Kırk Kardeş (Türk Masalı)

Kırk Kardeş (Türk Masalı)

 

Var varanın, sür sürenin… Baykuşu çoktur viranenin… Destursuz bağa girenin, geçmez parayla dükkâna girenin, hokka çömleğini başında patlatır Bekri Mustafa…

Hak dost, veli dost… Babamdan kaldı bir eski post… Ben dikerim, o sökülür… Arasına bit, pire sokulur… Ufacığı bakla gibi, büyüceği toklu gibi… Tuttum pireyi, İstanbul’a yolladım. Bekledim, bekledim gelmedi. Ardından uşak yolladım.

Bir kaz aldım pazardan akça pakça, eti kemiceğinden pekçe…

Kırk kişiyiz… Onumuz odun yarar, onumuz kav çakar, onumuz su taşır, onumuz ateş yakar… Bir de baktık kaz kafasını kaldırmış, kazandan bize bakar…

Fare takla tukla… Ne nohut bıraktı bu yıl ne de bakla… Kahveci kutuyu sakla, tiryaki olmuş o güdük fare…

Fare ovada yedi başağı, sıyrıldı çıktı direkten… Somunu kaptı kürekten… Gözleri büyük çörekten… Dişleri iri oraktan…

Tavanda teker meker… Gözlerime toz döker… İhtiyara bakmaz geçer.

Bir oh çekmez mi bizim güdük fare? Tavanda koptu patırtı…

Çömlek başına atıldı… Çektim tüfeği avludan… Yah ettim dokuz kilo soğan…

Derken efendim, baldıranlığa daldı kurudur diye… Boz eşek attı çifteyi geri dur diye. Ben tuttum kuyruğundan ileri diye…

Kalktı sıçradı kürek sapına… Gözünü dikmiş çocuk hakkına… Seksen kiloluk pekmez küpüne…

Reçel olup gitti bizim güdük fare… Efendimin ağası… Sivridir külahisi… Uzatmıyalım biz bu sözü, başımıza gelir sonra daha belalısı…

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir memleket padişahının kırk oğlu varmış…

Saatler günlerle, günler haftalarla koşuşmuş, haftalar aylarla, aylar yıllarla yarışmış, oğlanlar büyümüşler. Birer kocaman delikanlı olmuşlar. Eh!.. Bunlar padişah çocukları… İş güç tutacak değiller ya… Padişahla sultan anne, çocuklarını evlendirmeye karar vermiş…

Kendi kendilerine demişler ki:

– Çocuklara ayrı ayrı evlerden, ayrı ayrı yerlerden birer kız alsak, birbirleriyle geçinemeyecekler. İyisi mi, aynı evden, aynı babanın kırk kızını almalı… Ama kırk kızlı ana, babayı nereden bulacağız? Araya araya buluruz elbet…

Bunun üzerine, padişah, diyar diyar dolaşıp, ne yapıp ederek kırk kız kardeş bulmayı aklına koymuş. Biri demirden, öteki çelikten iki kat elbise yaptırmış. Ayağına demir pabucunu çek-miş. Eline demir bastonunu, yanına da iki akıllı vezirini alarak yola çıkmış…

Az gitmişler, uz gitmişler… Dere tepe düz gitmişler… Nihayet bir köye varmışlar. Köyün misafir odasına girip oturmuşlar.

Odada bulunan köy muhtarı ile köylüler, akşam vakti gelen bu yabancı misafirlere, “hoş geldiniz” demiş.

Başta muhtar olmak üzere, bütün köylüler, bunlara ellerinden geldiği kadar misafirseverlik göstermiş.

Yatma zamanı gelince, muhtar, bu temiz kıyafetli misafirlere en iyi yataklarını getirtmiş. Öteki köylülerin hepsi çekilip gitmiş.

Padişah:

– Haydi muhtar, demiş, sen de git yat! Biz yataklarımızı kendimiz sereriz…

O zaman muhtar:

– O bizim görevimizdir, diye karşılık vermiş, hiç misafir yatağını kendi yapar mı?

Padişahla vezirleri, pek çok ısrar etmişse de muhtar gitmemiş, yatakları sermiş. Onların yatmalarını beklemeye başlamış.

Çaresiz kalınca, padişah, üzerindeki demir elbiseyi çıkarmış, demir elbisenin altından padişah elbisesi görününce, muhtar, bu misafirin padişah olduğunu anlamakta gecikmemiş. Heyecana kapılarak:

– Aman padişahım, demiş, bağışlayın, biz senin padişah olduğunu bilemedik. Bir kusurda bulunduksa affedin!

Padişah, o zaman:

– Hayır, muhtar, demiş, hiçbir kusurda bulunmadınız. Biz kendimizi tanıtmak istememiştik…

Hem şaşıran hem de sevinen muhtar:

–  Padişahım, demiş sen bizim memleketin padişahı değilsin! O halde neden buralara kadar yorulup geldin?

Vakit gece yarısına yaklaştığı halde, konuşma yeniden kızış-

mış. Padişah demiş ki:

– Benim kırk tane oğlum var. Hepsi de yetişmiş birer delikanlı. Onları evlendireceğim… Fakat bir anadan, bir babadan olma kırk kız kardeş arıyorum. İşte bunun için yollara düştüm.

Muhtar, gülerek:

– Padişahım, demiş, büyüklerimizin bir sözü vardır: iyi olacak hastanın hekim ayağına gelir, derler… Galiba seninle akraba olacağız… Benim, dediğin gibi, hepsi de bir anadan ve bir babadan olan tam kırk tane kızım var…

Hiç beklemediği bu cevap karşısında sevinen padişah:

–  O halde, demiş, mesele yok… Kısmet böyle imiş. Hemen nişan yapalım… Nişan şerbetleri hazırlansın!…

Padişahla akraba olacağına pek sevinen muhtar, yerinden fırlamış, doğruca eve koşmuş. Karısına, çocuklarına müjde vermiş. Sonra:

– Siz hemen şerbetleri hazırlayın, demiş. Ben köyün büyüklerine haber vereyim. Nişanı saklı yapmak olmaz!

