Written by 10:22 Anadolu Masalları

Keloğlan ile Ali Cengiz

Bir varmış, bir yokmuş. Tanrının kulu çokmuş. Çok yemesi, yok demesi günahmış. Vakti zamanında bir memleketin ücra bir köyünde bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlanın şu dar dünyada yaşlı anacığından gayrı kimseciği yokmuş. Bu Keloğlan köylünün malına, davarına çobanlık eder, sabahın erinden akşamın karanlığına kadar, günlerini, dağlarda, bayırlarda hayvanları güderek, dolanıp dolaşarak geçirirmiş. Orası, burası, dağı, deresi derken, günler yürümüş, aylar dönmüş, yıllar da birbirlerine ulanmış. Bu Keloğlan da büyüyüp yetmiş. Eli ayağı irileşmiş de, boyu uzamış. Gözleri de çıldır çıldır bakası, fıldır fıldır dönesi olmuş. Bir gün durmuş, anasına:

–        Bu köyde bütün yaşıtlarım, akranlarım evlendi. Çoluk çocuk sahibi oldu. Ana, beni evlendir hele, demiş de, sırıtmış. Anası da:

–        Hele oğlan, Keloğlan, keleş oğlan. Ben evde, bahçede, bu ihtiyar halimle uğraşıyorum. Yün eğiliyorum, çorap örüyorum. Tavuktu, yumurtaydı, ne denkleştirirsem pazarda satıyorum. Sen de sürüyü dolaştırıp çobanlık ediyorsun da, anca kuru yavan, doyunup gidiyoruz. Düğünü neyle edeceksin? Ağırlığı nasıl vereceksin? Aşını neyle pişirip karıştıracaksın? Gelini neyle doyuracaksın? diye engelleri bir bir sayıp, her ne kadar yorgunu yokuşa sürdüyse de, Keloğlan bu, sırıtmış ve de direnmiş:

–        Hele anam, ak pürçekli, hem de gayretli anam. Sen gam kasavet çekme, önünü, ardını hiç düşünme ve de dertlenme. Bu saydıklarının çaresi bulunur. Eksik gedik tıkanır. Engeli, müşkülü dağlarca olsa geçilir. Sen hele bir davran da, görücü gitmeye hazır ol, demiş. Bu kadıncağız önce biraz direnmiş, olmazlanmışsa da, sonunda bir düşünmüş, iki kaşınmış. Eve bir gelin gelirse kendisine el ulağı, can yoldaşı, işlerine de yardımcı olacağını tasarlamış da, davranıp oğluna sormuş:

–        Hele oğlan, Keloğlan, keleş oğlan, suratı güleç oğlan. Ha diyelim çaresini bulduk. Tedarikini gördük. Kimin kızını isteyelim, hangi kapıya varalım?

Keloğlan hem sırıtır durur, hem de anasının yola gelmesini beklermiş. Bunu duyunca hemen:

–        Aman ana, bunda düşünecek, danışacak ne var ki? Elbette bu dolayların en has, en güzel kızını. Padişahın kızına dünür gideceksin, demiş de, kas kas kasılmış. Oğlunun kuşça gönlünün nerelerde uçup dolandığını anlayan anası şaşakalmış. Bir süre duralamış da, dönmüş oğluna:

–        Hele oğlum, kel oğlum, keleş oğlum, yüzü güleç oğlum, şaşırdın mı, tozuttun mu? Bu ülkenin bir padişahıdır. Hem devletli, saltanatlı, işi başından aşkın, gazabı da kapısından taşkındır. Ensesi yelli, kurbağa belli, hay hayla oturur, vay vayla kalkar. Onu gören ondan korkar, bir celâllı, celladlı şahtır. Sana kızını verir mi? Beni sarayın kapısından kovarlar. Etme yavrum, gel eyleme, sana şöyle kimsesiz, anadan öksüz, babadan yetim bir kızcağız bulalım, dese de, bu Keloğlan, “Olmaz” diye direnmiş. Kel kafası kızarmış da, çakır gözleri iyice belermiş.

–        Hele ana, ak pürçekli, hem de gayretli ana. Dediğim dediktir, çaldığım düdüktür. Sen hiç kasavet çekme ve de üzülme. Padişahın kapısına varacaksın. Dilek taşına oturacaksın. Padişahın huzuruna çıkaracaklar, direnip kızını isteyeceksin. Ne kusurum, ne gibi özürüm var. Aslan gibi delikanlıyım. Bu padişah, kızını bana vermeyip de kime verecekmiş? Haydi davran anacığım. Yarın sabah erkenden saraya git, dilek taşına otur. Padişahın huzuruna çıkarılınca da, kızını istediğimi bir bir söyler, anlatırsın. Korkma, hem de çekinme sen, bu kızı alacağız diye Keloğlan direnince, bu kadıncağız ertesi sabah, üstünü başını biraz düzeltmiş, sandığından bir iki parça eşyasını giyinip kuşanmış da, saray kapısına gelmiş. Kapının bir yanındaki dilenci taşını bırakmış da, dilek taşına oturmuş. Kapıcılar, bostancılar, baltacılar, bunu görmüş de, ne isteyip, ne dilediğini sormuşlar. Bu da padişahı görmek istediğini, dileği olduğunu söyleyince, padişaha haber salmışlar. Padişah kendisini görmek isteyen, dilek taşına oturan bu fakir kadını merak etmiş, yanına getirmelerini buyurmuş. Bostancılar ve de baltacılar Keloğlanın anasını koltuklayıp kapılardan geçirmişler, bahçelerden dolaştırmışlar, avluları aşırtıp sofalardan ve koridorlardan yürütmüşler, merdivenlerden çıkarıp padişahın odasının önüne kadar getirmişler, bırakmışlar.

Bu kadıncağız korkudan par par titreşir, yüreği içine sığmaz, eli ayağı da bir kasılır, bir açılırmış. Perdeyi açıp içeriye girse bir türlü, girmese bir türlü. Padişahın kovması, kovalaması bir yana, asıl Keloğlana gazap edip cellada vermesinden korkarmış. Ama kapıda dikilip durmanın, içinden kurup tasalanmanın bir faydası yok. Gözünü yumup kaldırmış kapı perdesini de, içeriye girmiş. Hemen yerden selamlar vererek padişahın tahtı önüne yürümüş. Padişah, bu kadıncağıza bakmış da:

–        Gel bakalım, valide, çekinme ve de telâş etme, ne dilersen anlat, söyle.

Bu kadıncağız, padişahın hiddetinden, dehşetinden ürkmüş de, boynunu bükmüş, ellerini kavuşturmuş, kalakalmış. Dili çözülüp laf edememiş. Padişahtır, beklemiş, beklemiş de:

–        Hele yaklaş, valide hanım, korkma ve de ürkme, meramın, maksadın ne ise anlat! deyince, Keloğlanın anasıdır, yaklaşmış ve de davranmış:

–        Devletli, şevketli, hem de ulu yollu, izzetli padişahım. Benim bir oğulcağızım var. Bu dolaylarda adı çıkmış, Keloğlan diye nam salmıştır…

–        Hele söyle, deyiver, ne olmuş bu Keloğlana, ne istersin, ne dilersin? deyince, bu kadıncağız da:

–        Söyleyeceğim, dileyeceğim, ama kızarsın, gazaba gelirsin diye çekiniyorum, deyince, padişahtır, bunun haline acımış, yaşına başına bakmış da:

–        Yok yok, kızmam, hem de sana zararım dokunmaz, destur verdim, ne dilersen, nasıl istersen söyleyiver nine! demiş buna. Kadıncağız da padişahın kendine acıdığını, destur verdiğini duyunca, ferahlamış, soluk almış da, söze başlamış:

–        Oğlum köylünün davarını, malını, dağ bayır gezdirir, otlatır, çobanlık eder, ben de bahçeye bakar, tavuktur, yumurtadır satar, yün eğirir, çorap örerim. İkimiz el ele, baş başa, yağlı yavan, ne bulursak denkleştirir, geçinir gideriz. Dün akşam karşıma dikildi. Yaşıtım, akranım hep evlendiler, çoluk çocuk sahibi oldular. Ana, beni everiver dedi durdu. Uygun birini arayalım dedimse de, padişahın kızı olacak ille, benim ne kusurum, ne eksiğim varmış, dedi de direndi. Aman padişahım, beni bağışla, ne edeyim evlattır, gönlü yücelerde, aklı havalarda… deyince, bu padişahı bir gülmedir almış da, bir süre gülmüş gülmüş. Sonra da:

–        Bunda kızacak ne varmış? Ergen değil mi, gönlü yücelerde olur elbette. Bir kızı da kırk kişi ister, birine kısmet olur. Senin bu Keloğlana kızımı veririm, ama bir şartla: Ali Cengiz oyununu öğrenir, gelir, o zaman kızımı alır…

Kadıncağız, padişahın bu cevabı karşısında şaşırmış, sevinmiş. Yedi yerden temenna ederek geri geri çekilmiş. Bir yandan padişahı över, dualar edermiş. Yellim yepelek, yelken kürek, eli ayağı dolaşarak, durup durup yüreğini bastırarak, evine ulaşmış da, muştulu haberi Keloğlana ulaştırmış:

–        Hele oğlan, Keloğlan, keleş oğlan. İşin oldu, sana gün doğdu. Padişah kızını verir oldu da, şart koştu. Gidip Ali Cengiz’i bulacaksın, oyunu her ne ise bir tamam öğreneceksin. Bu şartla kızımı, oğluna veririm dedi. Hele davran bakalım, gönlü yüce olanın eli çabuk, hünerleri de yüceden olmalı! deyince, bu Keloğlan sırıtmış da:

–        Aman anam, ak pürçekli, gayretli anam. Sen hiç gam, kasavet çekme, önünü, ardını hiç düşünme ve de dertlenme. Ondan kolay ne var ki? Şimdi davranır, yola çıkarım. Ali Cengiz’i arar bulurum. Oyunları, düzenleri her neyse bir tamam öğrenir, dönerim, demiş de, anasıyla birlikte yola çıkmışlar, yürümüşler.

O diyarda Ali Cengiz adında, ünü duyulmuş, namı yayılmış, bir usta oyuncu varmış ki, oyunlar, hünerler, düzenler bilirmiş. Yedi iklim, dört köşeden, bunun yanına delikanlılar akın akın gelir, kırk gün yanında durur, bütün bildiklerini öğretir, kırkıncı günü bunlara:

–        Hele çocuklar, oyunları, düzenleri, hünerleri baştan sona öğrendiniz mi? diye sorar, bunlar da “Öğrendik, belledik usta” derlerse, hemen bunları evinin altındaki mağaraya indirir, keser, doğrar, kör kuyuya atarmış. Bunlardan birinin yol bulup kendi yerine geçmesini istemezmiş.

Keloğlanla anası az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Yolların tozuna bulanarak, keselerden dönerek, derelerden geçerek, birim birim sekerek yürümüşler. Yorulmuşlar da, bir ağacın altına oturmuşlar, yaslanmışlar, azık torbasını açıp peynir ekmek yerlerken, karşıdan bir adamdır kopmuş, gelmiş. Keloğlanın karşısına dikilmiş:

–        Nerelerden gelirsin, a Keloğlan, buralarda ne ararsın? diye buna sormuş. Bu da cevap vermiş:

–        Ali Cengiz ustasını aramaya çıktım, yoluyla yordamıyla oyunlarını, düzenlerini, hem de hünerlerini bir tamam öğrensem gerek. Sorup soruşturuyor, izleyip gidiyorum işte, demiş. Meğer Keloğlanın karşısında dikilip duran adam Ali Cengiz’in kendisi imiş.

–        Ali Cengiz dedikleri usta benim. Evime gelir, kapılanırsın, işime, hizmetime, kırk gün bakarsın. Her gün bir oyun, düzen, hüner öğretirim. Kırkıncı gün imtihan olur, köyüne dönersin, deyince, bu Keloğlan, torbasını, azığını toplamış, kalkmış ustasının elini öpmüş. Anasından ayrılmış, ustasının peşine takılmış. Ali Cengiz bunu almış, evine götürmüş.

Ali Cengiz’in evinde karısı ile bir de kızı varmış. Ustası getirip bu Keloğlanı boş bir odaya kapatmış da, sokağa çıkmış. Ali Cengiz gittikten sonra, ana kız, bu Keloğlanın haline acımışlar da, kapısına yanaşmışlar. Kız, anahtar deliğinden buna seslenmiş:

–        Aman Keloğlan, garip keleş oğlan. Babam sana kırk gün içinde bütün oyunlarını, düzenlerini, hem de hünerlerini öğretecek. Kırkıncı günün akşamı seni imtihan edecek, sorgu sual soracak. Oyunların, düzenlerin, hünerlerin hiçbirini öğrenmemiş olacaksın. Her birinin şartını, yolunu, yordamını eksik diyeceksin. Eğer öğrendim usta der de, işin doğrusuna gidersen, kafanın kesildiği, kuyuya atıldığı gündür. O zaman yakanı kurtarır, elinden kurtulursun, diye bu Keloğlana bir bir öğretmiş. Keloğlan oturmuş, Ali Cengiz’i beklemiş. Aradan çok geçmemiş, o da çıkmış gelmiş. Daha birinci günden, bu Keloğlana, küçüğünden başlayıp büyüğüne doğru oyunlarını, düzenlerini, hem de hünerlerini öğretmeye başlamış. Keloğlandır, ne öğrettiyse bir tekmil öğrenmiş de, işin cambazlığını, hokkabazlığını da kavramış, öteye geçmiş, ustalığa bile ulaşmış. Ali Cengiz kırkıncı günün akşamı, bunu sorgu sual, imtihana çekmiş.

Hangi oyunu sorsa, eksik gedik söylemiş, terslikler etmiş, hem de birbirine karıştırmış.

–        Oğlum Keloğlan, keleş oğlan, gözleri çakır da kendisi bakır oğlan, şu oyunu öğrendin mi, bu oyunu öğrendin mi? dedikçe, bu Keloğlan sırıtmış, sırtarmış da:

–        Aman usta, yaman usta, aklım karıştı, tedbirim dolaştı. Birini ötekinden ayıramaz, bilemez oldum. Hele bir daha anlatıver, dedikçe, bu Ali Cengiz’in içi ferahlamış, gönlü açılmış:

–        Hele budala oğlan, yolsuz yordamsız, salak oğlan. Vay benim emeklerime, boşa geçen günlerime!… demiş de, sevinerek, sevincinden içi hop hop ederek daha akşamdan buna izin vermiş, selametlemiş. Keloğlan da torbasını sırtlamış, değneğini almış, oğlunu almaya gelen anasıyla birlikte evlerinin yolunu tutmuşlar.

Gide gide giderek, birim birim sekerek, keselerden dönerek, derelerden geçerek giderken yolları bir ormana rastlamış. Bu Keloğlan ormanda tavşan peşinde dolaşan avcıları görmüş. Anasına demiş ki:

–        Ana, şimdi ben bir oyun edip tazı olacağım. Oraya buraya seğirtip tavşan yakalayacağım, hüner göstereceğim. Avcılar beni senden satın almak isteyecekler. Beş altına pazarlık eder satarsın. Ama sakın boynumdaki tasmayı verme. Aman ana, tasmayı verirsen, beni ölmüş bilesin!

Keloğlan sözlerini bitirince, “hop” demiş bir tazı oluvermiş. Çalıların içinden zıplaya sıçraya kaçan bir tavşanın peşine düşmüş, yakalamış, sırtından ağızlamış da, avcıların önüne çıkarmış, salta durup, kaldırıp sunmuş. Bütün avcılar, uçarcasına koşan, şahin gibi ava salan, peşine düştüğünü kapıp almacasına getiren bu tazıyı pek beğenmişler, övmüşler. Kadının önüne çıkıp alıcı olmuşlar. Pazarlığa girişip beş altına uyuşmuşlar. Kadın da tasmasını çıkarıp tazıyı bunlara teslim etmiş. Başka bir tasma çıkarıp boynuna bağlamışlar. Yine tavşan peşinde, orası burası diyerek dolanmaya başlamışlar. Çalıların içinden bir başka tavşan parlayıp fırlayınca, bu tazıyı salıvermişler. Bu da sıçrayıp hoplayarak yokuş yukarı koşan tavşanın peşinden seğirtmiş de, dağa doğru sarmış, gözden kaybolmuş. Bir uygun yerde durup, elinde baltasıyla bir odunca baba kılığına dönmüş de, tak tak odun kesmeye girişmiş.

Avcılar da tazının peşinden, orasını burasını yoklayarak dağa çıkmış gelmişler. Bakmışlar ki, orada bir yaşlı oduncu baba, tak tak odun kesiyor. Gelmişler, buna sormuşlar:

–        Rastgele, bol gele, uğurlu ola, oduncu baba. Buradan tavşan peşinde koşan bir tazı geçti mi, gördün mü hele?

Keloğlan da:

–        Şimdi geçti. Şol tepeyi demin aştı. Yel gibi gidiyor, par par ediyordu, deyince, avcılar o yana doğru koşuşarak gitmişler. Oduncu baba kılığındaki Keloğlan da dağdan inip anasını bulmuş, dönüp hemen yola koyulmuşlar, yürümüşler.

Bunlar evlerine gelmişler. Aradan bir zaman geçmiş. Olup bitenleri, şundan bundan yarım yamalak duymuş ama, Ali Cengiz, işin aslını anlamış. Bu Keloğlanın kendisini dekten attığını, kellesini kurtardığını, oyunlarının hepsini öğrendiği halde, kendisini aptal gösterip kellesini kurtardığını iyice kestirmiş. “Bir postta iki şeyh oturmaz. Bir ülkede iki Ali Cengiz olmaz” demiş de, yola çıkmış, Keloğlanın peşine düşmüş.

Ali Cengiz, öteyi beriyi yoklaya araştıra geledursun. Biz gelelim Keloğlanla anasının yanına. Bir sabah anasına demiş ki:

–        Hele ana, tazının parasını bitirdik. Elde avuçta para kalmadı. Üçün beşin yoluna bakalım ve de zenaatimizi yürütelim. Ben şimdi bir koç kılığına gireceğim. Şu ipi boynuzlarıma bağlar, beni pazara götürürsün. Sıkı dur, iyi pazarlık et, on altından on para aşağısına satmayacaksın. Pazarlık bitince de, bu ipi boynuzlarımdan çözersin alırsın. Bu ipi çözüp almazsan, beni bir daha göremezsin, demiş, par par edip silkinmiş, kıvrım kıvrım boynuzlu kocaman bir koç olmuş. Anası, Keloğlanın verdiği ipi bunun boynuzlarına bağlamış. Çekmiş pazara götürmüş. Bu besili, kıvrım kıvrım boynuzlu, güzel koçu almak için birçok alıcı gelip kadının çevresine birikmiş. Ali Cengiz de o sırada pazara gelmiş, oraya buraya bakmıyormuş. Hemen kadını tanımış. Keloğlanın anası olduğunu bilmiş. Yanına gelerek, kalabalığı aralamış da, alıcı olmuş.

–        Bu koçu kaç liraya satıyorsun, valide hanım? diye kibar kibar, nazikâne sormuş. Kadın da bu Ali Cengiz’i tanımamış:

–        On altından metelik aşağısına vermem. Böylesi yaman bir koç pazarda görülmemiş, deyince, bu Ali Cengiz, hemen kadının eline yapışıp, köylü töresince sallayıp koçun fiyatını yükseltmiş de, başka alıcıları aralamış.

–        Ben sana yirmi altın vereyim. Bu koçu beğendim. Davar sürüsünün başına kösemen edeceğim. Ama başındaki şu iple birlikte isterim, ha!… demiş. Bu kadın yirmi altını duyunca, aklı başından gideyazmış. Oğlunun tembihini unutmuş da, çil çil altınların parıltısı gözlerini kamaştırmış. Yirmi altını avcuna sayınca, koçun ipini Ali Cengiz’e uzatacağı sırada, koç, par par etmiş, bir serçe olup uçmaya başlamış. Bunu gören Ali Cengiz de hemen davranıp bir kartal olmuş. Serçenin arkasından yekinip saldırmış. Serçe uçmuş, kartal uçmuş. Serçe gitmiş, kartal gitmiş. Yetişip de tam serçeyi kapacağı sırada, önündeki Keloğlan, hemen bir demet gül olmuş, fırlayıp sarayın penceresinden girerek padişah kızının kucağına düşmüş.

Sultan hanım, gökten uçarak gelip kucağına düşen bu gül demetinden pek hoşlanmış, kana kana koklamış, göğsüne bastırıp babasının yanına koşmuş. Bu hali pencerenin önündeki bir ağacın dalına konup seyreden Ali Cengiz, hemen bir dilenci kılığına girip yere inmiş. Doğru saraya giderek padişahın huzuruna çıkmış:

–        Aman padişahım, devletli, izzetli, adaletli padişahım, elimdeki gül demetini bir alıcı kuştur kaptı. Sultan hanımın penceresinden içeriye düşürdü. Aman gülümü versinler, padişahım, ferman buyurun da bu fakirin gül demetini versinler, diye ağlayıp sızlamaya, yalvarıp da yanıp yakılmaya girişmiş. O sırada sultan hanım gelmiş de, kucağındaki gül demetini babasına gösteriyormuş. Dilencinin söylediklerini duyunca, hemen babasına:

–        Aman babacığım, devletli babacığım, adaletli padişahım, bu gül demeti benim kısmetimdir. Kimseye vermem, benim hakkımdır, deyince, padişah bir kızına, bir de dilencinin perişan, düşkün haline bakmış da çaresiz:

–        Aman nazlı kızım, iki gözüm evladım, sahibi gelmiş isterken, vermemek olmaz. Ve de benim adaletime sığmaz, demiş. Her ne kadar sultan kız, bu gülleri vermek istememişse de, babasının sabrı tükenip kaşlarını çatması üzerine, gül demetini, partal dilenciye uzatmak zorunda kalmış, daha elini demete değdirmeden, gül demeti darı olup yerlere saçılmış. Bunu gören dilenci kılığındaki Ali Cengiz de, hemen peşindeki civcivlerle gıt gıt gıtlayarak bir anaç tavuk kılığına dönüşüp, yerdeki darıları gagalayıp, hızlı hızlı dönenmeye girişmiş. Darıya dönüşüp yerlere saçılmış olan Keloğlan, bakmış ki işler kötüye gitmekte. Hemen davranıp toparlanmış. Sarı, kızıl, acar bir tilkiye dönmüş de, anaç tavuğu da toparlayıp yutuvermiş. İt oturuşuna geçmiş de yalanmaya, bıyıklarını sıvazlamaya girişmiş.

Padişahla kızı bir köşede durmuşlar, bu olup bitenlere şaşıp kalmışlar, gözlerini belertmişler de, ne olup bittiğini bir türlü anlayamamışlar. “Acaba ortalığı cinler mi bastı? Yoksa düş mü görüyoruz?” diyerek birbirleriyle bakışırlar, tilkinin oturup yalanışını gözlerlerken, tilki ortalıkta par par dönenmiş de, aniden yakışıklı bir delikanlı kılığında ortaya çıkıvermiş. Baba kız bu oğlana bakmışlar da biraz ferahlamışlar. Hem de bu delikanlıyı pek beğenmişler. Keloğlan bunlara dönmüş de:

–        İşte padişahım, adaletli şahım, Keloğlan dedikleri benim. Anamı elçi göndermiş, sultan hanımla evlenmek istemiştim. Sizin Ali Cengiz oyununu öğrenmemi şart koşmuştunuz. Huzurunuzda Ali Cengiz’i yendim, oyunumu gösterdim, üstelik ustalık mevkiine bile ulaştım. Şimdi şu dünyada benden başka bu oyunları, düzenleri, hünerleri bilen yoktur. Ben sözümde durdum, şimdi sizi bekliyorum, padişahım, demiş de, edepli, terbiyeli, boyun kesmiş, beklemiş.

Padişah bir durmuş, iki düşünmüş. Doluya koymuş almamış, boşa koymuş dolmamış. Verdiği sözden dönmek, adını halk arasında kötüye çıkarmak bir yana, bu Keloğlanın Ali Cengiz oyunlarını da hesaba almış. Kendi razı olmasa, bu oğlanla çekişip yarışması, ortalığı karıştırmadan yenip ortadan kaldırması gerekecek. O ihtiyar haliyle böylesine çetin ve de sonu tehlikeli bir işi gözüne kestirememiş. Adaletini gösterip düğün dernek kurması, bu Keloğlanı yanına alıp devlet hizmetine koşması daha uygun kestirme görünmüş.

–        Aman oğlum, yaman oğlum, seni kendime damat ettim, kızımı verdim. Ve de vezir eyledim. Dört bir yana haberciler çıksın, konuklar gelsin. Davul zurna vurulsun, düğün dernek kurulsun, diye buyruklar vermiş, fermanlar salmış. Keloğlandır, davranıp padişahın elini eteğini öpmüş. O günden

başlayarak kırk gün kırk gece düğün kurulmuş, yemişler, içmişler, hoş geçmişler. Keloğlanla sultan hanımı evlendirmişler. Onlar ermiş muratlarına, biz çıkalım kerevetine.

Tahir Alangu

Keloğlan Masalları

Visited 1 times, 1 visit(s) today
Close