Üç Turunçlar (Anadolu Masalı)

Üç TURUNÇLAR

Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde; cinler cirit oynarken eski hamam içinde… Enteşeden, menteşeden derken bir karpuzcu çıktı şu köşeden; ay efendim, vay efendim; karpuzlar da karpuz mu ya ne tartıya gelir, ne teraziye; ne arşına gelir, endazeye; doğrusu görülmüş gibi; görülecek gibi değil; üstü nakış nakış örülmüş ama, örülecek gibi değil! Baktım bakakaldım; on para verdim, on tane aldım. Hani karpuz kesme ile yürek ferahlamaz derler, derler ama, bakalım, adı mı güzel tadı mı güzel, şu karpuzun deyip çıkardım bıçağımı, baltamı, nacağımı: ha kestim, ha kesiyorum: ha eştim, eşiyorum derken bıçaktır, bir kapak açmasın mı? Kapağı, açarken içine kaçmasın mı! hele bir, elimi çıkarayım derken kendim de varıp içine düşüvermedim mi? Bir baktım ki, ne göreyim; bir yanı sazlık, samanlık, bir yanı tozluk, durmanlık. Bir yanında demirciler demir döver denginen, bir yanında boyacılar boya boyar renginen, erenleri, derenleri, gördün mü bir başıma gelenleri: ne duvarı var yıkılır ne kapısı var çıkılır! Boşa koydum dolmadı, doluya koydum almadı; derken bir çoban ilişti gözüme velakin ne dönüp yüzüme ne kulak verdi sözüme! Sürüsünü kaybetmiş boru mu, bu! On yıldır arıyormuş korumu bu! Bu karpuzun içinde iki dertli bir araya gelende; o başladı kavala ben başladım mavala: inanmayın bu masala!

Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş; çok söylemesi günahmış. Develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken bir memleketin birinde bir padişah varmış. Bu padişahın da darı dünyada bir tek oğlu varmış. Allah kimin varsa bağışlasın, üstüne öyle bir titrer, öyle bir titrermiş ki, esen yelden, uçan kuştan sakınır, gözünden gözüne vermezmiş.

Gel zaman git zaman şehzademiz büyümüş, boy atmış, yiğitlerden yiğit olmuş ama, dünya bu, yiğidin başına yazılan gelir: gelir ya kim bilir yazan neler yazmış! “Ya bu da ötekiler gibi dalından uçup giderse!” Bu kuruntu ile padişah dünü, günü yitirmiş, kendini yiyip bitirmiş. Bir gün, yine içinden alıp verirken:

“Ne diye yağmur yağmadan sele gidiyorum, hele bir yıldızına baktırayım” diye düşünüp akşamın bir vaktinde çağırmış müneccimbaşını. Bu mübarek de bakacağı gibi baktıktan sonra:

“Padişahım, inşallah uzun ömürler versin. Şehzademizin yıldızı, saçı bitmedik bir yetimin başı üstünde dönüp dolanıyor; talihi, o yetimin iki dudağı arasında … Gülerse, onun yüzünden gülecek, ağlarsa, onun yüzünden ağlayacak; Allah encamını hayra tebdil etsin” demiş, demiş ama, padişahın da derdi bir iken olmuş; boşa koymuş dolmamış doluya koymuş almamış:

“Bari bizim akıllılara bir akıl danışayım” diye vezir vüzerayı başına toplamış.

Kara vezir, ağzı Karanın biri imiş:

“Padişahım demiş ne diye kendinizi yiyip tüketiyorsunuz ne kadar anadan öksüz, babadan yetim varsa topunun kellesini kılıçtan geçirelim, olur biter, hem biz bu baş belalarından kurtuluruz; hem de şehzademizin yıldızı dönüp dolanacak bir sırmalı baş bulur elbet!”

Velakin Ak vezir, alnı ak bir adammış;

“Padişahım demiş, yetime kılıç kalkmaz; iyisi mi gönül almak. Kâbe yapmaktır, deyin de öyle bir çeşme yaptırın, öyle bir çeşme yaptırın ki, bir oluğundan bal, bir oluğundan kaymak aksın. Gayrı anadan öksüz, babadan yetim kim var, kim yoksa gelsin bu çeşmeye; bal mı istiyor bal doldursun, kaymak mı istiyor kaymak doldursun küpüne! Bu yüzü gülmedik yetimlerin yüzü gülerse, talih de şehzademizin yüzüne güler.”

Ak vezirin sözü padişahın aklına yatmış; öyle ya, nasıl olsa hazineleri taşıp dökülüyor; böyle bir çeşmenin sözü mü olur! Öyle bir çeşme yaptırmış, öyle bir çeşme yaptırmış ki, içenlerin tadı damağında kalmış; bir içen bir daha içmiş, gayrı yetimlerin günü doğmamış olur mu?

“Allah ömrümüzden kesip ömrüne koysun!” demişler şehzade için.

Günlerden bir gün şehzade köşküne kurulmuş da bal-kaymak çeşmesinden küpünü küleğini dolduranları seyrediyormuş. Dalgınlık bu ya elindeki kâsenin kaymasıyla düşüp parçalanması bir olmuş. Olacak olur ya, bir parçası da yüzü gülmedik bir yetimin başına düşmüş. Kan revan içinde kalan talihsiz kendini yitirince;

“İlahi şehzadem, başka bir şey demem: Üç Turunçlar’ın derdine düşesin!” demiş.

