Üç Elma (Eflatun Cem Güney’den Anadolu Masalı)

ÜÇ ELMA

Ne tarlamız vardı ne darımız ne kovanımız vardı ne arımız. Kim demiş ki bal demekle ağız bal olmaz diye, böyle çingenece fal olmaz diye. Bir gün bir arı gelip kondu başıma, görünce girdim yeni bir yaşıma! Bir gözünden bal akıyordu, bir gözünden kaymak, Dünyalar değer bir kere· tatmak. Gayrı ne kirman eğirdim, ne davar çevirdim, her işi bir yana serip bu arıyı güttüm. Bağ bağ gezdirip bahçe bahçe büyüttüm. Her çiçekten bal aldı. Yaprak aldı, dal aldı velakin yumurcağın biri bir taş attı, ayakları kırıldı. Bağladım olmadı, yağladım olmadı; bir türlü bir şifa bulmadı. Nihayet dolandım bayırı dağı; getirdim bir ceviz yaprağı. Sardım sarmaladım inceden ince ne ağrı kaldı, ne sızı bence.

Bir varmış, bir yokmuş, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken bir memleketin birinde bir padişah varmış. Ötekiler gibi tacın, tahtın delisi değil, o soydan gelenlerin iyisi mi dedim iyisi imiş. Memleketi öyle bir dirlik düzenliğe kavuşturmuş, öyle bir dirlik düzenliğe kavuşturmuş ki, hangi kırk haramiler, hangi kapı ardı bezirganları. Ne devler top oynayabilir ne cinler cirit atabilirmiş. Herkes kendi işinde, kendi aşında; kendi toprağında, kendi taşında; ekeceğini eker, dikeceğini diker; güler yüz, tatlı dil ile gönül hoşluğu içinde yaşayıp gidermiş. Öyle bir devirde böyle bir padişaha kim kurban olmaz amma, ne çıkar, felek insanı güldürmedikten geri…

Öyle ya, Allah ona devlet üstüne devlet vermiş amma, gel gelelim; yerini yurdunu tutacak bir evlat vermemiş. Bu yüzden yaşı, başı ilerledikçe gamı, kasaveti de artıp, gece dememiş, gündüz dememiş; yeri, göğü yaradana yalvarıp yakarmış amma, yer demir, gök bakırmış; duası yerini bulmamış.

Günlerden bir gün, padişah yine kara kara düşünüp dururken, gün görmüş, umur görmüş biri yanına girmiş:

“Padişahım” demiş. “Derdini söylemeyen derman bulamaz; ne derdin, kederin var? Yanlış bir dala taş atan mı oldu, bir komşu kapısına yan gözle bakan mı? Noldu, ne hal oldu sana?”

Padişah boynunu bükmüş:

“Ey benim halden anlar kulum”, demiş; Allah her devleti verdi ama, bir evladı çok gördü bana; yedi yıldır derdime derman arayıp duruyorum ne var ki, güvendiğim dağlara kar yağıyor; tutunduğum dallar kırılıp geliyor. Oturup derdime yanmaktan gayri bir derman bulamıyorum.”

Adam, bunu duyunca:

“A devletlim” demiş; “Akıl öğretmek gibi olmasın ya, insan bir şeyi kendine dert etmeye görsün; gayri bu dert, gün günü sökülür gelir; yüreğinize koydukça kor dünü, günü kaybedersiniz sonra… Ne yapalım; bu dünyada her şey elimizde, avucumuzda değil ki, kader böyle imiş belki bunda da bir hayır vardır öyle ya veren Allah ya verdiğini geri alırsa! Ne kuru çayda koyun gütmeye benzer bu, ne de emanetlik mintan giymeye… Ocaklardan ırak, ateşten gömlek gibi, yakar, yandırır adamı!”

Padişah başını sallamış:

“Doğrusun, ağzı dualı kulum, doğrusun; Allah verecekse, hayırlısından, ömürlüsünden versin; ve zira sen onu büyüt de kendi boyunca, sonra da götürüp kendi elinle kara topraklara ver. Böylesine acıya Eflatun olsa dayanamaz ama, bunu bir kere dert edindim kendime; şimdi ikide bir, bir efkar basıyor beni; bilmem ki netsem, neylesem?” diye sormuş.

Bu halden, ahvalden anlayan adam da:

“Padişahım” demiş, “her şeyin bir çaresi var; bu dert sizi üstelemeden, siz bu derdi üsteleyin; efkar dağıtacak öyle bir bahçe yaptırın, öyle bir bahçe yaptırın ki, güllerinde kuğular, köşklerinde ahular… Ne sümbüller saçını yolsun, ne menekşeler boynunu büksün; vursun davullar gümbür gümbür; çalsın sazlar nazlı nazlı; güller gün eylesin; bülbüller düğün eylesin, böylesine bir bahçe… Şimdi, günün birinde bir efkar bastı mı; bir, iki deme; var git bu cennet katına … ister bir havuz başına kurul; ister bir ağaç altına uzan; daha da istersen, suların sesiyle uyu; yeşilin rüyasına dal; ve uyanabilirsen, kuşların türküsüyle uyan… Evvelallah, gözün gönlün açılır; gayri ne gam kalır, ne efkarı”

Bu söz padişahın aklına yatmış; nasıl olsa, hazineleri taşıp dökülüyor, bir bahçenin de sözü mü olur? Öyle bir bahçe yaptırmış, öyle bir bahçe yaptırmış ki, nasıl söylesem, masallardaki gibi… Salkım salkım söğüt, elvan elvan çiçek, buram buram koku, aygın baygın ses… Doğrusu görenlerin parmağı ağzında kalmış; padişah da sevinip seyran eylemiş, beğenip bayram eylemiş ama, gelgelelim bulduğu, umduğuna değmemiş; zira, hangi gün, hangi saat başının üstünde bulutlar dolaşırsa, bu bahçeye çıkmış ama, bir de varıp bakmış ki, ne görsün, o gam, o kasavet kendinden önce gelip de ağaçların altında yolunu beklemiyor mu? De yiğitse gülsün bakalım! Güller gün eylerken, padişahın yüreği kan ağlamış; bülbüller düğün eylerken, gam üstüne gam bağlamış; derdi bir iken iki, iki iken üç olmuş; bir daha dönüp bahçenin yüzüne bakar mı? Atmasına adımını atmamış ama, başında kara yeller estiği bir gün, yine bahçeye çıkmış, bu defa da bir ferahlık duymayınca, büsbütün öfkelemiş; gayrı ne çiçek demiş, ne böcek; önüne geleni kırıp geçirmiş; nerede ise taş üstüne taş bırakmayacakmış ya, karısı eline, ayağına sarılmış yoksa … Zaten bu hatuncuğun bir ayağı bahçeden çıkmıyormuş ama, o günden beri, büs bütün kendini oraya vermiş; toprağıyla toprak olmuş; yaprağıyla yaprak olmuş; hele gül fidanları üstüne öyle bir titrer, öyle bir titrermiş ki, bir tomurcuğunu solmuş görse, onun da beti benzi solar; bir dalını eğilmiş görse, onun da boynu bükülürmüş. Bundandır, bahçenin taşı, toprağı bu hatuncuğu ayaklarının sesinden tanırmış; çiçekler en güzel renklerini ona gösterir; en tatlı kokularını ona saklarmış; meyvasız, ayvasız ağaçlar bile, bütün sırlarını ona söyler; kimi: “Ben şu derde devayım!” der, kimi de: “Ben şu hastalığa şifayım” dermiş ama, hiçbirisi onun derdine derman olamazmış. Öyle iken hatuncuk kendi talihine küsermiş ama, kıl kadar: olsun onlara gücenmezmiş. Ama nasıl olmuşsa, bir gün yüreciğine dokunmuş da:

“A benim dalım, yaprağım; saraylar yaptırdım, altın eşikli; içinde yatmadım, yanı beşikli; ne siz muradımı verip benim yüzümü güldürdünüz, ne de ben padişahın yüzünü güldürebildim; bu olmadıktan geri, ne deseniz, ne yapsanız nafile!” demiş onlara …

Bu söz üstüne, utancından koca bir ağacın dili tutulmuş ama, Hikmet-i Huda, kuru ağacın biri, lisanı hal ile:

“İnan bacı” demiş. “derdini biliyorum, dağ olsa dayanamaz; eski halim olsaydı, sana öyle bir elma verirdim, öyle bir elma verirdim ki, ne muradın varsa yerini alırdı ama, hani bende o dal, hani dalımda o elma? Padişahın öfkelenip de her şeyi kırıp geçirdiği gün yok mu, o gün benim de kolum, kanadım kırıldı; kuruyup döküldü yaprağım, dalım, bir filizcikten geri, kalmadı yeşilim alım… Şimdi, sabretmesini biliyorsan, üstümdeki o filizleri koparıp ele, güne karşı dikiver; bir gün gelir, benim veremediğimi o verir sana. Adam sen de deme; vereceği elma murat elmasıdır. Yarısını sen ye, yarısını padişaha yedir; dilerim Allah, umarım Allah, her ne muradın varsa verir inşallah!” demiş.

Padişahın karısı da dediğini etmiş; o filizciği koparıp dikileceği yere dikmiş; tamam yedi yıl, yedi ay kendi evladı imiş gibi titremiş üstüne; esen yelden, uçan kuştan korumuş onu… Gel zaman, git zaman, filiz büyümüş, fidan olmuş; bu fidan da serilip serpilip koskoca bir ağaç olmuş; derken bir bahar, çiçek çiçek bezenip, yaprak yaprak salınmaya başlamış. Bir de bakmış ki, ne görsün; ta tepesinde bir elma… Ha düştüm, ha düşüyorum, diyor. Elma da ne elma yal Bir yanı o kadar beyaz, o kadar beyaz ki, aydan arı, günden duru… Bir yanı da, güneş mi öpmüş, ne olmuşsa, öyle bir kızarmış, öyle bir kızarmış ki aldan al, nardan kırmızı…

Daha durur mu hatuncuk, almış elmayı, bölmüş elmayı, yarısını kendi yemiş, yarısını da padişaha yedirmiş… Şimdi, sözü uzatıp da ne biz günaha girelim, ne de sizin başınızı ağrıtalım. Aradan dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat geçmiş; geçmemiş; nur topu gibi bir oğulları dünyaya gelmiş; gayri sevinçlerine payan olur mu ikisinin de, deli divane olası gelmiş!

Dört bir yana kuşun kanadıyla haberler gidedursun, padişah:

“Kurulsun meydanlar!” demiş, kurulmuş meydanlar… “Vursun davulları” demiş, vurmuş davullar … Tam kırk gün kırk gece şenlik, şadımanlık etmişler; yiyip, içip muratlarına ermişler; gökten üç elma daha düştü, kimin ne muradı varsa onun başına …


Eflatun Cem Güney

Masallar

Kültür Bakanlığı Yayınları

1997

Muzip Masal Cini

Masallar üzerine ve masallara dair her şeyi heybesine doldurmuş bir masalcıdır Muzip Masal Cini. Bu bakımdan kendi masallarını ve Ribelyus adlı masal evreninde yaşananları naklederken başka hikayelere de misafir olur. Uzun lafın kısası masalların anlatılmayıp unutulmaya yüz tuttuğu bu yüzyılda yeniden masal anlatabilmek adına beyhude mücadeleye girmiş bir hayal kahramanıdır. Aynı zamanda anlatıla anlatıla günümüze kadar yolculuğuna devam eden masalların toplanması, derlenmesi ve arşivlenmesi gibi çalışmaları kendine görev addetmiştir. Muzip Masal Cini hem masal yazmak hem de unutulmaya yüz tutmuş masalları kayıt altına alıp arşivlemek üzerine hayat bulmuş bir hayali kahramanın gerçek dünya ile masalsı mücadelesidir.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yapın

Eposta adresiniz yayınlanmayacak.