Muhtar, köye çıkmış. Büyükleri birer birer haberdar etmiş, misafir odasına çağırmış.

Odaya tekrar gelen köylüler, padişaha:

– Bizi affedin, demişler, senin padişah olduğunu bilemedik, ileri, geri konuşmuştuk. Bir kusurda bulunduksa, cahilliğimize verin!

Köylülerin saygılı sözlerinden hoşlanan padişah!

–  Hiçbir kusur yapmadınız, demiş. Ben zaten özü sözü bir kimseleri pek severim. Sizi de bunun için çok sevdim. Hem ar-tık akraba da oluyoruz. Muhtarınızın kırk kızını kırk oğluma alıyorum. Nişanı burada, hep beraber yapalım.

Eskiden âdet böyle imiş. Kızla oğlan birbirini görmeden, konuşmadan, hatta bir arada bulunmadan, büyükler kendi kendilerine nişan yaparlarmış.

Ne ise… Çok geçmeden testilerle şerbetler gelmiş. Hep beraber içmişler. Daha sonra, padişah, yola çıkarken yanına aldığı kırk yüzüğü çıkarmış, muhtara uzatarak:

– Götür bunları, demiş, kızlarının parmaklarına tak! Sonra onların parmaklarındaki yüzükleri de yaş sırasıyla al, bana getir!…

Muhtar, yüzükleri alıp doğruca eve gitmiş. Evin içi adeta bir bayram yerine benziyormuş. Kızların hepsi de elbiselerini giymiş, sevinç içinde babalarını bekliyorlarmış. Muhtar eve gelince, hepsi koşup onun etrafını sarmışlar.

Babaları, annelerinin yanında, en büyüğünden başlayarak, padişahın verdiği yüzükleri bir bir kızlarının parmaklarına takmış. Sonra, kızlar, babalarıyla annelerinin ellerini öpmüşler.

Onlar da kızlarının alınlarından öperek her birine dirlik, düzenlik dilemişler.

Bu iş bittikten sonra, muhtar, kızlarının kendi yüzüklerini istemiş. Yaş sırasına göre bir ipe dizerek alıp misafir odasına dönmüş, padişaha vermiş.

Padişah, yüzükleri alıp kesesine yerleştirdikten sonra:

–Artık ben ihtiyarım, demiş, bir kere daha gelemem. Çocuklarımı buraya göndereceğim. Her birinin kısmetini verir, arabalarına bindirerek yollarsınız! Ben düğünlerini sarayımda yapacağım. Sizleri de beklerim.

Ertesi sabah, padişahla vezirleri yola çıkmışlar. Bütün köy halkı, onları uzaklara kadar uğurlamış.

Bizim yolcular, gene az gitmişler, uz gitmişler… Dere tepe düz gitmişler… Konarak, göçerek, lale sümbül biçerek tam bir güz gitmişler… Çok geçmeden memleketlerine varmışlar.

Padişah, yol yorgunluğunu giderdikten sonra, kırk oğlunu da yanına çağırtmış. Onlara, annelerinin yanında:

– Size iyi haberlerle geldim çocuklarım, demiş. Çok gezip do-laştık, çok yorulduk ama emeğimiz boşa gitmedi. İstediğim gibi, hepsi de bir anadan, bir babadan olma kırk kız kardeş buldum.

Sizleri onlarla nişanladım.

Padişah sözlerini bitirdikten sonra, cebinden yüzükleri çıkarmış. Sırayla çocuklarının parmaklarına takmış. Demiş ki:

– Yuvalarınızın uğurlu, hayırlı, uzun ömürlü olmasını dilerim, çocuklarım!

Şehzadeler hemen yerlerinden kalkıp önce babalarının, sonra da annelerinin ellerini öperek odadan çıkmışlar.

Bir zaman sonra, padişah, birbirinden güzel kırk araba yaptırmış. Bu arabaların her birini parlak renklerle boyatmış. Üzerlerine ipekli kumaşlardan tenteler çektirmiş. İçerlerini Hint kumaşlarından yapılmış yastıklarla, ipekli halılarla süsletmiş.

Şehzadelerin her birini bir arabaya bindirip, yanlarına da iki alay asker katarak, kızları alıp getirmeleri için yola çıkarmış.

En kuvvetli atların çektiği kırk araba ile, iki alay atlı asker, yolda o kadar hızlı, o kadar hızlı gidiyorlarmış ki bunlara uçan kuşlar bile yetişemiyormuş. Yollarda, tozlar duman olup göklere uçmuş, göklerde toz olup gene yere inmiş de göz gözü görmez, insan önünü seçemez           olmuş…

Bizim şehzadeler alayı, böylece, dere tepe düz, dağ tepe yüksek dememişler, gitmişler, gitmişler…

Bir yol dönemecinde, bunların önüne, ak sakallı, temiz yüzlü bir ihtiyar çıkmış. Elini kaldırıp arabaları, atlıları durdurduktan sonra:

– Evlatlar, demiş, yolunuz aydın, tuttuğunuz iş hayırlı olsun!

Sizden bir dileğim var: Sakın önünüze çıkacak olan çayırlıkta gece yatmayın!

Şehzadeler, “neden” diye soracak olmuşlarsa da ihtiyar, arkasını dönüverdiği gibi ortadan yok olmuş. Sağa bakmışlar, sola bakmışlar, yok… Yok…

Çaresiz tekrar yola koyulmuşlar. İhtiyarın söylediği çayırlığa vardıkları zaman hava iyice kararmış. Alay orada kalıp gecelemeye karar vermiş.

Fakat en küçük şehzade atılarak:

– İhtiyarın sözlerini unuttunuz mu, demiş, elbet burada kötü bir şey var ki ihtiyar, gece kalmamızı istemedi…

Büyük şehzadeler, en küçük kardeşlerinin sözleriyle alay ederek:

– Bırak şu aptallığı, demişler. Bize kim ne yapabilir? Hele iki alay askerimiz de varken…

Gece olmuş. Herkes çadırlarına girip yatmış. Ama en küçük şehzade bir türlü uyuyamamış. Hep ihtiyarın sözlerini düşünüyor, korku içinde bekliyormuş.

Böylece sabah olmuş. O zaman bütün öteki şehzadeler, en küçük kardeşlerine:

– Gördün mü, demişler, bak hiçbirimize bir şey olmadı. Sen o ihtiyarın sözlerine pek fazla önem vermişsin! Böyle boş laflara inanılmaz!

Küçük şehzade bir şey söylememiş… Sadece önüne bakmış.

Ama ihtiyarın sözleri de hâlâ kulaklarında çınlıyormuş…

Ne ise hazırlanıp tekrar yola çıkmışlar. Birkaç saat daha yol aldıktan sonra kızların bulunduğu köye varmışlar.

Bütün köy halkı, şehzadeleri sevinçle karşılamış. Köy muhtarı, damatlarına nasıl ikram edeceğini bilememiş.

Şehzadeler, o geceyi köyde geçirmişler. Ertesi sabah, muhtar, kızlarına yeni elbiseler giydirmiş. Gelinlik çamaşırlarını, giyeceklerini atlas bohçalara koydurmuş. Her birisini nişanlısıyla tanıştırıp arabasına götürmüş.

Şehzadeler, muhtarla karısının ellerinden öpmüşler. Aynı şeyi kızlar da yaparak arabalarına yerleşmişler. Yolcular, hep birden köy halkına veda ederek atları sürmüşler.

Köyden ayrılırken, muhtar, arkalarından seslenmiş:

– Memleketiniz çok uzak! Biz ihtiyarlar düğüne gelemezsek, kusura kalmayın! Yaza hepinizi bekleriz.

Askerlerin atları şaha kalkmışlar. Arabaların atları dört nala koşmaya başlamışlar. Alayın yollardan geçerken çıkardığı gürültüden kurtlar, kuşlar korkup kaçışmış… Dereler, çeşmeler akamaz, otlar, yapraklar, kımıldayamaz olmuş… Güneşin bile rahatı kaçmış da bulutların arkasına çekilivermiş. İşte böylece giderlerken, o ak sakallı, güzel yüzlü ihtiyar, gene bunların önüne çıkmış. İki elini havaya kaldırıp atları, arabaları durdurduktan sonra:

– Oğullarım, demiş, bu ihtiyarın sözünü kırmayın! Önünüze çıkacak olan çayırlıkta yatmayın! Bu sözlerimin değerini sonra anlayacaksınız… Ama beni dinlemezseniz, iş işten geçer, o zaman ne yapsanız fayda vermez…

İhtiyarın sözlerinden bir şey anlamamış gibi, şehzadeler, birbirlerine bakışmışlarsa da o arada, ak sakallı, güzel yüzlü ihtiyar birdenbire ortadan yok olmuş.

Alay gene yola koyulmuş. Akşam olup da hava kararmaya başladığı sırada çayırlığa varmışlar.

Şehzadelerin 39 tanesi, geceyi gene bu çayırlıkta geçirmeye karar vermişler. En küçük şehzade, aralarına girip:

– Ağabeylerim, demiş; gelin şu ihtiyarın sözlerini dinleyelim de burada yatmayalım! Kim bilir, belki de onun bir bildiği var.

Görmediniz mi ne temiz yüzlü bir ihtiyardı… Yüreğinin de yüzü gibi temiz olduğu halinden belliydi. Böyle bir adam bizim ancak iyiliğimizi düşünebilir.

Ağabeyleri, en küçüklerinin bu sözlerine dudak büküp geçmişler. Çadırları hazırlatıp atları arabalardan çözdürmüşler.

Hep birlikte yemek yiyip çadırlarına çekilmişler.

Küçük şehzadenin gözüne gene uyku girmemiş. Hep o ihtiyarın sözlerini düşünüyor, Kendi kendine:

– Elbet o sözlerin bir manası olacak, diyormuş.

Sabaha kadar uyumamaya, beklemeye karar vermiş.

Vakit gece yarısını geçtikten sonra, küçük şehzade, çadırından çıkarak etrafı şöyle bir dolaşmış. Bütün ağabeylerinin, nişanlılarının, askerlerin mışıl mışıl uyuduklarını görerek geriye dönmüş, çadırının önünde oturmuş.

Otururken içine bir rahatlık çökmüş. Gözkapakları kurşun gibi ağır çeker olmuş. Tam bu sırada, sessizliği bozan bir hışırtıdır peydahlanmış.

Birdenbire ne olduğunu anlayamayan küçük şehzade, yerinde doğrulup etrafı dinlemeye başlamış: Rüzgâr dese değil, fırtına dese değil… Kuş sesi, yılan sesi dese değil, su sesi dese değil… Acaba nedir diye şöyle birkaç adım atacak olmuş, korkusundan az daha küçük dilini yutacakmış.

Ay ışığında gördüğü şey o kadar korkunç, o kadar korkunçmuş ki gene de cesaretini kaybetmemiş… Bütün alayın bulunduğu çayırın etrafı, kalın, yüksek bir karaltıyla çevrili imiş. Gökyüzüne doğru yükselen bu karaltı, havada kımıldanıyor, kocaman gözüken baş tarafı nerede ise aya yaklaşacakmış gibi duruyormuş.

Küçük şehzade, var kuvvetiyle seslenmiş:

– Heeeeeeeyyyy! Kimsin? Nesin? Bizden ne istiyorsun?!…

Şehzade, önce, uzaklardan geri dönen kendi sesini işitmiş.

Fakat arkasından, gök gürültüsünü andıran, taşları, toprakları zıplatan, ağaçları, otları yerinden oynatan bir ses duyulmuş:

–  Bana… yedi kat yer altının, on yedi kat gök yüzünün ejderhası derler! Bu topraklar… bu çayırlar… bu dağlar… tepeler… hep benimdir! Benden izin almadan… hiçbir kuş… hiçbir sinek bu göklerde uçamaz! Anladın mı? Hah! Hah! Hah! Haaah!… Buralara düşen kolay kolay yaşayamaz!..

Ejderhanın sözleri, hele kahkahası, o kadar ürperticiymiş ki bütün askerler, şehzadeler, nişanlıları, yataklarından fırlamış.

Fakat, duydukları sözler karşısında oldukları yerde büzülüp kalmışlar. Olacakları beklemeye başlamışlar.

Cesur küçük şehzade:

– Heeeeyyyy, Ejderha! diye bağırmış. Peki, bu kadar insana yazık değil mi?!

Ejderha, gene yeri, göğü inleten bir kahkaha atarak:

– Eğer onları bu kadar düşünüyorsan, demiş isen nişanlınla beraber burada kalırsın! Ben de kuyruğumun bir ucunu kımıldatırım, onlar çıkıp gidermiş. Yoksa hiçbiri kurtulamaz!

Küçük şehzade:

–  Peki, alıyorum! diye seslenmiş. Haydi aç kuyruğunu da onlar geçsinler!

Küçük şehzadenin bu fedakârlığı karşısında onun ne olacağını bile düşünmeyen öteki şehzadeler, hemen yerlerinden fırlayıp çabucak hazırlanmışlar. Atları, arabaları dört nala sürüp ejderhanın açık bıraktığı yerden çıkarak uzaklaşmışlar. Korklarından arkalarına bakmak şöyle dursun, atları öyle koşturmuşlar, koşturmuşlar ki saatler birbirini kovalayıp sabah olduğu halde, ejderhanın göklere uzanan başı hâlâ görünüyormuş…

Artık o hale gelmişler ki atlar bir adım bile ileri gitmiyorlarmış.

Çaresiz bir su başında konaklamışlar.

Şehzadeler biraraya gelip konuşmaya başlamışlar:

– Yola çıkarken kırk kardeştik, şimdi ise otuz dokuz olarak dönüyoruz. Babamıza ne diyeceğiz?

Öteden biri söze karışmış:

– “Ben artık evlendim. Babam, anam bana karışmazlar. İstediğim yerde dolaşır, hayatımı kazanırım” dedi, deriz. Bizimle bu yüzden gelmediğini söyler, işin içinden çıkarız.

Bu fikri hepsi de uygun bulmuş. Saraya bir an önce varmak için tekrar yola koyulmuşlar.

Onlar gide dursunlar. Biz gelelim en küçük şehzade ile nişanlısına:

Alay uzaklaştıktan sonra, ejderha, en küçük şehzadeye seslenmiş:

– Binin bakayım sırtıma!

Şehzade ile nişanlısı, el ele tutuşup bir tepeye doğru koşmaya başlamışlar. Koşmuşlar, koşmuşlar… Tepeye vardıkları zaman sabah olmuş. Ejderhanın sırtı da tepeye yakınmış. Zorluk-la üzerine çıkıp oturmuşlar. Birbirlerine sıkıca tutunmuşlar…

Ejderha başlamış yükselmeye… Yükselmiş… Yükselmiş… O kadar yükselmiş ki başı bulutların arasında kaybolduğu halde, kuyruğu yerden ayrılmamış.

Ejderha sırtındakilere seslenmiş:

– Bakın bakalım aşağıya, ne kadar görünüyor?

Şehzade hemen karşılık vermiş:

– Küçük bir bahçe kadar görünüyor!

Ejderha tekrar yükselmeye başlamış. Yükselmiş… Yükselmiş… Sonra gene sormuş:

– Bakın bakalım aşağıya, ne kadar görünüyor?

Şehzade bu sefer:

– Bir tabak kadar görünüyor! demiş.

Bu sefer, ejderha, alçalmaya başlamış. Alçalmış… Alçalmış… Alçalmış… O kadar çabuk alçalıyor, o kadar çabuk alçalıyormuş ki oldukları yerde sımsıkı duran şehzade ile nişanlısı, gözlerini açıp kapayıncaya kadar, kendilerini çok büyük bir sarayın için-de bulmuş. Bu sarayın yalnız kapıları, babalarının sarayı kadar varmış. Bahçe duvarlarının yüksekliğini ölçmek kabil değilmiş.

Ağaçların her biri bir orman kadar büyük, sarayın odaları ise içine elli tane saray alacak kadar genişmiş.

Onlar böyle sarayı hayran hayran seyrederlerken, ejderha:

– Burası benim sarayımdır, demiş. İçinde ne isterseniz var.

Eksik olan şey, sadece çalgıdır. Canımın çok sıkıldığı zamanlarda çalgı dinleyip eğlenmek isterim. Fakat korkudan benim sarayıma hiçbir çalgıcı gelmiyor… Ben de peri padişahının kızındaki sihirli çalgıyı ele geçirmek istedim. O çalgı kendi kendine çalar, türlü türlü şarkılar söylermiş. Sesi o kadar dokunaklıymış ki çalgıyı dinleyebilen herkes, yorgunluğunu unutur, kendinden geçerek tatlı bir uykuya dalarmış. Ah uyku! Onun ne zamandan beri hasretini çekiyorum… Ama o sihirli çalgıyı bir türlü ele geçiremedim…

Şehzade sormuş:

– Peki, ne yapmamızı istiyorsun?

Ejderha bu sefer:

–  Ne isteyeceğim, demiş. Peri padişahının kızındaki sihirli çalgıyı alıp bana getirmeni istiyorum… Sana kırk gün izin… Bu kırk gün içinde nişanlın burada kalacak. Onu hiç merak etme!

Ben ölmedikçe ona kimseden bir zarar gelmez. Sen ne yapıp yapıp sihirli çalgıyı buraya getireceksin! Şayet kırk gün içinde getiremezsen, nerede olursan ol, seni bulur, öldürürüm! Ama çalgıyı getirebilirsen, size istediğiniz her şeyi vereceğim… Babanızın sarayına da götüreceğim…

Şehzade ne yapsın? Düşünüp taşınmış. Başka çıkar yol yok. Nişanlısıyla vedalaşarak eline bir değnek alıp yola koyulmuş…

Az gitmiş, uz gitmiş… Dere tepe düz gitmiş. Altı ay bir güz gitmiş… Bir de arkasına bakmış ki bir saman çöpü kadar yol gitmiş… Bu sırada bir küçük dereye rastlamış. Derenin bir kenarında binlerce karınca varmış. Hepsinin ağzında birer yiyecek, karşı tarafa geçmek için geçit arıyorlarmış Şehzade elindeki değneği, derenin dar bir yerinden karşıya uzatmış. Bütün karıncalar, derenin karşı tarafına akıp geçmiş. Doğruca kendi padişahlarının karşısına çıkarak, şehzadenin kendilerine yaptığı büyük iyiliği anlatmışlar…

Karıncalar padişahının bir ayağı topalmış. Değneğine dayanarak ayağa kalkmış, etrafındakilere emretmiş:

– Hemen şimdi gidip bu delikanlıyı bana getirin!

Karıncalar, koşup şehzadeyi bulmuşlar. Padişahlarının kendisini istediğini söylemişler. O da, peki diyerek karıncalar padişahının sarayına gitmiş. Onu padişahın yanına çıkarmışlar.

Karıncalar padişahı:

– Oğlum, demiş, sen benim karıncalarıma çok büyük iyilik yaptın! Dile benden ne dilersin?

Şehzade:

–  Ben bir padişah oğluyum, demiş, hiçbir şeye ihtiyacım yok… Sağlığınızı dilerim…

Bu sözlere memnun olan karıncalar padişahı:

– Aferin sana! demiş. Tok gözlü insanları herkes sever. Öyle ise al şu üç karınca kanadını. Başın darda kalırsa bu kanatları yak!.. Biz senin yardımına koşarız.

Şehzade, kanatları alarak teşekkür etmiş, oradan çıkmış, yola koyulmuş…

Günlerden bir gün, yolda giderken, kavga eden üç çocuğa rastlamış. Yanlarına yanaşarak sormuş:

– Neden kavga ediyorsunuz?

Çocuklardan biri:

– Biz kardeşiz, demiş. Babamız öldü. Bize bir baston, bir yüzük, bir de kaval bıraktı. Bunları aramızda paylaşamıyoruz…

Şehzade:

– Peki ama demiş, bunda kavga edilecek ne var?

En büyük çocuk:

–  Ne var olur mu, demiş, bastona binersen istediğin yere hemencecik uçup gidersin. Yüzüğü parmağına takanı da hiç kimse görmez. Hele kavalı bir kere öttürdün mü aklından geçen en güzel yemekleri bir anda önünde bulursun. Ama iki defa öttürürsen, meydana bir Arap gelir, ne istersen yaptırabilirsin!

Şehzade, onun sözünü keserek demiş ki:

– Bu işin kolayı var: Ben size şimdi birer tane ok vereceğim.

Okları var kuvvetinizle atacaksınız. Hanginizin oku daha uzağa düşerse, baston onun olur. Okların düştüğü yerden dönüp koşarak hanginiz daha evvel gelebilirse, kavalı o alır.

İkinci gelene de yüzüğü veririz. Olur, biter…

Çocuklar, şehzadenin bulduğu bu çareye pek sevinmişler:

– Neden sen daha evvel gelmedin, demişler, bizi kavgadan kurtarmış olurdun! Haydi ver okları atalım şimdi…

Şehzade, bunlara birer ok vererek attırdıktan sonra:

– Haydi, demiş, koşun!

Onlar koşmaya başlamışlar. Çok geçmeden gözden kaybolmuşlar. Şehzade akşama kadar beklediği halde, gelen, giden olmamış. Artık beklemekten usanan şehzade, acaba şunlar nasıl şeymiş, diyerek yüzüğü parmağına takmış. Sonra kavalı eline alıp bastona binmiş, bastona binmesiyle de bir anda havalanmış.

Koşuda yorulan kardeşler, biraz dinlenmek için oturdukları yerde uyuya kaldıklarından, ancak ertesi sabah şehzadeyle konuştukları yere dönebilmişler. Fakat orada ne şehzadeyi ne bastonu, ne yüzüğü ne de kavalı bulabilince:

– Hay Allah razı olsun! demişler… İyi ki alıp götürdü. Yoksa biz üç kardeş birbirimize girecektik. Şimdi artık ne mal kaldı ne de kavga…

Küçük şehzade, bastonun üzerinde, havada dolaşırken, canı sıkılmış, sağa sola ok atarak şarkı söylemeye başlamış.

Şehzade, meğer o sırada arslanlar sarayının üzerinde dolaşıyormuş. Attığı oklardan biri, arslanlar padişahının yaralı ayağına rastlayarak yarayı delmez mi? Arslanlar padişahı, canının acısından öyle bir kükremiş, öyle bir kükremiş ki sanki dağ taş yerinden oynamış:

– Gidin! Bu oku kim attıysa onu hemen yakalayarak getirin!

Havada gezmekten usanan şehzade de o sırada yere inmiş; bir ağacın gölgesinde oturuyormuş.

Arslanlar gelip bunu yaka paça tutarak padişahlarının yanına götürmüşler. Fakat delinen yaranın pisliği aktığı için iyice rahatlamış olan arslanlar padişahı:

– İnsanoğlu, demiş, bunca zamandır ayağımı kemiren yarayı senin okun iyi etti. Bu iyiliğini asla unutmayacağım… Dile benden ne dilersin?

Şehzade ona da:

– Hiçbir şey istemem, demiş. Ben de bir padişah oğluyum.

Sadece sağlığınızı dilerim.

Bu sözlere pek memnun olan arslanlar padişahı:

– Aferin delikanlı, demiş; tok gözlü imişsin! Al şu üç kılı da iyi sakla… Başın darda kalırsa yak… Arslanlarım senin yardımına koşarlar…

Şehzade, kılları alarak teşekkür etmiş. Saraydan dışarı çıktıktan sonra bastonuna binerek havalanmış. Havada dolaşırken aşağıya bakarak peri padişahının sarayını aramaya başlamış.

Ararken, ararken, aşağıda göz kamaştırıcı bir ışık görmüş… Bu ışığı merak ederek alçalmaya başlamış. Yere doğru yaklaştık-

ça, bunun, peri padişahının sarayı olduğunu anlamakta zorluk çekmemiş. Her tarafı gümüşten yapılmış olan saray, güneş ışığı altında ışıl ışıl ışıldıyormuş.

Yere inince, şöyle geniş bir nefes almış. Etrafına bakınmış, görünürlerde kimsecikler yok.. Giderken topal eşekli bir adama rastlamış. Selamlaştıktan sonra:

– Acaba, demiş, peri padişahla konuşabilir miyim?

Adam gülerek:

– Hiç öyle şey olur mu oğlum, demiş, onun yanına kimse giremez. Şimdiye kadar onun yüzünü bile gören olmamıştır.

Oğlan kendi kendine düşünmüş: Öyle ya peri padişahı bu… Hiç insanlarla konuşur mu? Ama ne yapıp yapıp içeriye girmeli… Hemen cebinden yüzüğü çıkarıp parmağına geçirmiş, sarayın yolunu tutmuş… Yüzük parmağında olduğu zaman, oğlan gözle görülmediği için, yoldan geçenler bunun farkında olmuyorlarmış. Oğlan böylece, elini kolunu sallaya sallaya evvela sarayın büyük bahçe kapısından, sonra da iç kapısından girmiş, karşısına rastlayan geniş, altın merdivenlerden çıkmaya başlamış… Merdivenlerden çıkan peri kızları bunu görmedikleri için, birkaç defa ona çarpacak olmuşlar. Fakat o hemen çekilerek kendini belli etmemiş.

Üst kata çıktıktan sonra, geniş ve aydınlık holde ağır ağır yürümeye başlamış. Hem yürüyor hem de etrafını seyrediyormuş. Burada gördüğü eşyalar, insanlar, babasının sarayındakilere hiç benzemiyormuş… Nihayet, çalgıyla birlikte bir kadının tatlı tatlı şarkı söylediğini duymuş… O tarafa doğru yürümüş… Sesin geldiği büyük salonun kapısı önünde durmuş. Allı, beyazlı, pembeli, mavili, ince, tül ve ipek elbiseler içinde adeta uçar gibi dolaşan peri kızları, buraya giderken saygılı davranıyorlar, gürültü yapmamak için parmaklarının uçlarına basarak yürüyorlarmış.

Oğlan çok geçmeden, orada peri prensesin oturduğunu anlamış. Yavaşçacık içeriye girmiş. Fakat gördüğü manzara karşısında nerede ise dilini yutacakmış…

Ay gibi ışıldayan, güneş gibi parıldayan, son derece güzel bir kız, o güne kadar eşine rastlamadığı değerde bir koltuğa yaslanmış, billur bir masa üzerinde kendi kendine çalan sihirli çalgı ile birlikte, bülbüller gibi şakıyarak şarkı söylüyormuş. Çalgının sesi, odanın ortasındaki mermer havuzdan fışkıran renkli suların sesine karışıyor, altın sarısı kanaryalar, altın kafeslerin içinden şarkı söyleyerek peri prensesle ses yarışı yapıyorlarmış.

Peri prenses, biraz sonra yorulmuş, çalgıyla birlikte susmuş.

Kanaryalar da artık ötmemişler. Prenses, elini çırpmış. İçeri giren peri kızlarına acıktığını söylemiş.

Peri kızları, çok geçmeden, altın tepsiler içinde, billur tabalarla yemekler getirip, billur masanın üzerine koymuşlar. Peri prenses, masanın önüne oturup her yemekten birer lokma yemeye başlamış. O, hep böyle yapar, yemeklerden birer lokma alarak kalkarmış. Fakat bu sırada oğlan yanına yaklaşmış. Peri prenses onu göremediği için, tabaklardaki yemekleri yiyip bitirmiş.

Biraz sonra gelen peri kızları, tabaklarda hiç yemek kalmadığını gördükleri zaman, hepsini de prensesin yediğini sanarak sevinmişler.

Arkadan kahve gelmiş, masanın üzerine bırakılmış. Oğlan, gene prensese görünmeden kahveyi içmeye başlamış. Fakat bu sefer, oğlanın kahveyi içerken çıkardığı sesi peri prenses işitmiş, şüphelenmiş. Fincandaki kahvenin yarı yarıya azalmış olduğu-nu görünce, birdenbire elini atıp oğlanın bileğinden yakalamış:

– Çık bakalım meydana, demiş. İn misin, yoksa cin mi?

Küçük şehzade, parmağındaki sihirli yüzüğü çıkarıp ortada göründükten sonra:

– Ne inim ne cin ne de senin gibi bir peri, demiş. Ben, işte gördüğün gibi, bir insan oğluyum…

O zaman peri prenses:

–  Peki ama demiş, buraya hiçbir insanoğlu ayak basamaz.

Sen, yanıma kadar nasıl gelebildin?

Şehzade demiş ki:

– Nasıl olacak, yürüyerek… Sihirli yüzüğü parmağıma geçirince beni kimse görmedi. Ben de elimi kolumu sallaya sallaya buraya kadar geldim.

Bu sefer peri prenses:

– Peki, demiş, sen kimsin? Benden ne istiyorsun?

Küçük şehzade, o zaman şunları söylemiş:

–  Ben bir padişah oğluyum… Kırk şehzadenin en küçüğüyüm… Babamız bizi kırk kız kardeşle nişanladı. Nişanlılarımızı alıp memlekete dönerken bir ejderhanın tuzağına düştük. Ağabeylerimle nişanlılarını kurtarmak için ben kendimi feda ettim, ejderhanın yanında kaldım. Ejderha, nişanlımla beni evvela gökyüzüne çıkardı. Sonra aşağıya indirip sarayına bıraktı… Sarayında ne istenirse varmış ama sadece çalgı yokmuş… Halbuki canı sıkıldığı zamanlarda o da çalgı dinleyip eğlenmek istiyormuş. Korktukları için hiçbir çalgıcı onun sarayına gidemiyormuş. O da senin sihirli çalgına göz dikmiş.

Onu ele geçirmek için çok çalışmış, ama olmamış. Bana kırk gün izin verdi. Eğer senin sihirli çalgını ona götüremezsem, evvela nişanlımı, sonra da beni öldürecek… İşte ben bunun için buraya geldim.

Güzel peri prenses, bu sözleri dinledikten sonra, küçük şehzadeye acır gibi olmuş:

– İyi ama demiş, babamın izni olmadan bu saraydan hiçbir şey çıkamaz ki… Nişanlınla seni ejderhanın elinden kurtarmak için ben sana çalgımı verebilirim. Fakat babamın iznini almak lazım.

Küçük şehzade, acaba nasıl yapsam, diye kendi kendine düşünürken, peri prenses:

–  Dinle beni, demiş, sen şimdi geldiğin gibi buradan çık!

Sarayın biraz ilerisindeki küçük kulübede ihtiyar bir kadın oturur. Babam onu çok sever, hatırını kırmaz. Ona yalvar. Gelip ricanı babama söylesin… Bu saraya girebilen tek insanoğlu odur…

Sevinçten nasıl teşekkür edeceğini bilemeyen küçük şehzade, sihirli yüzüğü parmağına taktığı gibi, hoplaya zıplaya koşmuş, soluğu sokakta almış. Doğruca kulübeye giderek ihtiyar kadını bulmuş. Elini öpüp derdini söylemiş.

Kadın kalkıp saraya giderek küçük şehzadenin dileğini peri padişahının başvezirine anlatmış. Başvezir padişahla görüştükten sonra, gelip ihtiyara:

– Padişah, demiş, sihirli çalgıyı küçük şehzadeye verecek…

Ama üç şartı var… Kabul ederse, yarın sabah sarayın bahçesine gelsin, beni bulsun!

İhtiyar kadın, hemencecik kulübesine dönmüş. Olanları şehzadeye anlatmış. Şehzade ne yapsın? Günler doluyor… Hem nişanlısı hem de kendisi ölecek… Memleketine, anasına, babasına, kardeşlerine kavuşamayacak… Fakat sihirli çalgıyı ejderhaya götürebilirse, bunların hiçbiri olmayacak…

Ertesi sabah, ihtiyar kadınla beraber peri padişahının sarayının bahçesine gitmiş. Orada başveziri bulmuşlar. Başvezir bunlara:

– Birinci şart, sarayın üç pehlivanıyla güreşerek onları yenmektir, demiş. Haydi bakalım hazırlan! İşte pehlivanlarımız geliyor…

Oğlan bir de ne görsün? Pehlivanların her biri dev gibi. Bunlar adamı bir dokunuşta havaya uçururlar.

O sırada arslanlar padişahının verdiği kılları hatırlamış. Bir köşeye saklanıp kılları yakmış. Yanına gelen arslan, hemen küçük şehzadenin şekline girerek ortaya çıkmış ve üç pehlivanı da birer hamlede yere serdikten sonra yok olmuş.

Küçük şehzade:

– Padişahınızın birinci şartını yerine getirdim, demiş, söyle bakalım başvezir, padişahın ikinci şartı nedir?

Başvezir, bu sefer oğlanı kolundan tutup bir yere götürmüş.

Bir odanın kapısını açarak:

– İçerde, demiş, birbiriyle karıştırılmış bin okka buğday ile bin okka arpa var. Arpa ile buğdayı sabaha kadar birbirinden ayırman lazım.

Küçük şehzade, çaresiz içeriye girmiş. Kapıyı dışarıdan kapayıp kilitlemişler.

Şehzade, içeride başlamış düşünmeye… Bu iş bir günde değil, yüz günde bile yapılamaz… Akşam olduğu için uyku bastırmış. Buğday, arpa yığınlarının üzerine uzanıp uyumuş.

Fakat, çok geçmeden korkulu bir rüya ile uyanmış. Kendini toparlayınca, bir çare düşünmeye başlamış. O sırada, karıncalar padişahının verdiği karınca kanatlarını, sonra da padişahın sözlerini hatırlamış.

Kanatları cebinden çıkarıp yakmış. Bir de ne görsün?

Kapının altından binlerce karınca içeriye girmiyor mu? Hemen bir kenara çekilip oturmuş. Odaya dolan binlerce, on binlerce karınca, başlamış buğdayı arpalardan ayırmaya… Sabaha karşı işlerini bitirip gitmişler.

Sabahleyin, başvezir, oda kapısını açmış, bir tarafta buğdayları, öteki tarafta da arpaları görünce:

– Aferin sana delikanlı, demiş, bu işi de başardın. Şimdi bir şartımız daha var. Onu da başarabilirsen, sihirli çalgıyı alacaksın!…

Küçük şehzade, gülerek:

– Benim için başarılamayacak iş yoktur, demiş, söyleyin bakalım son şartınızı…

Başvezir demiş ki:

– Kafdağı’nın arkasında kör bir dev vardır. Onun bahçesinde vakitsiz, sarı gül açar. O gülden bir tane getireceksin. Hem de bu akşama kadar…

Şehzade, koşarak saraydan çıkmış. Yol üstünde bir taşa oturmuş. Cebindeki kavalı çıkarıp iki defa öttürmüş. Karşısına çıkıp:

– Emret!

Diyen bir dudağı yerde, bir dudağı gökte Araba:

– Kafdağı’nın arkasında oturan kör bir devin bahçesinde vakitsiz, sarı gül açarmış, o gülden acele bir tane istiyorum.

Arap, çok geçmeden, vakitsiz açan sarı gülü alıp gelmiş, şehzadeye vermiş. O da elinde sarı gül, koşarak saraya gitmiş, başveziri bularak gülü vermiş.

Küçük şehzadenin en zor işleri bile kolaylıkla başarmasına hayran olan başvezir, gidip onları peri padişahına anlatmış.

Sonra gelerek:

– Padişahımız seni tebrik ediyor, demiş. Artık sihirli çalgı senin. Al bunu, padişahımızın yüzüğüdür. Peri prensesin odasına kadar gidip sihirli çalgıyı kendi elinle al, yüzüğü göstermezsen, peri prensesten sihirli çalgıyı alamazsın.

Oğlan peri padişahının yüzüğünü aldığı gibi geniş, altın merdivenlere koşmuş. Merdivenleri birer, ikişer atlayarak yukarıya çıkmış. Peri prensesinin odasına girerek padişahın yüzüğünü prensese vermiş:

–  İşte, demiş, babanızın isteklerini tamamen yerine getirdim. Sihirli çalgıyı alacağım…

Peri prenses:

– Yoooo, demiş, sihirli çalgı öyle kolay kolay verilir mi? Benim de bir şartım var: şurada duran sandalyelerden birini seçip oturacaksın. Sana bir kahve içireceğiz. Bu kahveyi dökmeden içebilirsen, sihirli çalgımı ancak o zaman götürebilirsin.

Şehzade:

– Peki, demiş, onu da yaparım.

Peri prensesin gösterdiği sandalyelerin yanına gitmiş, öteki ise tahtadanmış. Kendi kendine:

– Ona mı otursam, buna mı otursam? diye düşünmeye başlamış. Sonra gene kendi kendine:

– Babamın sarayında gümüş sandalyeye çok oturmuştum, demiş; bu defa da tahta sandalyeye oturayım, ne olur.

Gidip tahta sandalyeye oturmuş. Peri kızlarından biri, getirdiği kahveyi şehzadenin eline verir vermez, sandalye havaya yükselmeye başlamaz mı? Odanın tavanından kendi kendine bir kapak açılmış. Havaya doğru yükselen sandalye, buradan çıkıp bulutlara doğru gitmeye başlamış… Yükselmiş… Yükselmiş…

Sandalye o kadar yükselmiş ki küçük şehzade, bulunduğu yerden babasının memleketini, sarayını görmüş. Gözleri sulanmış. Bir damla gözyaşı, kahve fincanının tabağına damlamış.

Şehzade, elindeki kahveyi dökmeden içip bitirince, sandalye alçalmaya başlamış. Alçalmış… Alçalmış… Alçalmış… Odadaki yerine gelip konmuş.

Peri prenses, hemen şehzadenin elindeki kahve fincanını almış. Tabaktaki bir damla gözyaşını görünce:

– Kahveyi dökmüşsün, demiş, olmadı, bahsi kaybettin…

Şehzade hemen atılmış:

– Hayır, demiş, kahveyi dökmeden içtim. Gökyüzündeyken memleketimizi, sarayımızı gördüm, gözlerim sulandı. O, tabağa damlayan, gözyaşımdır. İsterseniz muayene ettirin. Tatlı ise kahvedir; tuzlu ise gözyaşı…

Peri prenses acele muayene ettirmiş. Gözyaşı olduğu meydana çıkınca:

– Bunu da başardın, demiş, sihirli çalgım işte billur masanın üstünde duruyor. Alabilirsin artık!

Sevinç içinde kalan küçük şehzade, peri prensese teşekkür ederek billur masaya yaklaşmış. Çalgıyı alıp veda ettikten sonra çıkmış.

Sokakta hemen bastonuna atlamış. Kırkıncı günü akşamı üzeri ejderhanın sarayına inmiş. Sihirli çalgıyı ejderhaya vererek nişanlısını kapalı olduğu yerden kurtarmış.

Sihirli çalgının tatlı sesleriyle kendinden geçen ejderha:

– Artık, demiş, isteğime kavuştum. Bundan sonra hiç kimseye fenalık yapmayacağım. Bu çalgının sesleri sinirlerimi iyiden iyiye gevşetiyor, kızgınlığımı tamamen geçiriyor, bana tatlı bir uyku veriyor. Siz de artık serbestsiniz. Sarayımdan canınız ne isterse alabilirsiniz. Size sonsuz mutluluk dilerim. Zaten buna layıksınız.

Şehzade ile nişanlısının:

– Biz hiç kimseden bir şey istemeyiz, senin sarayından da bir şeycik almayacağız! dediklerini bile işitmemiş.

Ejderha derin uykusunda uyur, sihirli çalgı ona ninni söyler-ken, şehzade ile nişanlısı bastona binerek yola koyulmuş.

Çok geçmeden, şehzade:

– İşte, demiş, memleketimize geldik…

Baston, bunları sarayın bahçesine indirmiş. Şehzade, nişanlısının elinden tutarak saraydan içeriye sokmuş. Küçük şehzadeyi gören uşaklar, vezirler, son derece sevinmişler. O hemen babasının yanına çıkmış. Fakat padişah:

– Hani, demiş, sen istediğin yerde gezip dolaşacak, hayatını kazanacaktın?

Bu sözlere üzülen şehzade, başından geçenleri bir bir babasına anlatmış. O zaman işlerin doğrusunu anlamış olan padişah:

– Aferin oğlum, demiş, en akıllı, en cesur oğlum senmişsin!

Olanları bana başka türlü söylemişlerdi.

Padişah, kırk gün, kırk gece düğün yaparak, küçük oğlunu da evlendirmiş. Sonra padişahlıktan da ayrılarak yerini ona vermiş.

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine… Gökten üç elma düştü; biri anlatanın, öteki yazanın, üçüncüsü de benim…

 

Naki Tezel

Türk Masalları

2019

Alfa Yayınları

Muzip Masal Cini

Masallar üzerine ve masallara dair her şeyi heybesine doldurmuş bir masalcıdır Muzip Masal Cini. Bu bakımdan kendi masallarını ve Ribelyus adlı masal evreninde yaşananları naklederken başka hikayelere de misafir olur. Uzun lafın kısası masalların anlatılmayıp unutulmaya yüz tuttuğu bu yüzyılda yeniden masal anlatabilmek adına beyhude mücadeleye girmiş bir hayal kahramanıdır. Aynı zamanda anlatıla anlatıla günümüze kadar yolculuğuna devam eden masalların toplanması, derlenmesi ve arşivlenmesi gibi çalışmaları kendine görev addetmiştir. Muzip Masal Cini hem masal yazmak hem de unutulmaya yüz tutmuş masalları kayıt altına alıp arşivlemek üzerine hayat bulmuş bir hayali kahramanın gerçek dünya ile masalsı mücadelesidir.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yapın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacak.