alman mitolojisinin ve masallarının yaratıcıları olan Grimm Kardeşlere kendi ülkelerinde hatta dünyada gösterilen büyük saygıya karşın, Türkiye’de mitolojiden yararlanarak roman yazan Atsız ile, Anadolu masallarını derleyip tanıtan Boratav’ın örselenmesi, Türk mitoloji, masal ve genel olarak folklor çalışmalarının olumsuzlanması ve bir kenara itilmesi sonucunu  doğurmuştur. Bugün UNESCO çatısı altında kültür konularına kaybedilmemesi,  unutulmaması ve gelecek kuşaklara aktarılması gereken insanlık değerleri olarak bakılmaktadır. Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması(2003) ve Kültürel İfadelerin Çeşitliliğinin Korunması (2005) sözleşmeleri, küreselleşmenin olumsuz yönleri karşısında ulusal kültürlerin ve onların farklılıklarının değerliliğini vurgulamaktadır. (Oğuz 2009). Bu açıdan bakıldığında da bilimsel nitelik ve tutarlılıklarına yapılabilecek eleştiriler bir yana Atsız ve Boratav çalışmalarının zamanlarını aşan öngörülü ve geleceğe yönelik çalışmalar olarak UNESCO’nun korunması ve kültürel çeşitliliğin küreselleşmenin olumsuz etkilerine karşı savunulması yaklaşımları ile görülür.
Sonuç olarak, Atsız ve Boratav’ın şahsında Türkiye’de mit ve masalın gözden düşmesi, Türk folklor araştırmalarına, bu alandan beslenen sanat yaratmalarına, uluslaşma süreçlerine ve küreselleşmenin kültür alanındaki olumsuz etkilerine karşı yerelin korunması olarak özetlenebilecek UNESCO öngörülerine uygun düşmemiştir. Kültürel çeşitlilik içinde binlerce yılda yaratılmış olan yerli masal ve mitolojinin kısaca folklorun kültürel kimlik oluşturma çabaları kadar, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan Uygulamalı Halkbilimi yaklaşımlarıyla bütünleşen kültür endüstrisi ve sanat yaratıcılığı açısından da ne denli önemli olduğunu Türk entelektüeli, sanatçısı ve tasarımcısı fark edememiştir. Bu nedenle Atsız ve Boratav adlarıyla sembolleşen mit ve masal çalışmalarının durdurulmasının yarattığı boşluk da henüz doldurulamamıştır.


KAYNAKÇA
Amsttrong, H.C. Bozkurt, (Çeviren: Gül Çağalı Güven), İstanbul: Arba Yayınları,1997.
Atsız, H. Nihal, Bozkurların Ölümü, İstanbul: İrfan Yayınları, 2004.
Atsız, H. Nihal, Bozkurtlar Diriliyor, İstanbul:İrfan Yayınları 1998.
Atsız, H. Nihal, Deli Kurt, İstanbul: İrfan Yayınları 1997.
Atsız, H. Nihal, Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Baysan Yayınları, 1992.
Başgöz, İlhan. “Giriş”, Sibirya’dan Bir Masal Anası (Mark Azadovski), Ankara: Kültür Bakanlığı Yayını,2002
Boratav, Pertev Naili. Zaman Zaman İçinde, İstanbul: Adam Yayınları, 1992.
Boratav, Pertev Naili. Az Gittik Uz Gittik, İstanbul: Adam Yayınları, 1992.
Boratav, Pertev Naili. Tekerleme, İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Yayını, 2000.
Boratav, Pertev Naili. Masallar-1 Uçar Leyli (Yayına Hazırlayan: M. Helimoğlu Yavuz), İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Yayını,2001.
Bozdağ, İsmet. Atatürk’ün Avrasya Devleti, İstanbul: Tekin Yayınevi, 1999.
Cocchiara, Giospere, The History of Folklore inEurope, ISHI, 1981.
Çay, Abdülhaluk. Türk Ergenekon Bayramı/ Nevruz. Ankara:TKAE Yayını, 1988.
Çeçen, Anıl. Halkevleri, Ankara: Gündoğan Yayınları, 1990.
Çetik, Mete. Üniversitede Cadı Kazanı, İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Yayını, 1998.
Grimm, Jacob, Deutsche Mythologie, Göttingen,1835.
Grimm Masalları, İstanbul: YKY, 2006.
Günay, Umay. “Prof. Dr. Pertev Naili Boratav’ı Kaybettik”, Milli Folklor 38 (Yaz 1998): 3-4.
Gürçayır, Selcan. Folklorun Sahtesi: Fakelore, Ankara: Geleneksel Yayıncılık,2007.
Kaplan, Mehmet, vd., Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi II 1865-1876, İstanbul 1978.
Oğuz, Öcal, “Boratav’ın Fransızca Yazıları Üzerine Bir Deneme”, Milli Folklor 49 (Bahar 2001):5-12.
Oğuz, Öcal, “Araştırmaların Tarihi”, Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Ankara: Grafiker Yayınları, 2008.
Oğuz, Öcal. Somut Olmayan Kültürel Miras Nedir, Ankara: Geleneksel Yayıncılık, 2009.
Ozan, Meral, “Herder’de Volk Kavramı” Milli Folklor 45 (Bahar 2000): 40-42.
Öztürkmen, Arzu, Türkiye’de Folklor ve Milliyetçilik, İstanbul: İletişim Yayınları, 1998.
Öktemgil Turgut, Canan. Latife Tekin’in Yapıtlarında Büyülü Gerçekçilik, Ankara: Bilkent
Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü Yüksek Lisans Tezi, 2003.
Pelvanoğlu, Emrah, “Ossianizm ve Beşhececiler”, Milli Folklor 75 (Güz 2007): 5-10.
Sarınay, Yusuf. Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi ve Türk Ocakları 1912-1931,İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2004.
Tuncer, Hüseyin, Beş Hececiler, İzmir: Akademi Kitabevi, 1994.
Üstel, Füsun. İmparatorluktan Ulus-Devlete Türk Milliyetçiliği: Türk Ocakları (1912-1931), İstanbul: İletişim Yayınları, 1989

 

Kaynak: Millî Folklor, 2010, Yıl 22, Sayı 85

Link: http://www.millifolklor.com/PdfViewer.aspx?Sayi=85&Sayfa=33

Muzip Masal Cini

Masallar üzerine ve masallara dair her şeyi heybesine doldurmuş bir masalcıdır Muzip Masal Cini. Bu bakımdan kendi masallarını ve Ribelyus adlı masal evreninde yaşananları naklederken başka hikayelere de misafir olur. Uzun lafın kısası masalların anlatılmayıp unutulmaya yüz tuttuğu bu yüzyılda yeniden masal anlatabilmek adına beyhude mücadeleye girmiş bir hayal kahramanıdır. Aynı zamanda anlatıla anlatıla günümüze kadar yolculuğuna devam eden masalların toplanması, derlenmesi ve arşivlenmesi gibi çalışmaları kendine görev addetmiştir. Muzip Masal Cini hem masal yazmak hem de unutulmaya yüz tutmuş masalları kayıt altına alıp arşivlemek üzerine hayat bulmuş bir hayali kahramanın gerçek dünya ile masalsı mücadelesidir.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yapın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacak.