Written by 15:02 Karaman Masalları • One Comment

Sarı Öküz — Karaman Masalı

Sarı Öküz masalı kapak görseli — sarı bir öküz, bir kirman ve suda parıldayan altın bir pabuç

Bu masal Karaman yöresinden derlenmiştir. Vahap Aras (1945, Karaman doğumlu, ilkokul mezunu) tarafından anlatılan masal, Filiz Münüklü tarafından 17 Şubat 1989’da derlenerek Selçuk Üniversitesi Türk Halk Kültürü Uygulama ve Araştırma Merkezi arşivine kazandırılmıştır. Metin, Vahdi Özer’in “Vladimir Propp’un Masal Çözümleme Metodu Bağlamında ‘Sarı Öküz’ Masalı Üzerine Bir İnceleme” başlıklı makalesinin ekinde (EK-1) yayımlanmıştır.

ℹ️ Bu masal, Karaman ağzıyla derlendiği haliyle aktarılmıştır. Yerel söyleyiş özellikleri (şive/ağız) derleyen kaynağa sadık kalınarak korunmuş, metne müdahale edilmemiştir.

Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içerisinde, mütevazi kendi hayatını yaşayan bir aile varmış. Gel zaman git zaman, bu ailenin bir de sarı öküzleri varmış. Bir gün evin hanımı hayatını kaybeder. Küçük kızı annesiz yetim kalır.

Babası tutar bu kızı bir hocaya verir. Hocada okurkene hocası olan kadın, kocası ölmüş olduğu için kızın babasına göz koyar. Ve kıza der ki:

-‘Eğer babanla evlenirsem sizi daha iyi okutur, birer âlim yaparım’ der.

Bu hocanın da bir kızı varmış. Kız babasına gelir, yalvarır. Baba işte benim öğretmenimle evlenirsen bizi daha iyi okutup birer âlim yapacak diye yalvarır.

Babası kızının yalvarmalarına dayanamayıp, kızın öğretmenine tâlib olur. Ve evlenirler.

Evlendikten bir müddet sonra iki kız arasında bir anlaşmazlık meydana gelir. Kadın kızını, kendi kızını, kollamaya çalışır. Hafif işlerde çalıştırır. Diğer evlatlık kızını daha ağır işlere koşar. Ezmek için elinden gelen gayreti sarfeder.

Yine günlerden bir gün bu sarı öküzü kızın önüne katıp: -‘Hadi kızım bunu dağda güzelcene bir güt’ der ve eline bir kirli yün verip:-‘Bu yünü yıkayacan, kurutacan, eğirecen, akşama tertemiz getirecen’ diye tembih eder. Kızcağız sarı öküzü de alarak dağa çıkar. Dağda bir ırmağın kenarında yünü yıkamaya uğraşırkene yanlarına ak sakallı bir ihtiyar peydah olur. Kızın derdini bildiği için kızın elindeki kirli yünleri alıp yerine beyaz yünlerden, temiz yünlerden verip:-‘Kızım’ der.

-‘Git bu yünü eğir. Kirmanın dağda kopacak, yuvarlanacak bir mağaraya girecek. Mağarada bir dev var. Sakına sakın sol memesini emme, sağ memesini em’ diye kıza tembih eder.

Ve nitekim ihtiyar kaybolur. Kız dağda kirmanını eğirirkene kirman kopar. Kirman gider, kız gider… Kirman gider bir mağaraya girer. Baksa ki bir dev uyuyor. Varır devin sağ memesini emer. Bu meyanda dev uyanır.

-‘Eh, peh’ der.

-‘Bir kuzu geldi. Sağ mememi emdi. Bana evlâd oldu’ der.

-‘Kızım şu başıma bir bakıver’ der.

Kız devin kirli başına bakıp, elini başına koyup elini öper. Ne güzel başınız var diye söyler. Ve müsaade ister devden.

-‘Ben müsaade isteyim, gideceğim’ der.

-‘Kızım’ der. ‘Küpte turşu var. Filan yerde ekmek var. Al kendin yersin’ der.

Kız küpü bir açar ki yılan, çayan dolu. Öbür küpü açar, küflenmiş ekmekler…

-‘Tamam’ der. ‘Aldım Allah’a ısmarladık’ der.

Bu meyanda dev ona der ki:

-‘Bak kızım yolda üç tane çeşmeye rastlayacaksın. Birinci çeşme beyaz akar. İkinci çeşme siyah akar. Üçüncü çeşme kırmızı akar’ der.

-‘Beyazda yıkanacaksın. Kırmızıyı dudaklarına, yanaklarına sürecen, siyahı da saçlarına, kaşlarına, gözlerine sürecen’ der. Kızı çıkarır.

Kız gelir bakar ki hakikaten yolda üç tane çeşme var. Beyaz olan çeşmeden yıkanır. Siyahı da kaşlarına, saçlarına, gözlerine sürer. Kırmızıyı da yanaklarına, dudaklarına sürer. Kız olur dünya güzeli. Sarı öküzünü de önüne katarak doğru eve gelir. Kapıyı çalar. Andığı kapıyı açıp baktığında ne görsün? Dünya güzeli bir kız karşısında durmuyor mu? Bu hâline şaşırır. Ve ertesi günü, kendi kızını bu sefer, aynı şekilde öküz gütmeye gönderir. Kızının eline temiz bir yün verir ve bunu eğir der. Öküzü de akşama kadar güt tekrar getirirsin diyerek kızına yiyecek, içecek koyar uğurlar. Yolda giderkene bu ihtiyar pir tekrar gözükür:

-‘Kızım’ der.

-‘Yolda kirmanın kopacak, yuvarlanıp bir mağaraya girecek. Mağarada bir dev var. Bu devin sakına sakın sol memesini emme, sağ memesi em.’

-‘Peki’ der kız.

Kirman kopar bir mağaraya girer, kızda arkasından mağaraya girer. Baksa ki bir dev mağaranın içerisinde yatıyor. Hemen varır sağ memesini emer. Dev: -‘Peh, peh’ der.

-‘Ne kuzu geldi. Sağ mememi emdi. Bana evlad oldu. Kızım’ der. –’Şu başıma bir bakıver’der.

-‘Ah, başın kirli, bitli. Ben buna bakmam’ der.

-‘Ben gideceğim’ der.

-‘Kızım, mâdem gideceksin, küpte turşu var. Filan yerde ekmek var. Onları da al yersin’ der.

Bakar ki küpte yılan, çayan dolu, öbür ekmekte küflü. –’Ben onları yemem’ der. Dev bu sefer ona kıza vermiş olduğu öğüdü, ona da verir:

-‘Yolda üç tane çeşme karşına gelecek. Biri beyaz akar biri kırmızı akar, biri siyah akar. Siyahta yıkan, beyazı kaşına, gözüne, saçına sür. Kırmızıyı da dudaklarına, yanaklarına sür’ deyince kız güzel olmak için devin öğütlerini tutarak gider. Siyah çeşmede yıkanır. Beyazı da kaşına, gözüne sürer. Kırmızıyı da yanaklarına dudaklarına sürünce tıpkı bir maymuna döner. O da kendisini güzelleştim zannederek sarı öküzü önüne katarak doğru evine gelir. Annesi heyecanla gidip kapıyı açtığında ne görsün? Karşısında zindan gibi bir kız. Perişan vaziyette görünce şaşırır.

-‘Bunu yapsa yapsa sarı öküz yapmıştır’ der.

-‘Ben buna bir çare bulup, bu öküzü yok etmenin çaresine bakayım’ diyerek kendi kendine düşünür.

Ve akşama hastalanır, yalandan. Kocası gelince:

-‘Aman Bey, hastalandım, ölüyorum. Derdime bir çare’ dediği vakit, kocası ona sorar.

-‘Ya Hatun, derdinin çaresi nedir?’

-‘Sarı öküzü kesersen ben iyi olurum. Başka türlü iyi olmam mümkün değil’ der.

Bunları kapının arkasından duyan kız, doğru ahıra giderek sarı öküzün boynuna sarılıp, başlar ağlamaya, ağlar, ağlar… Allah tarafından sarı öküze bir nida gelir ve der ki:

-‘Sakına sakın ağlama. Benim başımı, ayaklarımı, bağırsaklarımı, hepsini bir derimin içine koy ve ahırın bir kenarına göm’ der:

-‘Size bu et, benim etim, babanla sana tatlı olacak analığınla kızına acı olacak. Benim etimi onlar yiyemeyecekler, sizler yiyeceksiniz, onlar yiyemeyecek’ diye söyler.

Ve sarı öküzü keserler. Dediği gibi, kız başını ayaklarını, bağırsaklarını derisinin içine koyar. Ahırın bir köşesine gömer. Aradan birkaç zaman geçtikten sonra mahallede bir düğüne davet olunur. Bunlar düğüne gitmek isterlerse de analığı kendi kızını alarak bu düğüne gitmek ister. Üvey kızına da, önüne güneşin altına bir kazan koyarak:

-‘Bunu ağlayarak dolduracaksın. Bu gözyaşıyla ben gelince hamur yoğurup, ekmek yapacağım’

diye söyler. Genç kız o güneşin altındaki kazanın önüne eğilir, başlar ağlamaya… Gözünden düşen damlalar, sıcak kazanın içinde kaybolur. Komşusunun kızı fark eder der ki:

-Niçin ağlıyorsun?

-‘Ben ağlamayayım da kimler ağlasın. Analığım bana emir verdi. Ben bunu ağlayarak dolduracağım. Gelince analığım ekmek yapacak’ deyince

-Kız bundan kolay ne var?

Kazanı suyla doldururlar. Tuz atarlar. Kazan dolmuş olur.

-Hadi biz de düğüne gidelim.

-‘Analığım beni görürse kıyameti koparır. Hem benim düğünde giyecek elbisem yok, ayakkabılarım yok’ diye konuşurkene aklına sarı öküzün ayakları, bağırsakları, derisi aklına gelir. Der:

-Ben bir keloğlan olarak bu düğüne gidebilirim. O zaman beni tanımazlar.

Ahırda gömdüğü yerden deriyi çıkarsa ne baksın. Deri olmuş çok güzel, her tarafı altın işlemeli bir elbise, bağırsakları inciler, kolyeler olmuş. Ayakları şahane ayakkabılar olmuş. Bunları giyip düğün evine gider. Zaten eskiden de güzel olduğu için olur bir dünya güzeli.

Millet gelini bırakıp bu kızı seğretmeğe başlar. Ve herkes ona bakar. Nitekim kızı oyuna kaldırırlar. Kız oynarkene her tarafa altın saçılır. Yan taraftakiler altını kapışırkene, bir altında analığına verirler. Geç kaldım diye kız, oradan çıkar. Eve doğru gelirkene, bir köprüden koşarkene ayakkabısının teki köprüden aşağıya düşer. Diğerlerini alır gelir, ahıra tekrardan gömer. Ayakkabının teki suyun içinde kalmıştır. Onu alamaz. Analığı eve gelip üvey kızına:

-‘Sende mi kendine güzelim diye şey edersin. Bugün düğünde senden çok çok daha güzel bir kız vardı. Herkes ona baktı ve oynadık sıra sıra etrafa altın saçıldı. Bak bir altın da ben kaptım’ diye kıza sitem eder. Kız bunlara aldırış etmez. Padişahın oğlu atını sulamak için o ırmağın kenarına geldiğinde at suya yanaşmaz. Bakar ki bir parıltı var suyun içerisinde… Adamlarına, vezirlerine der ki:

-Parlayan şey neyse çıkarın su yüzeyine.

Suyun içindeki altın ayakkabı, suyun yüzeyine çıkarılır. Padişahın oğlu hizmetçisine ve askerlerine der ki:

-‘Bu ayakkabı kimin ayağına olursa, ben onunla evleneceğim’ diye emir verir. Bu ayakkabıyı alan askerler o memleketin evlerini tek tek dolaşmaya başlarlar. Bu zarif ayakkabı kimsenin ayağına olmamaktadır. Kimine küçük, kimine büyük, kiminin ayağına girmez. O şekilde kapı kapı dolaşırlar. Sıra gelip de bu eve geldiğinde, evdeki üvey anne, kızına ayakkabıyı oldurmak için ayaklarını rendeler, yine de olmaz. Ve başka kimse yok mu diye sorduklarında Fatma Hanım isminde olan kızı tandıra kapatmışlardır, kimse görmesin diye. Horoz gelir, tandırın üstünde ötmeye başlar. Üüürü üü… Fatma Hanım tandırda… Bunu askerler duyunca Fatma Hanım’ı tandırdan çıkarırlar. Baksalar ki ayın on dördü gibi güzel mi güzel denecek kadar bir kız. Ayakkabıyı sokarlar (ayakkabı kızın olduğu için) ayağına ayakkabı tıpatıp denk gelir. Derler ki ayakkabının sahibini bulduk. Ne yapalım?

-‘Alın gelin’ der.

Fatma Hanım’ı alır, giderler saraya. Düğün hazırlarışılarıştır. Aradan birkaç zaman geçtikten sonra kızın andığı padişahın huzuruna çıkarılır. Kız durumu bütün olancasına olduğu gibi padişahın oğluna nakledince padişahın oğlu kaynanasına der ki:

-‘Kırk katır mı istersin, kırk satır mı’ diye sorar. Kaynanası der ki:

-‘Ya devletlüm kırk satırı ne yapayım. Kırk katırı verin ki bineyim bey babamın yanına gideyim. Bineyim devletlümün yanına geleyim’ diye hitap eder. Bu meyanda padişahın oğlu kırk tane katırı hazırlatır. Yirmi tanesine su vermez, yirmi tanesine ot vermez. İki-üç gün böyle birini aç, birinin susuz bırakır. Katırları meydana çıkardıktan sonra bir tarafa ot koyar bir tarafa su. Kaynanasını da üzerine bindirirler. Bağlarlar ayaklarından katırların üstüne. Aç olan katırlar ota, susuz olan katırlar suya hücum edince kaynanası ortadan ikiye bölünür.

Kırk gün kırk gece düğün yaparlar. Onlar erer muradına biz çıkalım kerevetine.


Kaynak:
Özer, V. (2022). Vladimir Propp’un Masal Çözümleme Metodu Bağlamında “Sarı Öküz” Masalı Üzerine Bir İnceleme. Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 5(2), 251-266. (EK-1: Masal Metni, s. 263). DOI: 10.47948/efad.1182617
Anlatan: Vahap Aras (Karaman, 1945 doğumlu, ilkokul mezunu)
Derleyen: Filiz Münüklü (17 Şubat 1989, Karaman)
Arşiv: Selçuk Üniversitesi Türk Halk Kültürü Uygulama ve Araştırma Merkezi arşivi

Close