Daha yaşı ne başı ne ağızından süt kokuyor, yetimin! Böyle başından büyük lafları nereden bulup söyleyecek diyeceksiniz ya, siz söyleyene değil söyletene bakın. O, iki göz iki pınar daha köşeyi dönmeden şehzadenin yüreğine bir ateştir düşmüş; tıpkı nar tanesinin narına yanan şehzade misali, vay yandım etmeye başlamış. E, duvarın kulağı var derler. Hele saray duvarı olursa kim bilir kaç gözü, kaç kulağı olur! Kulaktan kulağa derken ta padişahınkine kadar gitmiş bu. Korktuğuna uğrayan koca devletli ellerini dizlerine vurmuş:

“Gördün mü bir başımıza gelenleri! Şehzademin yıldızı bir yetimin başı üstünde dönüyor dememişler miydi? Dedikleri çıkıyor işte…” diye, hayıflanmaya başlamış ya, vezir vüzera onu bu halde görünce;

“Padişahım demişler, akıl öğretmek gibi olmasın ya, eloğlunun ağzına bir parmak bal çalmakla kaderin önüne geçilmez. Ne yazılmış ise o gelir başa. Boynumuzu bükmekten gayrı çare yoktur; sonu iyi olur inşallah.”

Onlar padişahı avutmada olsun, şehzade el ayak çekildikten sonra, demir çarık, demir asa yola düşmüş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Derken bir dev karısı! Bir ağzı Harek’te, bir ağzı Terek’te, ne gördüğü var, ne ördüğü var. Şehzade ufala ufala varmış iki göğsünden emmeye başlamış, anasının sütünü emer gibi. Dev karısı homur homur homurdanmış;

“İnsanoğlu demiş, ben de senin kanını, iliğini sömürürdüm ya, ak sütümü emip de kolumu kanadımı kırdın yoksa… Yine de sabaha sağ çıkacağını Allah bilir. Ve zira benim oğlum altı aylık yoldan insan kokusu alır; şimdi ya kapıdadır ya bacada, gel, saklayabilirsem saklayım bari” der. Vurur şehzadenin iki yanağına iki tokat ne Amasya ne Yafa bir tokat elması yapar onu götürüp kor rafa… Derken nerde var, nerde yok; oğlu da gelir biter; bir sağı koklar bir solu yoklar; ama göz değil ki budak deliği! Görmesine elmayı göremez ya kokuyu alır;

“Hişt ana, der, burnunun direği mi kırıldı senin? Baksana bir, buram buram insan eti tütüyor!”

Anası o değilden gelerek:

“Bre oğul, buralarda in yok, cin yok, insan dediğin ne gezer: olsa olsa dişinin dibinde kalmıştır” der, der ama anası, kocaoğlan yine biIdiğini okur;

“Hey ana sen de ben koca öküz değilim ki, düş göreyim, lamı cimi yok mis gibi insan eti tütüyor işte” deyip dişlerini bilemeye başlayınca, anası:

“Haydi öyle olsun diyelim. Ya kokusunu aldığın insan gelip de ak sütümü emmiş bir insansa, yine onun kuş cana kıyar mısın?”

Deyip de şöyle bir gözünün içine bakmaz mı, dev oğlu ağzını değiştirir:

“Ana der, kurdun boğazına yağ derisi asılmaz ama, ben o kadar mı aç gözlüyüm senin ak sütünü emdikten geri, değil kanına girmek süt be süt kardeş derim ona, kardeşten ileri…”

Oğlunun şu yiğitçe sözü yok mu, dev anasının yüreğine bir su serper.

“Aldım ele, vurdum yere, veren Allah bir can vere” deyip alır elmayı, vurur yere; şehzade de elma gibi kızara bozara gelir meydana…

Dev adam onu şöyle bir tepeden tırnağa süzdükten sonra:

«Ey insanoğlu demiş, sormak ayıp olmasın ya, bu kuş uçmaz kervan geçmez yerlere yel mi attı, sel mi attı seni; hele bir deyiver şu başından eseni?”

Şehzade, yarasına dokunulmuş ceylan misali inlemiş:

“Sorma dev kardeş, sorma demiş, bir yetimin ahına uğradım; Allah vermesin, öyle bir ateş düştü ki yüreğimin başına, yaktı yandırdı beni, o gün, bugün uykuyu, durağı yitirdim; dağdan dağa, bağdan bağa Üç Turunçlar’ı arayıp duruyorum.” Bunu duyunca dev adamın gözleri dört açılmış;

“A insanoğlu, eceline mi susadın. Şu senin Üç Turunçlar dediğin yedi başlı bir devin bahçesinde, dalları göklere varan bir ağacın tepesinde; derdini sellere ver de gel bu sevdadan vazgeç” demiş, daha da ne diller dökmüş ya, şehzade

“Dev kardeş; yel üfürür, sel köpürür, söndürürse Üç Turunçlar söndürür ateşimi. Ben bu başı bu yola koydum bir kere; kader ne ise öyle olur gayri. Hani eğer yeminli değilseniz siz bana o devin bağını bahçesini gösterin, dahasına karışmayın” deyip de çarıkları çekince dev anası dayanamamış;

“Desene oğul ateş bacayı sardı. Gayrı ölüm bile döndüremez seni. Bari şu bir çift söz kulağına küpe olsun da belki attığın taş boşa çıkmaz; dinle şimdi:

“Bura ile oranın arası bir yumaklık yol. Al işte sana bir yumak! Bu ipin ucundan tut yürü; velakin ne sağa eğil ne sola bükül ne şu dereye ak ne bu şu deryaya dökül, yüzünün doğrusuna, düpedüz git. Bu yumak nerede biterse orada bir demir kapı çıkar önüne. Bu kapının bir kanadı açık, bir kanadı kapalıdır. Açık kapıyı kaparsın, kapalı kapıyı açarsın. Ha kapının bir yanında bir koyun bağlıdır, bir yanına bir köpek. Koyunun önünde et vardır, köpeğin önünde ot vardır. Otu alır, koyunun önüne korsun, eti alır köpeğin önüne atarsın; gayrı girdin mi bahçeye. Bahçenin ortasında bir ağaç göreceksin, Nuhu Nebi’den kalma bir ağaç… İşte nârına yandığın Üç Turunçlar bu ağacın üstündedir, ama yedi başlı devin de gözü bu turunçlardadır. Alimallah kuş uçmaz oralardan… Adama benzer bir yeri yok, gözleri kapalı ise uyanıktır; açıksa uyuz uykusuna yatmıştır dev! Ilgından sılgından bir bak… Uyur uyanıksa yerinden oynama; uyanıkmış gibi duruyorsa, yaklaş o yana. Kader, kısmet taşı dedikleri üçe kadar sende ne bir eksik ne bir fazla; üç taş alırsın yerden birini atarsın turunçlara düşürebilirsen düşürürsün; düşüremezsen düzlerine kadar taş kesilirsin. Tutar bir taş daha atarsın, tutturabilirsen, ne ala, tutturamazsan göbeğine kadar taş kesilirsin. Bahtıma deyip son taşı atarsın, bu defa da vurup indiremezsen- şeytan kulağına kurşun- sen de tekiler gibi taş kesilir kalırsın. Ama Allah yardımına yetişir de attığını vurur, vurduğunu düşürürsen yok mu gayri ne durur ne oturur. Üç Turunçlar’ı kaptığın gibi kaçtığın bir olsun. Velakin sen sen ol da kıyamet kopsa, dönüp bir daha ardına bakma, ben bu kadar derim, başka demem” der.

Şehzade bu sözleri kulağına küpe yaparak, az gider, uz gider, yokuşlarda ter dökerek, inişlerde tırnak sökerek, koca yumağın bittiği yere kadar gider. Bir de başını kaldırıp bakar ki ne görsün sana bir saray ama ne saray! Allah yapmış yapısını, devler açmış kapısını. Şehzade, dev anasının dediğini harfi harfine yapar. Gireceği kapıdan girer, çıkacağı bahçeye çıkar, bir de yedi başlı devi görmez mi; yatmış uyuyormuş dev. Tez elden kendine gelir ve hemen iki bin tüyünün dibi birden sızlar. Bereket versin ki, üç taş alıp yerden birini atar, atar ya eli mi acele etmiş ne olmuşsa düşüremez turunçları; Allah vermesin, dizlerine kadar taş kesilir şehzade; nefes nefese bir taş daha atar, yine vuracağını vuramaz, bu defa göbeğine kadar taş kesilir şehzade; elinde avucunda kalan taşa bakarak:

“Ey dağa taşa hükmeden! Benim elimde ne var ne varsa sende… Sen attığım taşı boşa çıkarma!” deyip bu son taşı da atar, duası yerini bulmuş olacak ki, Üç Turunçlar dalından koparak düşer yere! O anda şehzadenin üç yüz almış altı damarına birden kan yürüyüp eli ayağı açılır ve hemen kaşla, göz arasında eğilip Üç Turunçlar’ı alarak yolu doğrular, doğrular ya, kör olası dev de uyanıp narayı basar ardından;

“Koyun koyun, ak koyun; ben oynayamadım sen ona şu insanoğluna bir oyun!” diye.

Ak koyun bir tüyünü bile kımıldatmaz.

“A yedi başlım der, adımı ağzına almaya dilin nasıl varıyor? Bunca yıldır beni köpek yerine koyup önüme bir lokma et attın; yine elin adamı geldi de bir tutam olsun ot verdi bana, şimdi bu iyiliği yana atar da bir oynarsam ona, Allah ne der?”

Yedi başlı dev, koyundan umudunu kesince kapısındaki köpeğe yüzsuyu dökmeye başlayıp;

“A Karabaş, Karabaş, sen olsun köpekliğini göster de şu insanoğluna bir sataş!” diye yalvarmaya başlar;

Karabaş da başını devden yana çevirip;

“A yedi başlım der; bunca yıldır kapındayım, bir güne bir gün bu da kimin iti, köpeği deyip de bir lokma bir şey verdin mi bana? Önüme bir tutam ot atıp bir deri bir kemik bıraktın beni. Yine insanoğlu insanlığını gösterip ot yiyene ot, et yiyene et verdi. Bir yudum suyun bile kırk yıl hakkı var. Böyle iken onun şu insanlığını unutur da bir kılına dokunursam Allah ne der sonra!”

Bunu duyar, devin bir başı daha önüne düşer. Düşer ya devde baş mı yok, bir başını daha diker, bu defa da açık kapıya karşı dil komaz döker “sen olsun şu insanoğlunu tut ne olur; dalın, budağın hakkı için!” diye…

Açık kapı, kanadını bile kımıldatmaz;

“A yedi başlım der, yıllardır açık dura dura yoruldum, bittim; insafa gelip de bir gün olsun kapayıversen, eline mi yapışırdı sanki! Yine, tüten ocaklarımın yüzü suyu hürmetine elin adamı gelip kapadı da kolum kanadım dinlendi şunda. Ya şimdi -iyiliğe kemlik- tutup da yakasına yapışırsam ağaç ne der, dal ne der!”

Bunu duyar, devin bir başı daha önüne düşer, düşer ya bu defa da kapalı kapıya yüz suyu döker; “Açık kapı da tutmadı; sen tut bari bu insanoğlunu, budağın hakkı için!” diye…

Kapalı kapı da kanadını kımıldatmaz;

“A yedi başlım der, yıllardır, kapalı dura dura karardım kaldım. Bir güne bir gün başını kaldırıp da yüzüme bakmadın; başın darda kalınca mı adımı ağızına alıyorsun. Allah’tan olacak, yol bilir, izan bilir biri gelip açtı da kanadımı, biraz oldun gün, güneş yüzü gördüm. Bu iyiliğini ayaklar altına alır da yoluna dikilirsem dal ne der budak ne der!”

Bunu da duyar, devin bir başı daha önüne düşer. Gayrı o esen yelen uçan kuştan medet umarak öteki başlarını da taştan taşa vurmada olsun, şehzade dönüp de ardına bakmadan yürüyüp gider ama, susuzluktan da dili damağı kuruyup turunçlardan birini soyar. Bir de bakar ki, ne görsün, bu turunç değil, sana bir ayın on dördü acep insan bakmayla doyar mı ki?

Şehzade buna bir akıl, sır erdireyim demeye kalmaz, Turunç güzeli:

“Aman yiğit, geçmişlerin başı için bana bir su!” der, der ama Allah’ın çölünde suyun adı mı olur? Kara yazılı şehzade çalınır, çırpınır, yetmiş iki dereden su getirir ya, ne fayda, su yetişmeyince, susuzluk canına yeter; kız bir kuş olup hemen, uçup gider göle doğru. Şehzadenin kanı, iliği kuruyup kalır buna, ama ne yapsın, uçanla uçulmaz, göçenle göçülmez; bağrına bir taş basıp yeniden yola düşer. Az gider; uz gider, ardı sıra bir bölücek toz gider; derken susuzluktan dili, dudağı kuruyup bir, bir daha “vay yandım!” der. Gayrı dayanır mı ya, turunçlardan birine daha kıyar, kıyar ya, Allah sizi inandırsın, bunun içinden de bir kız çıkar. Güzel demek de ne oluyor; ay ile bahsetmiş, gün ile doğuyor, ya öylesine, analar doğurmaz böylesine… Şehzadenin parmağı ağızında kalır, bu Turunç güzeli de boynunu büküp:

“Yandım yiğit, yandım; ölün dirin başı için bana bir su!” deyince, şehzadenin ayakları eteğine dolaşır; “bir yudum suyun da sözü mü olur, insan taşı sıksa suyunu çıkarır!” diyeceksiniz ya, dile kolay bu; su nerede, sel nerede…

Ne ise lafı uzatıp da ne biz günaha girelim ne sizin başınızı ağrıtalım. Encamı bu Turunç güzeli de bir kuş olur hemen, uçup gider göle doğru…

Bunları dalından uçurunca, şehzadenin aklı başına gelir;

“Bir daha mı, ölüm Allah’ın emri, susuzluktan yanım da kül, kömür olam bir su başına ulaşmadan şu turunca el sürmeyeceğim” diye aht üstüne ahteder ve “Allah!” deyip yeniden yola düşer. Az gider, uz gider, dere tepe düz gider, gider babam gider, derken günün birinde bir su başına yeter ama, susuzluktan da öyle bir olur, öyle bir olur ki, yanım kül olmaya bir parmak kalır. “Vay yandım!” diyecek olur, dili varmaz! Son turuncu soyacak olur, eli varmaz! Yine Allah yüzüne bakmış olacak ki, yarılıverir ortasından, hikmeti hüda bunun içinden de öyle bir kız çıkar, öyle bir kız çıkar ki ne ötekiler ne özüm! Misli memendi bir daha bu cihana ne gelmiş; ne gelir; yanakları al gibi; dudakları bal gibi; boyu dersen çiçek açmış dal gibi… Şehzade bir görür bayılır, bir görür ayılır ve daha “bir yudum su!” demesine kalmaz bir su verir ona pınardan. Kendi de ne ağlayan ayvadan ne gülen nardan; yudum yudum Kevser içer Turunç güzelinin dudağından; gayrı ne âhı kalır ne vahı! Gözü gönlü açılan şehzade ağız dilinden söz açıp:

“İn misin, cin misin; nasıl oldu da turunç olur bir dalda bitmeye geldin?” diye sorar.

Turunç güzeli de lisanı hal ile:

“Ben ne inim ne de cin!” Üç Turunçtan biriyim; peri kızıyım periyim, dahasını ne sen sor ne ben söyleyeyim; Yedi başlı dev, yedi yıldır armut piş, ağzıma düş! Kabilinden bekleyip durdu ya, sana sakladı yaprak beni, dal beni; yazan böyle yazmış; ister al, ister sal beni… İlle velakin, sen kimsin yiğit? Hangi dağın gülü, hangi bağın sümbülüsün? Nasıl oldu da bir çakır bülbül olup gözümde tütmeye geldin” deyince, şehzade:

“A derdimin dermanı; ben ne bir dağın gülü ne bir bağın bülbülüyüm; seni beni yaratanın kulu, kuşlar padişahının oğluyum; bu yaşıma dek ne bir âhuya el attım, ne de bir âhu gözüyle elma attım; Üç Turunçlar’ın nârına yanıp der üstüne dert kattım. Ama, dert veren dermanını da verir derler. Benimkini verdi, cümlenin de muradını versin yaradan! Gayrı ne anamın bahtı, ne babamın tahtı; bülbül olup çevrildiğim gül sensin, sümbül sen; dünyayı verseler vermem seni” deyip kırk yılın hasretlisi gibi sarım sarım sarılır, dolam dolam dolanırlar. İyi ama, Allah’ın dağında böyle geceleyecek değiller ya, karanlıklar kavuşmadan yolu tutacak olurlar; zaten arası ne kadar ki, bir kurşun atımı bile yok, hele şu dağı bir aşsalar, ötesi kolay. Şehzadenin kökü, sarayı yamaçlarına dikiliverecek! Bir var ki, Turunç güzelinin üstünde üst yok, başında baş yok. Onu böyle anadan doğma -üryan büryan- nasıl götürsün; el, adama ne der sonra!

Şehzade başa kor, dolmaz; doluya kor almaz; bakar ki olacak gibi, dolacak gibi değil, onu orada bir ağacın yapraklarına sararak:

“Ey benim yârim yavrucuğum; turunçlardan tatlı turuncum; güzelliğin bir memlekete şan olsun istersen beni burada bekle. Ben bir göz yumup açıncaya kadar gidip alı al, yeşili yeşil düğünlüğünü kestireyim; sen de giyinip düzeni, elvan elan bezenir; sultanlar gibi kurulursun tahtırevanına. Ahali olan da al bayrak kaldırıp, davullar döverek öyle bir karşılayış ki felek bile bir yaşına daha girer” der.

Doğru söze kim başını eğmez. Turunç güzeli cânı gönülden razı olur ama düğün, dernek lafından da öyle bir utanır, öyle bir utanır ki başını kaldırıp da şehzadenin yüzüne bile bakamaz. Şehzade de gözünden gözüne emanet etmezken onu orada bırakıp “ver elini babam şehri!” der; demir çarık, demir asa yola düşer, ama sevincinden ayakları yere basmaz!

Her ne ise; o gitmede olsun, nerede var nerede yok bir kız gelir pınara… Kurban olduğun Allah “dünyam ıssız kamasın!” diye mi yaratmış, ne yapmış; yüzüne gözüne bakılacak gibi değil; çilin, çopurun biri öyle iken Turunç güzelinin suya düşen gölgesini görmez mi, bunu kendi cemali sanır:

“Vay, ben bu kadar güzel olayım da, su testisi gibi su yolunda türap olayım!” deyip tutar testiyi kırar… İnsan buna gülmez de ne yapar, Turunç güzeli de kendini tutamaz, gülü gülüveririr yaprakların arasından…

Çopur kız, başını kaldırıp bakar ki, ne baksın, sana bir nur topu! Yol vurdukça dal ırgalanıyor, dal ırgalandıkça güzelliği pınara vuruyor.

“Demek suda hayal, meyal gördüğüm bu imiş, yok yoksa, böyle bir güzellik bende ne gezer, gözlerimi gaflet bürümüş de, kendimi kuruntulara kaptırmışım” diye hayıflanmaya başlar. Neden sonra -kör şeytan aklına ne düşürmüşse– mürailiği ele alır:

“Bacı bacı, nur bacı der; şu çıkılmaz ağaca nasıl çıktın? Hani elim, ayağım tutsa da çıktığın dala çıkabilsem, iki kem küm eder, bir hoşça vakit geçirirdik!”

Turunç güzelinin, insanları tanıdığı yok, ne bilsin:

“Şu dağın, bayırın kızı değil mi ki, bu kadar imreniyor; varsın onun da gönlü kalmasın, belki yiğidim dönüp gelinceye kadar bana da bir can şenliği olur” diye düşünür ve:

“Eğil dalım, eğil!” der demez, dalın biri eğim eğim eğilir, çopur kızı almasıyla doğrulması bir olur.

Kurnazın kızı, kendini ağacın tepesinde bulunca, ağır ezgi, fıstıki makamdan söze başlayıp:

“Abacı, nar tanesi mi desem, nur tanesi mi desem, sana? Bu yaşıma dek nice güzeller gördüm ama, gözüm değmesin, senin gibisini görmedim. Bu güzellik sana haktan mı vergi, bu ne güzellik böyle?” der.

Turunç güzeli, ne cevap etsin; diliyle dişinin arasından:

“Bre bacı, güzellik dediğin de ne oluyor, insanın talihi güzel olmalı; yok yoksa peri kızı değil, melaike olsan başın dertten kurtulmaz!”

Deyip başına gelenleri bir bir sayıp döker.

Neye derler ki, bülbülün çektiği dili belasıdır diye! Çopur kız, onun turunç olup bittiğinden, kuş olup öttüğüne kadar nesi var, nesi yok, olanca tılsımını ağzından aldıktan sonra:

“Feleğin gözü kör olsun, verdiğine her güzelliği avuç avuç veriyor; vermediğinden tırnak tırnak söküp alıyor. Şu çiçek bozuğu yüzle hiçbir bülbüle gül olamam; bari başında bir tel olsaydım, el okşamazsa, yel okşardı beni!” deyip Turunç güzelinin saçını, başını okşar gibi yapar; bir, bir daha derken efendim bir dengine getirip de tılsımlı iğneyi saçlarının arasından çekip çıkarmaz mı, o anda Turunç güzeli nasıl olursa bir kuş olur; uçup gider, yele karşı!

İşte o zaman çoğur kızın ağzı kulaklarına varır:

“Şu peri kızı olacak kuş beyinli, insanın kendisi güzel olacağına, talihi güzel olmalı demişti ama, dünya yıkılsa, kör talip gelip de benim başıma konmaz, iyisi mi ben kendi talihimi kendi elimle kurmalı; şu şehzade dedikleri turnayı gözünden vurmalıyım, bundan âlâ fırsat mı olur” diterek tılsımlı iğneyi saçlarına iliştirip kendisini Turunç güzelinin yerine kor.

Derken yamaçtan gelinciler sökün eder. Şehzade her şeyi yapıp yakıştırıp da dönünceye kadar zaten canı su kesilmiş; bir de, davulun sesine ayak uyduracağım diye atını eşindirir mi? Dört nala kaldırır; tozu dumana katarak gelir, bakar ki; ne görsün, Turunç güzelin yerinde yeller esiyor; ne ise dilim kaydı yeller esmiyor da o dalda çilin, çopurun biri oturmuş, şaşkın ördek gibi boynunu uzatıp duruyor.

İnsan, rüyasında görse, hayra yormaz ama bunu, şehzade olacak gafil:

“Peri soyundan değil mi Turunç güzeli, her kılığa girer, her şekilde görünür; belki de sabrımı sınıyor böyle!” diye yorumlayarak aralarında şöyle bir dedim-dedi başlar;

  • A benim süt beyazım, neye böyle kara gül gibi karardın?
  • Ben kararmadım şehzadem; gün vurdu dalıma kararttı beni!
  • A püskürme benlim, ya o nokta nokta benlerin yerine neden çil düştür?
  • Çil düşmedi şehzadem, zülfüm değdi, tel yarasıdır!

Şehzade görür, gözlerine inanamaz; duyar, kulaklarına inanamaz; doğrusu ininden kan gider, ama ele güne karşı dışından belli etmez.

Karakız da attığı taşı boşa çıkmadı ya, gayrı bozuntuya vermeden – Turunç güzeli imiş gibi – gelinliğini giyinip kuşanır. Yüzüm gözüm görünmesin diye de yaşmak üstüne yaşmak çalar ve sonra kurulur tahtırevana, şenlik şadımanlık içinde varıp iner saraya.

Eeee, padişah olsun, sultan olsun ana baba olur da, mürüvvet görmek istemez olur mu? Kırk gün, kırk gece öyle bir toy düğün ederler ki, Alimallah dillere destan olur, olur ya, ne oğullarının yüzünü güldürebilirler, ne de sözüm ona, küçük sultan dedikleri Karakız’ın yüzünü görebilirler, hem de yüz görümlülüğü olarak dünyaları hediye ettikleri halde

Herkes bunda bir kurt yeniği arar ama, Karakız’ın kulağına gidince bu:

“Adam sen de ben şehzadeyi avucumun içine aldım ya, ko ne derlerse desinler, elin attığı taş uzak. düşer!” diye avunur velakin günün birinde has bahçede bir kuş peyda olur. Her sabah gelir, bir dala konar:

“Konduğum dallar kırılsın, gelsin!” der; konduğu dallar kırılır, gelir. Kırk güne varmaz, bir viraneye döner bahçe!

Karakız, rüzgârın nerden estiğini, dalları kimin kestiğini anlar gibi olur.

“Gördün mü bir başıma gelenleri! Bu kuş, kuş değil; kuş olup öten Turunç güzeli. Desene, korku dağları bekliyor; bu gidişle bir gün bu sarayı başıma yıkacak. Gayrı böylesi günde el bağlanıp durulur mu; o benim kanıma girmeden ben onun üç avuç kanını içeyim de görsün biri”

Deyip kuşa bir tuzak kurmayı düşünür. Nasıl olsa yalan ağzına yuva yapmış, lafa bunalacak değil ya, nazar mı değdi der, perilerim mi tuttu der, ne derse der, yatağa düşer; yemeden içmeden de kesilir. Gayrı hekimin, biri gelir; biri gider. Karakız hiçbirine parmağının ucunu göstermez ama, vekilharcına bir göz edince, kesenin ağzını açtıkça açar.

Kör olsun, paranın yüzü sıcak, ceplerini koyunlarını doldurduktan geri, ağızlarına yapışacak değil ya, hekimi de hâkimi de:

“Küçük sultanın, derler zoru şu kuştan! iki, bir demeden kesip yedirirseniz ifakat bulur ama, bu sözümüzü yabana atar da ayak sürürseniz, iflah olmaz, bu dert onu götürür…”

Hekimin hâkimin bir dediği iki olur mu; bir taşla iki kuşu birden vuran avcıbaşı ne güne duruyor! Bir sapanla vurup indirir ve tutup keser başını. Yalan olmasın, bir kalbur dolusu kanı çıkar, çayır çimen alkanlara boyanır, Karakız da al kınalar yakınır.

Uğradığı, umduğuna uymaz ki… Ak kuşun kanı ile kızaran yerde bir filizcik yeşerir; gel zaman, git zaman bu, filiz iken dal olur, dal iken fidan olur; bu fidan da serilir, serpilir, sülün gibi bir servi olur. Hikmetinden sorulmaz, bu servi de yel vurdukça dile gelip:

“Gölgeme düşen sular bütün kuruyup çekilsin!” der; sular kuruyup çekilir, akşama varmaz, Kerbelaya döner bahçe!

Karakız’ın bir yüzü daha kararıp, canevinden vurulmuşa döner:

“Gördün mü bir başıma gelenleri! Bu servi, servi değil; servi olup boy veren yine o Turunç güzeli! Demek ki, korku dağları beklemiyor, dalları bekliyor, bu gidişle sarayı değil, dünyayı ateşe verecek! Böylesi günde insan, boynunu büker de durur mu? O beni ateşe yakmadan, ben onun her parçasını bir ocakta yaktırayım da görsün gününü!

Deyip servi ağacına da bir kulp takmayı düşünür. Nasıl olsa, her şeye bir kulp takmasını biliyor, bir servinin de sözü mü olur. Yana mı yattı der, çamura mı battı der, ne kara sürerse sürer; servinin de ölüm fermanı takılır beynuna! Gayrı zülüflü baltacılar ne güne duruyor; “bal tas” nı gören “balta” sına yapışır; fakir, fukara da gelir, kucak kucak kapışır.

Elalem alacağını aldıktan, satacağını sattıktan geri, hatun bacının biri de gelir, başkalarının imrenip el sürmediği budaklı bir kütüğü alır gider.

Bu eksik eteğin Allah’tan gayrı kimi, kimsesi yokmuş, muhanete avuç açmaktansa ellerini saçak, saçlarını süpürge eder; alnının teriyle geçinir, gidermiş.

Önce, bir pişmanlık duyar:

“Bir göz dama ben sığdım da, bu mu kaldı,” diyecek olur ama, kış kıyamet günleri gözünün önüne gelince:

“Ne olur, ne olmaz; bu yıl bu kütük canımı satın alır belki!” diye düşünür de, ocak başına yerleştirir onu…

Sabah sabah kapısını, bacasını kapayıp, gider; koşulacağı işe koşulur; akşamın eli kulağında iken de yorgun argın döner ama, doğrusu gözlerine inanamaz; evin şekli, şemali değişmiş! Ta eşik dibinden ocak başına kadar silinip süprülmüş; dizilip dayanmış; üstelik canının çektiği yemeklerden de tepsiler donatılmış.

Hatun bacı boşa kor, dolmaz; doluya kor, almaz; olup bir dala konduramaz bunu:

“Doğrusu ilde iyiler çok ama, dünya kötüler dünyası, ne olur, ne olmaz!”

Der, birinden birine elini sürmez. O akşam ekmeğini tuza batırır.

Üç gün böyle, beş gün böyle; yerler pırıl pırıl, ayna gibi; yemekler tepsi tepsi, bayram gibi.

Meraktan meraka düşüp, gözlerine bir türlü uyku girmez:

“Pir işi mi, peri işi mi, yoksa harama el uzatan bir kötü kişi mi, el etmesine, buna bir el eden var ama, gayrı Allah sonunu hayra tebdil etsini” diye bir o yana, bir bu yana döner; uyuya, uyana yarı geceyi eder, derken bir çıtırtı duymaz mı? Hemen göz kulak kesilip kapıyı, bacayı dinlemeye başlar.

Hani has bahçeden getirdiği bir budaklı kütük vardı ya, hikmeti hüda, bu kütüğün budaklarından biri filizlenir, dal olur; dal da silkinir yaprağından, fidan boylu bir kız olur:

Hatuncuk, gözlerine inanamaz, kuruyup kalır bunal Neden sonra aklını başına toplar da yapışır bileğinden:

“İn misin, cin misin; kimsin sen?” diye sorar. O da:

“Ne sen sor, ne ben söyleyeyim ana, Turunç güzeli derler kara yazılı biriyim. Şu dünyada başımdan geçmedik işler mi kaldı” deyip, bir yumar iki döker gözlerinden ve sonra:

“Gayrı sabrım tükendi. Ya şu kütüğü yakıp kül et beni; ya dalıma bülbül kondur, gül et beni!” der.

Hatun bacı, karıncayı bile incitmeyen yufka yüreklinin biri… Bu söz öyle bir dokunur, öyle bir dokunur ki ona:

“Sana kıyan eller, onar mı kızım? Kül olacaksa, o kara diken kül olsun; sen gül olup açıl gönül bağında; şehzadem de bülbül olup çevrilsin yaprağında, dalında!” deyip Turunç güzelini, bağrına basar. Gayrı birbirine can şenliği olarak günleri saymaya başlarlar; bir gün olur, o gün gelir diye …

Onlar, o günü beklemede olsun, gelin biz haberi öteki yüzden verelim:

Şehzade, ele güne karşı pek belli etmez ama, kuşkusu, kuruntusu gün be gün artar:

“Bu Karakız ne Allah’ın belası ise, Turunç güzelinin başına bir çorap ördü ama, acaba o şimdi nerede? Hangi dağda, hangi derede?” diye içinden alır, verir, öyle de bir yüreğinin kabuğuna çekilir ki, Turunç güzeli kuş olur kanat olur, başının üstünde döner, bu dönen kuşu görmez. Turunç güzeli servi olur, dal olur, başının üstüne düşer, bu düşen gölgeyi görmez. Şimdi nasıl olur da bu kördüğümü çözebilir!

İnsan bir şeye uylamasın, bir kara düşünceye uğramasın yoksa, düşüne düşüne yatağa düşer; yine de bu düşünceden yakasını kurtaramaz. Bereket versin, hangi akıllı akıI ettiyse:

“Başa gelmedik iş, ayağa değmedik taş olmaz; günün birinde bir uğrağa uğrayanlar, gelir de başlarından geçeni baş ucunda anlatırlarsa, belki şehzademiz kendi derdini unutur da biraz olsun avunur!” diye … Sarayın kapıları herkese açılmış. Hatun ana da, böyle bir günü iple çekmiyor muydu? O da varır, budaklı kütüğünün hikayesini anlatır. Elin derdi, ele yalan gelir. Şehzade ötekilerinkini kulağının ardına atar ama, bu hatuncuk anlattıkça kulak kesilir, anlattıkça kulak kesilir, derken bir peri kızı çıktığını duymaz mı, onun da gözündeki budak çıkar; gayrı Hanyayı, Konyayı anlar gibi olup:

“Aman ana der, dünya gözü ile onu bir görebilir miyim? Hani şu bir dediğimi iki etmezsen, ahreti ne karışmam ama, evvel Allah, dünyalığını tutarım!” der. Hatun ana, ipe un serecek değil ya, kaşla göz arasında gidip getirir onu …

Turunç güzeli baştan ayağa karalar giydiği için gül yüzünü görüp de tanıyamaz şehzade:

“A peri kızı, güzel kız; sen hangi gönlün sabrı, hangi gülün yıldızısın?” diye sorar. Peri kızı da:

«A şehzadem, şehzadem; kelimem yok, dilim yok, nasıl söyleyeyim bilmem ki Turunç oldum, dalda bittim; yedi başlı bir dev zindan etti dünyamı… Gül oldum, gözlerde tüttüm; bir kara diken viran etti dünyamı… Daha deyim mi? Kuş oldum, kanadımı kestiler, servi oldum, dalımı; giyemedim dünyada yeşilimi, alımı!”

Deyip de yüzünü açınca, gayrı şehzade ne olur, nasıl sevindirik olur, siz söyleyin. Sazım kırık, teller perişan, ben anlatamam doğrusu. Sade bir bildiğim, ettiğim varsa, şehzade, sultan gibi saraylara kurulan Karakız’ı çağırtır:

“A kara yere giresi, kara diken; gayri oynadığın oyunun sakalı bitti! Şimdi, kırk katır mı istersin, kırk satır mı?” diye sorar. Karakız’ın yüzü bir kat daha kararır:

“A şehzadem, şehzadem, · kırk satır düşmanımın boynuna gelsin; kırk katıra biner de babam evine giderim!” der. O günkü gün akşam olmadan kırk katırın kuyruğuna bağlarlar onu. Yeniden meydan kurulur, davullar vurulur, öyle bir toy düğün olur ki, felek bile bir yaşına daha girer; Turunç güzeliyle şehzade de erer muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma daha düştü; kimseye ayın oyun etmeyenlerin başına …

 


Eflatun Cem Güney

Masallar

Kültür Bakanlığı Yayınları

1997

Muzip Masal Cini

Masallar üzerine ve masallara dair her şeyi heybesine doldurmuş bir masalcıdır Muzip Masal Cini. Bu bakımdan kendi masallarını ve Ribelyus adlı masal evreninde yaşananları naklederken başka hikayelere de misafir olur. Uzun lafın kısası masalların anlatılmayıp unutulmaya yüz tuttuğu bu yüzyılda yeniden masal anlatabilmek adına beyhude mücadeleye girmiş bir hayal kahramanıdır. Aynı zamanda anlatıla anlatıla günümüze kadar yolculuğuna devam eden masalların toplanması, derlenmesi ve arşivlenmesi gibi çalışmaları kendine görev addetmiştir. Muzip Masal Cini hem masal yazmak hem de unutulmaya yüz tutmuş masalları kayıt altına alıp arşivlemek üzerine hayat bulmuş bir hayali kahramanın gerçek dünya ile masalsı mücadelesidir.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yapın

Eposta adresiniz yayınlanmayacak.