Yeraltı Diyarının Kartalı (Anadolu Masalı)

YER-ALTI DİYARININ KARTALI

Bir varmış, bir yokmuş. Üç kardeş varmış, bir de babaları varmış. Bu üç oğlanın babaları hastalanmış, bir türlü iyi olmazmış, Büyük oğlan gelmiş demiş ki:

“Baba, neden gün günden zayıflıyorsun?”

“Oğlum, hastayım.” demiş, ama hastalığının sebebini dememiş ona.

Ortanca oğlan varmış, ona da dememiş fazla bir şey. “İşte, hastayım.” demiş, o kadar.

En sonunda küçük oğlan varıyor babasının yanına:

“Baba, diyor, niye zayıflıyorsun böyle gün günden?”

“Aman bire oğlum, diyor adam, diyiversem derdime derman mı olacaksın?”

“Baba, belki derman olurum.”

“Ey, diyivereyim. Bir yerde bir Uyuz-Padişahı vardı. Benim de üç tane Hezaran-Bülbüllerim vardı. Uyuz-Padişahı benim bu bülbüllerimi aldı gitti.   O günden beri hastayım. Hezaran Bülbüllerimi ele geçirsem iyileşirim.”

Küçük oğlan iki kardeşine babalarının derdini anlatmış. Üç kardeş: “Babamızın derdini öğrendik, devasını da buluruz.” demişler. Binmişler atlarına, yola çıkmışlar.

Gitmişler, gitmişler, üç yol ayrımı bir yere varmışlar.

Yolun birinde bir taş dikili: ‘Bu yola giden gelir’ yazılı imiş; ikinci yolda: ‘Bu yola giden ya gelir, ya gelmez’ yazılı bir taş, üçüncü yoldaki taşta da: ‘Bu yola giden gelmez’ yazılı imiş.

Küçük oğlan demiş ki büyük kardeşine: “Sen o ‘giden gelir yol’ a git.” Ortanca kardeşine: “Sen de ‘ya gelir ya-gelmez yol’ a git.”, demiş. Kendisi de “’Giden gelmez yol’a da ben gideceğim” demiş, almış başını gitmeye başlamış.

Gide gide, küçük oğlan, epiy uzak bir yere varmış… Bir çayırlığa gelmiş, inmiş atından. Bir kazık çakıp atını bağlamış. Kendi de yatmış, uyumuş… Uykusunda kulağına bir gürültü, bir hışıltı deymiş. Uyanmış, bakmış ki bir Ejderha geliyor, koca bir Ejderha. Oğlan kalkmış, buna bir gürz atmış, öldürmüş. Ata binmiş, yolu tutturmuş, gene.

Gide gide bir konağa ulaşmış. Konağa çıkmış bu oğlan, bakmış ki bir odada güzel bir kız. Kız buna demiş ki:

“Aman kardeşim, sen nasıl geldin buralara? Şimdi, yılanlar padişahı Şahmaran nerdeyse gelir, burası onun sarayı… Gelir, seni burada öldürür.”

“Korkma,” diye cevap vermiş oğlan, “korkma, bir şey olmaz. Senin adın ne?”

“Gülperi benim adım.”

“Sen bana gelir misin?”

“Gelirim ama Ejderha beni öldürür.”, “Ben onu öldürdüm. Şimdi ben gidiyorum. İşimi bitirip döndüğümde seni alırım.” Kız da “Peki.” demiş. Kalkmış oğlan, atına binmiş, gene yola düşmüş. Gitmiş, gitmiş, gene bir konağa varmış. Orası da o kızın ortanca hacısı Gülizar’ın konağıymış. O kızla da görüşmüş şehzade. “Seni dönünce alırım.” demiş. Yola devam etmiş.

Bir konağa daha varıyor oğlan. Burası da en küçük bacının, Gülbahar’ın konağı imiş. Ona da: “Seni dönünce alırım.” diyor, düşüyor gene yola…

Gide gide bir yere varıyor, bakıyor ki yolun üstünde bir koca herif oturmuş, bu koca herif bir yumak ipliği bir zaman söküyor, söküyor. Sonra da sarıyor bir zaman. Oğlan buna şaşıyor, soruyor!

“Emmi, ne sökeliyorsun, ne sarıyorsun bu yumağı?”

“Oğlum, ırağı yakın ediyorum, sara sara; yakını da ırak ediyorum sökeledikçe.”

“Emmi, buralarda bir Uyuz-Padişahı varmış. Onun yeri neresidir?”

“Oğlum onun sarayı çok uzak yerdedir, ama ben yumağı sararım, ırağı yakın ederim. Bu Uyuz-Padişahı’nın kırk gün süren bir uyuz uykusu vardır. O da bütün memleketi de bu uyuz-uykusuna yattılar, bugün. Şimdi varırsan, aslanlar, kaplanlar, candarmalar, askerler, hepsi uykudadır; köpekler ağızlarını açmış, candarmalar silahlarını dayamış, hepsi uyur. Hiç korkma. Kırk gün uyanmazlar. Doğru gir saraya, hiç çekinme.»

Oğlan koca adamın bu sözlerini duyduktan sonra artık durmayıp gidiyor, koca adamın sayesinde, az bir zamanda Uyuz-Padişahının memleketine ulaşıyor. Varıyor oraya, atını bağlıyor. Sarayın bahçesinden içeri giriyor ki, arslanlar, kaplanlar, köpekler, askerler hepsi yatmışlar, kaskatı kurumuş gibi, uyuyorlar ama gözleri açık, bakışıp duruyorlar. Oğlan onların önünden geçip doğru saraya giriyor. Orda da herkes derin uykuda, gözleri açık. Bir odaya giriyor, Uyuz-Padişahı yatıyor, Bülbüller baş ucunda ötüşüp duruyor, üçü de. Bülbülleri alıyor oğlan, çıkıp gidecek… Biraz gidince diyor ki kendi kendine:

“Bu Uyuz-Padişahı dedikleri nasıl adam? yüzünü açıp da bir bakmadım…”

Geri dönüp tahtın yanına varıyor, Padişahın yüzünü açıyor, bakıyor ki bir kız, güzel, nur gibi bir kız. Başlıyor şehzade bunun yakasının iliklerini çözmeye. Kız gene uyanmıyor.

Şehzade kızın yüzünü gene örtüp koyup gidiyor, bülbüllerle… ·

Varıyor oğlan, Uyuz Padişahının memleketine gelirken yolda rasladığı üç kız kardeşe, ilkin küçüğünü, sonra ortancasını, sonra da en büyüğünü, sırasıyle saraylarından alıyor. Üç kız, atlarına binip oğlana katılıyorlar, bunun iki kardeşinin ayrıldıkları yol ayrımına geliyorlar. Kardeşler de dönmüşler, orda küçüklerini beklerlermiş, öyle kararlaştırmışlar imiş… Küçük oğlan büyük kızı büyük kardeşine, ortancayı ortanca kardeşine veriyor, küçük kızı da kendisi alıyor. Gene yola koyuluyorlar…

Giderken, giderken bir kuyuya varıyorlar.

Susamışlar. Büyük kardeş diyor ki: “Ben ineyim de su çıkarayım” İp bağlayıp sarkıtıyorlar büyük kardeşi; azıcık inince aşağıya doğru: “Yandım.” diye bağırmaya başlıyor; çekip çıkarıyorlar onu. Bu sefer ortanca kardeş “ineyim.” diyor; o da azıcık inince “yandım.” diye feryad ediyor onu da çıkarıyorlar. Küçük kardeş diyor ki: «Ben yandım da desem, ne desem, aldırış etmeyin, salıverin ipi aşağı ta sonuna kadar.”

Oğan· kuyuya ineceği zaman küçük kız “Gitme, çıkamazsın sonra tekrar dünya yüzüne.” diye çok yalvarıyorsa da oğlan “ineceğim.” diye tutturuyor. O zaman küçük kız diyor ki: “Sen kuyunun dibine varınca iki koç gelir, biri ak, biri kara. Şöyle senin etrafında fırlanıp dönerler. Ne yapıp yapıp ak koçu yakalayıp onun sırtına binmeye bak. Ak koça binersen ak dünyaya gidersin, kara koça binersen kara dünyaya gidersin.”

Neyse oğlan sıcağa dayanıp kuyunun dibine kadar iniyor. Karşısına bir kara koç ile bir ak koç çıkıyor, etrafında fır fır dönüyorlar bu koçlar. Ak koça bineyim derken oğlan, nasıl olduysa kara koçun sırtında buluyor kendini. Koç bunu indiriyor kara dünyaya.

Öte yanda kardeşleri üç kızı almışlar, memleketlerine dönmüşler, küçük oğlan Kara-Dünyaya inerken.

Küçük oğlan giderken giderken bir kocakarının evine varıyor.

“Ana, diyor, bana bir su ver.” Kocakarı da buna bir su veriyor, kıpkırmızı kan …

“Neden kan bu su?”

“Ay oğlum, suyun gözünde bir Dev var. O Deve günde bir kız eletiriz. Dev kızı yerken biz de bir damla su alırız. Suyun kanlı oluşu, burdan.” Bugün de Padişahın kızını götürecek, onu yiyecek. Başka da kız kalmadı.

“Nerde bu Dev? Bana göster ana.”

“Hay oğlum, o Dev çok adam yedi, seni de yer.”

“Göster, göster.”

Kadıncağız bakıyor ki oğlan bu işten dönecek değil, uzaktan gösteriyor Devin olduğu yeri. Oğlan kızı Deve götürenleri görüyor. Kızdan evvel varıyor, Devi vurup, öldürüyor. Ama kız oraya varıp da oğlanın yiğitliğini görünce parmaklarını Devin kanına banıp oğlanın arkasına basmış, bırakıp gitmeden. Öteden ahali akın akın gelmiş, su daha ala kanlı iken, kaplarını doldururlarmış…

Oğlan geliyor kocakarıya, su istiyor gene. Kocakarı kanlı kanlı getiriyor suyu, veriyor oğlana. “Ana, diyor oğlan, bu su içilmez. Git de dup duru, ap ak su getir.”

Ötede Padişah kızı babasının sarayına varıyor, olanı biteni anlatıyorlar padişaha. O da tellal çağırtıyor ki: “Bu Devi kim öldürdüyse kendini bildirsin. Devi kim öldürdüyse kızımı ona vereceğim.”

O geliyor, diyor ‘ben öldürdüm,’ o diyor ‘ben öldürdüm.’ Bu işin içinden bir türlü çıkamıyorlar, Devi öldüreni bulamıyorlar. Kız diyor· ki:

“Öldüren adamı ben bilirim. Hep soyunsunlar, sarayın önünden geçsinler, memlekette ne kadar delikanlı erkek varsa…”

Bütün erkekler soyunup kızın önünden geçiyorlar. Kız, Devi öldüren oğlanın sırtındaki damgayı görüp tanıyor:

“İşte bu vurdu Devi.” diyor. Padişah oğlanı çağırıyor:

“Kızımı sana vereceğim.” diyor. Oğlan:

“Padişahım, beni Kara-Dünya’dan Ak-Dünya’ya çıkart, başka bir şey istemem.” diye karşılık veriyor.

“Oğlum, falan yerde bir Kartal var. Git bak, o Kartal orda duruyorsa bu dileğini ondan iste. Seni Ak-Dünya’ya çıkarırsa o çıkarır.”

Kartalın olduğu yere gidiyor bu oğlan. Bakıyor ki bir koca ağaca bir şey sarılmış; yaklaşınca görüyor ki, bu koca bir yılan. Yılanı oğlan gürzü ile Vurup öldürüyor. Kendi de o ağacın dibinde, gölgeye yatıyor. Kartalın cücükleri de o ağacın başındaymış. Bir zaman sonra Kartal geliyor. Hemen oğlanı parçalıyacak oluyor. Cücükler çığrışıyorlar:

“Elleme ana. Bak şu yılana. Yılan yiyecekti bizi, o adam kurtardı.”

Bunu duyunca Kartal kanatlarını geriyor oğlanın üstüne, gölge tutuyor, ta oğlan uyanıncaya kadar.

Uyanıp da koca Kartalı görünce oğlan korkuyor. Kartal:

“Korkma oğlan, diyor. Sen benim yavrularımı kurtardın. İste benden dilediğini.”

“Beni Kara-Dünyadan Ak-Dünyaya çıkar başka bir şey dilemem

“Oğlum, pek halim yok, kocaldım gayrı, ama senin dileğini yapmak borç oldu. Çıkarayım seni Ak-Dünyaya. Şimdi sen bana kırk camızın eti ile kırk camızın gönünden tuluma su doldurup getireceksin.

Gidiyor oğlan, bunları getiriyor. Kartalın kanatlarının üstüne koyuyor, iki taraflı. Ortasına oğlanı bindiriyor Kartal:

“Ben lak dedikçe et ver, luk dedikçe su.” diyor.

Bunlar   Ak-Dünyaya çıkmağa başlıyorlar Kartalın her lak diyişinde et, luk diyişinde su vere vere, gidiyorlar, gidiyorlar… Artık Ak-Dünyaya varmak için azıcık bir yer kalmış. Kartal lak diyor, et yok, tükenmiş… O an hemen bacağından, şurasından şöyle bir kocaman parça kesiyor, veriyor Kartalın ağzına. Az sonra Kartal çıkarıyor oğlanı bir delikten Ak-Dünyanın yüzüne. Oğlana diyor ki:

“Haydi, in sırtımdan, yürü git gayrı.”

Oğlan iniyor, ama, olduğu yerde duruyor, yürümek istemiyor. Kartala:

“Sen git, ben sonra giderim…” diyor. Kartal: “Oğlan, yürü.” diye üsteleyince, artık çaresiz kalıyor oğlan, biraz yürüyor, topallaya topallaya. O zaman Kartal dilinin altından oğlanın etini çıkarıp oğlana veriyor, bacağının kesik yerine yapıştırıyor, oğlan eskisi gibi güzel yürüyünce, Kartal: “Haydi oğlum, uğurlar olsun.” diyip ayrılıyor.

Olan da kurtuluyor Kara·Dünyadan …  Sen de kurtuldun, ben de kurtuldum…

 

 

 

Masalın Kaynağı

Yeraltı-Diyarının-Kartalı. TTV 72; AaTh 301 . TIV de bu masalın 38 anlatması incelenmiştir. Burada yayınlanan anlatmanın başı TTV 206’da 12 anlatması incelenmiş olan başka bir tipe bağlanır. TTV 72’nin daha sonra derlenen ya da yayınlanan 5 anlatması: İmren Yötükleri /Cehyan (kitaptaki metin); TFA sayı 149 ve ISO (İstanbul); HB 64, No 79 (Naldöken/Botnova/İzmir); TAT, I no, s.10 (Sungurlu/Çorum); HPB 67, no. 22 (Edremit/Balıkesir). Bunlardan başka. TFA sayı 180 (Kırşehir) de yayınlanan bir metin de bir motifiyle bu tipe yaklaşır. Bu masal, Türk sözlü geleneğinde, çokluk, başka masallardan öğelerle karışık olarak anlatılıyor.- Kırgız sözlü geleneğinde bu masalın, başka masallara, masal ve destan (êpopêe) öğelerine eklenmesiyle genişletilerek bir destan (êpopêe) biçiminde düzenlenmesi şu yazıda incelenmiştir: P. N. Boratav, L’êpopêe d’Er-Tötük et le conte populaire. “Volksepen der uralischen und altaischen Völker”, Vortage des Hamburger Symposions von 16.-17. Dezember 1965. Wiesbaden, O. Harrassowitz yayınevi, 1968, s. 75:86.

Kitaptaki metni 1947 şubatında Adana’nın Ceyhan İlçesine bağlı İmren köyünde Saçı-Karalı Yörüklerinden 35 yaşında Bayan Fidan Karadaş’tan derledim.

Masalda geçen Uyuz-Padişah ve Uyuz-Uykusu sözleri, Oğuz destan geleneğinin -belki Bey-Böyrek ( =Dede Korkut Kitabı’nın Bamsı-Beyrek’i) hikayesinin aracılığı ile- günümüze kadar süregelen kalıntılarıdır. Uyuz, masalcıların anlatmalarında, anlamını bilmedikleri Oğuz kelimesinin yakıştırma yoluyle aldığı biçimdir; bilindiği gibi, Dede Korkut Kitabı’nda da Oğuz yiğitleri, günlerce sürdüğü için ‘küçük ölüm’ diye adlandırılan ve kahramanın düşman baskınına uğramasıyle sonuçlanan derin uykularıyle ün almışlardır.- Kızıl-Dal adını taşıyan İrlanda destanında (Roger Chauvirê’nin Fransızca çevirisi, La Geste de la Branche Rouge, Paris, Librairie de France yayını, 1926, s.1 43. 216, 240), Ulster ülkesinin erkeklerini yıJda bir kez yoklayan ve düşmanların baskınlarına fırsat veren “dokuz gün süreli” bir çeşit hastalık, Oğuz geleneğindeki “küçük ölüm” diye adlanan “Oğuz uykusu”nu andırır.

Masalın yayılışı: İstanbul, İzmir, Çorum, Edremit/Balıkesir, Kırşehir, Eskişehir, Sivas, Çankırı, Kastamonu, Ankara, Gümüşhane, Bayburt/Gümüşhane, Erzurum, Tunceli, Kars, Gaziantep, Yozgat, Kayseri, Adana.

 

 

Az Gittik Uz Gittik

Pertev Nail Boratav 

Bilgi Yayınevi

Ankara

Birinci Basım 1969

Muzip Masal Cini

Masallar üzerine ve masallara dair her şeyi heybesine doldurmuş bir masalcıdır Muzip Masal Cini. Bu bakımdan kendi masallarını ve Ribelyus adlı masal evreninde yaşananları naklederken başka hikayelere de misafir olur. Uzun lafın kısası masalların anlatılmayıp unutulmaya yüz tuttuğu bu yüzyılda yeniden masal anlatabilmek adına beyhude mücadeleye girmiş bir hayal kahramanıdır. Aynı zamanda anlatıla anlatıla günümüze kadar yolculuğuna devam eden masalların toplanması, derlenmesi ve arşivlenmesi gibi çalışmaları kendine görev addetmiştir. Muzip Masal Cini hem masal yazmak hem de unutulmaya yüz tutmuş masalları kayıt altına alıp arşivlemek üzerine hayat bulmuş bir hayali kahramanın gerçek dünya ile masalsı mücadelesidir.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yapın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacak.