fbpx

AĞLIYAN NAR İLE GÜLEN AYVA-(Billur Köşk Masalları) Anadolu Masalları

AĞLIYAN NAR İLE GÜLEN AYVA

Bir varmış, bir yokmuş, Tanrının kulu çokmuş. Çok deme­si, yok demesi günahmış. Evvel zaman içinde, bir padi­şahın dokuz tane kızı varmış. Günlerde bir gün karısı sul­tan hanımla otururken derin düşüncelere varıp birden sö­ze başlar:

— Dokuz kızım var, eller alır evlenir, sonunda geriye ikimiz kalı­rız. Ölürsem tahtıma oturacak bir erkek çocuğum yok. Kökümüz ku­ruyacak, taç ile taht elden gidecek, ocağım sönecek. Yarını düşünmek­ten gözlerime uyku girmez, dünyadan tat alamaz oldum. Bu sefer de kız doğurursan seni de, çocuğu da elbet cellada veririm.

Der kalkar gider. Zavallı sultan hanım karnı burnunda hamile imiş. Padişahın bu zehir gibi acı sözlerini dinler de ağzını açıp bir kelimecik söyliyemez, üzüm üzüm üzülür de süzüm süzüm süzülür, suçu kendinde bilirmiş. Kalkar, dairesine çekilir, kara bahtına yanar, gece gündüz ağlar.

Mutlu da olsak, tasalı da, masallarda çabuk geçer zaman. Bir za­man sonra vakti erişip korkusundan kimselerle haber veremez, saray­da kimsenin ayak basmadığı, bir sapa köşeciğe çekilir, yanına baba­sının evinden getirdiği çeyiz halayıklarını, işine, sözüne güvenilir adam­larını alıp el altından kimselere sezdirmeden doğum hazırlıklarını ya­par. Bir gece yarısı ağrıları sıklaşıp, gözü ışıyıp, dünyaya onuncu kız çocuğunu getirir. Hemen ebesi ile sultan hanım, babası gelip görme­den çocuğu sarıp sarmalayıp ancak sabah oldukta padişaha bir oğlan çocuğunun dünyaya geldiğini haber verirler. Padişah, nefes nefese, sevinçten tıkanırcasına, odadan içeri girince orada bulunanlar hep bir ağızdan «Uğurlu olsun, adını siz verin, ömrünü Tanrı versin, bir oğlunuz oldu padişahım!» diyerek kundağı babasının kucağına verirler. Padişahın ayakları dolaşır, sevinç yaşları döker, hemen oradakilerden başlayarak bütün saray halkına hediyeler, ihsanlar dağıtır. Yüz bir pa­re top attırarak tellallar çıkartır, uzak kasabalara, komşu diyarlara ulak­lar, posta tatarları gönderir, bu mutlu haberi ulaştırır. Meydanlara sof­ralar kurdurur, fakirleri kırk gün doyurur, çulsuzları giydirir, yerlidir yabancıdır demez, gelene geçene çil çil altınlar dağıtırlar. Dört yandan hediyelerle gelen konuklara, elçilere çadırlar kurulur, şenlikler, alay­lar düzenlerler. Bütün memleket kırk gün, kırk gece işi gücü bir ya­na bırakıp düğün dernek kurar, eğlenirler.

Gel zaman git zaman bu çocuk büyür. Zavallı valide sultan, adam­ları ile, çocuğu gece gündüz gözden ayırmazlar. Saçlarını uzadıkça ke­sip, erkek elbiselerini giydirip, erkek terbiyesi verirler. Silâh kullanır, ata biner, yaşdaşları ile güreş tutar, böylece on iki yaşlarına gelir de sünnet olması gerekir. Valide sultan, derin üzüntülere düşer, her gün «Artık sırrımız ortaya dökülecek.» diye helecan içinde bekler, tenha odalara çekilir ağlarmış. Günlerde bir gün bu çocuk annesinin yanına gelip de ağladığını görünce kalbi dayanamaz:

— Aman anneciğim, ne oldu ki böyle tenha köşelere çekilip sık sık ağlarsın?

Diye sorunca annesi de:

— Ah benim çocuğum, ben ağlamayım da kimler ağlasın? Doğdu­ğun zaman seni babana erkektir diye bildirdik. Bu günlere kadar da birşeyler sezdirmedik. Padişah baban seni hâlâ erkek sanır, mürverini görmek, sünnet ettirmek ister. Senin kız olduğunu anlayacak, ikimizi de cellâda verecektir. Onun için ağlarım.

Deyince, çocuk da bir zaman düşünceye varır, sonra anasına:

— Sen hiç üzülme, hem de ağlama anacığım. Bunu bana anlattığı­na iyi ettin. Şimdi padişah babamın yanına gider de yalvarırım.

-Ya­şım küçük derim, beni bu yıl sünnet ettirmez elbet.

Der, kalkar, doğru babasının yanına gider, elini öpüp yüzüne sü­rer de ağlamağa başlar. Padişah biricik oğlunun ağladığını görünce pek üzülür:

— Bir tanecik oğlum, sevgili şehzâdem, niçin ağlarsın?

Diye sorunca o da;

— Aman babacığım, beni sünnet ettireceğinizi duydum onun için ağlarım. Ben daha küçüğüm.

Deyince padişah da bakmış oğlan doğru söyler, daha vakti var, hem üzülmesin diye düşünür de:

— Oğlum, evlâdım, sen hele ağlama, bu yıllık kalsın, gelecek yıl hayırlısı ile o iş de olur. Deyip sırtını okşamış. Çocuk da sevinçle babasının elini öpüp ko­şa koşa anasının yanına gelir, boynuna sarılır:

— Aman anneciğim, babamın gönlünü ettim. Gelecek yıla bıraktı, sil gözlerinin yaşını artık.

Deyince zavallı kadıncağızın yüzü bir parça güler de, içi açılır, sa­rılıp çocuğunun gözlerinden öper.

Masallarda zaman çabuk geçer, günler, aylar birbiri ardından uçar. Bir yıl, bir gün gibi göçer. Çocuğun sünnet olma zamanı yeni­den gelince zavallı annesi tenha bir odaya çekilip için için ağlar. Gün­lerde bir gün bu çocuk, annesini kıyıda, köşede arar da, .sonunda bu tenha odada bulur, yanına gelir, ağladığını görünce yüreği dayana­maz:

— Aman anneciğim, ne oldu böyle ki tenha köşelere çekilip için için ağlarsın?

Diye sorunca annesi de:

— Ah benim sultan kızım, ben ağlamayım da kimler ağlasın? Ba­banın geçen yıldan verdiği mühlet bitti. Sünnet düğünü için hazırlıklar yapılıyor. O zaman senin kız olduğun ortaya çıkacak, ben ne yaparım, neler ederim, şaşırdım kaldım.

Deyince kız da:

— Sen hiç üzülme anneciğim. Şimdi padişah babamın yanına gi­der de yalvarırım. Yaşım küçüktür derim. Acır da beni bu yıl da sün­net ettirmez elbet.

Der, kalkar doğru babamın yanına gider, elini öpüp yüzüne sürer de içli içli ağlamağa başlar. Padişahtır, biricik oğlunun ağladığını görün­ce pek üzülür:

— Bir tanecik oğlum, sevgili şehzadem, niçin ağlarsın? diye sorunca o da:

— Aman babacığım, beni sünnet ettireceğinizi duydum, onun için ağlarım. Ben daha küçüğüm.

Deyince padişah da bakmış oğlan da küçüktür, daha vakti var, hem üzülmesin diye düşünür de:

— Oğlum, evlâdım, sen hele ağlama, bu yıllık kalsın, gelecek yıl hayırlısı ile o iş de olur.

Deyip sırtını okşamış. Çocuk da sevinçle babasının elini öpüp koşa koşa anasının yanına gelir, boynuna sarılır:

— Aman anneciğim, babamın gönlünü ettim. Gelecek yıla bı­raktı, sil gözlerinin yaşını artık.

Deyince zavallı kadıncağızın yüzü bir parça güler de içi .açılır, sarılıp çocuğunun gözlerinden öper.

Masallarda zaman çabuk geçer, günler, aylar birbiri ardından uçar. Bir yıl bir gün gibi göçer. Şehzadenin sünnet olma zamanı yeni­den gelmiş. Hazırlıklar ilerlemiş. Yine zavallı valide sultan tenha oda­lara kapanıp için için ağlamağa başlamış. Çocuk da annesini ötede beride arayıp sonunda bir tenha odada bulur, ağlayıp dövündüğünü görünce neden olduğunu bilip o da dayanamayıp ağlamağa başlar. Annesi bir yandan çocuğuna sarılır:

— Ah benim sultan kızım, nasıl ettikse ettik, babanı iki yıl daha oyaladık. Ama artık sen de iyice büyüdün, bu işi bir bahane uydurup geri bıraktıramayız. Yakın vakitte her şeyler ortaya çıkacak. Bundan kur­tuluş yoktur. Sonunda baban ikimizi de cellâda verecektir. Yarın da ömrümüzün son günüdür.

Deyince kız da dayanamayıp:

— Aman sevgili anneciğim, sen ağlayıp kendini bu kadar üzme. Yarın babam beni sünnet ettirmek için çağırırsa, gidip kendisinden yarım saat gezmek için izin isterim. Sonra has ahıra gidip bir yüğrük ata biner, oradan kaçar, giderim. Sakın ardımdan ağlama. Başka mem­leketlere göçer, oralarda barınır, yaşarım. Bakalım Tanrı sonumuzu hayra değiştirsin. Bundan başka çare yoktur.

Deyince, düşünür, taşınır, birlikte bu karar üzerine birleşirler.

Sabah oldukta sarayın önündeki büyük meydanın etrafı çevri­lip bir yanına renk renk saltanat çadırları kurulur, çep çevre donanma bayrakları ile donatılır. Bir yanda tatlısı tuzlusu ile yemek kazanları ateşlere vurulup kaynatılırken, bir yandan da türlü yarışlar, eğlence­ler için hazırlıklara girişilir. Yazıdaki, yabandaki, dağdaki ile düzdeki, köydeki ve kentteki millet, bölük bölük, kimi atlı, kimi yaya söyleşip oynaşarak düğün meydanına birikmeğe başlarlar. Memleketin en üc­ra köşelerinden ulaklarla çağrılanlar, yabancı komşu ülkelerden tatar­larla haber ulaştırılan hatırlı misafirler ayrı ayrı çadırlara İndirilip ağır­lanırlar. Çeşitli marifet sahipleri, çengiler, çalgıcılardan ayıcı çingene­lere kadar, hokkabaz, perende baz, cambaz esnafı kat kat gelip, bu hengâmede sadakanın esirgenmeyeceğini kestiren dilenci tayfası da dört yönden koşup meydana üşüşmüşler. Meydancılarla değnekçiler ortada fırıl fırıl dönerler de bu kalabalığa yer göstermeğe, düzene koy­mağa çalışırlarmış.

Padişah oğlunun mürvet günüdür diye yeşiller giyinip devletin ileri genlerine derecelerine göre kaftanlar giydirip ihsanlar dağıtır.

Sonunda hazırlıklar bitip şehzâdeye de gelmesi için haber salındı. Şehzâde içindekini belli etmeyip babası katına gelir, önce elini öpüp el pençe divan durur. Babasının sevincinden ağzı kulaklarına varıp:

— Oğlum, şehzadem, sen artık tamam on dört yaşına girdin, de­likanlı çağına ayak bastın. Bu işte daha fazla gecikmek ayıp olur, hem de dedikodu doğurur ve sonunda elbet bir dert getirir. Herşey hazır olup davetliler gelip, büyük cemaat derlenmiştir. Yok demeden elbet bu gün sünnet olacaksın, haydi benim yiğit şehzadem.

Dedikte çocuk da:

— Pek âlâ, münasiptir babacığım, emriniz baş üstüne. Ancak ba­na yarım saat kadar izin verin de şu meydanı atımla bir dolaşayım. Sünnet olduktan sonra bir kaç ay ata binemem, hem de düğüne ge­len halkı şöyle bir yakından seyretmek istiyorum. Ondan sonra beni sünnet etsinler.

Deyince babası bunu hoş karşılayıp.

— Peki, güzel olur şehzâdem, var, dolaş gel.

Diye şehzâdeye yarım saatliğine izin verir. O da hemen has ahır­lara koşup tavla tavla dolaşır, şöyle bir uygun iyice yüğrük at arar. Son tavlanın karanlık bir köşesine bağlı bir kuzguni, yelesi kuyruğu kara, bensiz beneksiz, bir tek bile akça kılı olmıyan bir yağız at görür. Ora­dan bu hayvanı beğenip yanına gelir, başını, boynunu, yelesini, sır­tını hem okşar, hem de ağlamağa başlar. At, bu çocuğu dinler dinler de, halden anlayıp dile gelir:

— Ey sultanım, böyle neden ağlarsın?

Kızcağız birden şaşırıp ne olduğu anlıyamaz, etrafına bakınırsa kimseleri göremez, bu sefer hayvan yeniden:

— Ey hanım sultanım, böyle neden ağlarsın?

Deyince bu sefer atın kendisine söz söylediğini anlar da:

— Ah benim karga karam, kara -yağızım, ben ağlamayım da kimler ağlasın? Babam, doğduğum gündenberi beni erkek sanıyor. İki yıldır sünnet ettirmek ister. Kız olduğum meydana çıkınca anamı da, beni de elbet cellâda verecektir, ben ağlamayım da kimler ağlasın? Bir ata binip bu diyardan kaçmaktan başka çârem kalmadı. Babamdan yarım saatliğine izin aldım, bir ata binip de meydanı bir gezip dolaşa­yım diye. Maksadım, bir yolunu bulup kaçmak. İşte bu hal böyle iken ahval şöyle, ben neler edeyim kara yağızım, sen bir şeyler söyle.

Deyince, at da, bütün bunları dinleyip:

— A benim civan sultanım, sen hiç tasalanma. Tanrının izniyle ben seni alır da onlar toparlanmadan gözden kayboluruz, başka diyarlara göçer gideriz. Fakat sana tenbihim budur ki, eyer altından kolanımı sı­kıca sarasın, üzerime bindiğin vakit dizginime sağlam yapışıp bacak- farını iyice sıkasın, dört nala kalkıp baştan kuyruğa dal gibi süzülün­ce boynuma iyice sarılasın, zira ben eser yel gibi giderim. Ardımdan kurşun atsalar yetiştiremezler.

Der. Kız atın dediklerini yapar, ilk gözlerinden öpüp üzerine atlar, meydan yerine sürüp bir baştan bir başa at koşturur. Orada biriken halk ile askerler şehzadenin bu halini pek beğenir, alkış tutarlar. Ya­rım saatlik zaman geçince, şehzâde, birden atın kulağına eğilip < Hay­di kara yağızım, iki gözüm!» diye seslendikte at, asker ve halkın çenberini bıçak keser gibi yarıp, eser yel gibi savuşup, göz kırpıncaya kadar kaybolup gider.

Orada bulunanalar ne olduğunu bir zaman sonra anlayıp orta­lık bir karıştı. Koşup babasına haber verdiler, <Aman kara at şahzar ■deyi aldı kaçırdıI» diye her yanı bir bağrışmadır kapladı. Peşine atlı­lar düşüp, orası burası, dağı deresi diye dört yöne dağılıp araştırdı- larsa da, yolda, belde en ufak bir izini bile bulamadılar. Sanki kara yağızın ayakları yere değmemiş sanırsın. Yorgunluktan, üzgünlükten iyice buruşup el ayak tutmaz bir halde dönüp gelip padişaha haber ver­diler. Düğün için biriken halk, padişah, saraylılar, yerli, yabancı her­kes, şehzâde için döğündüler, ağlaştılar. Çengiler durdu, çalgılar sustu. Davullar gümlemez, meydancılar ünlemez oldular. Kimse pişen yemek­lere el sürmedi. Ateşleri söndürüp, kazanları devirdiler. Akşam olup düğün dernek dağıldı.

Biz gelelim düzmece şehzâde ile yağız ata. Yağız at, bunu aldığı gibi bir günde altı aylık yola götürüp, sonunda köpükler içinde har­layıp durdu. Dile gelip;

— İşte sultanım, hele seni kurtardım. Artık buradan istediğin yere ■gidersin. Dünya kötüyle dolu, kendini iyi koru.

Dedikte kız da attan inip, boynuna sarılıp, iki gözü iki çeşme ağ­lamağa başladı:

— Ey beim has atım, can yoldaşım, önce Tanrı, sonra sen. Şimdi ben buradan giderim, giderim ama, bu yaban yerlerde başıma bir fe­lâket gelirse ne yaparım?

Dedikte, at da:

— Ey sultanım, sana yelemden üç kıl vereyim, göğsünde sakla. Başına bir iş geldikte, bu kılları çıkarıp birbirine çakarsın, ben hemen •oraya yetişirim.

Dedikte, hanım sultan çok sevinir, atın yelesinden üç kıl kopa- Tip, koynuna koyar. Kara yağızın boynuna sarılıp iki gözlerinden öper. At ânide bir duman ortasında gözden kaybolur, gider, kız da oradan ayrılıp gurbet yollarının tozuna düşer, yürür.

Bu kız, gide gide, yolu bir kasabaya erişip, önünde büyük bir saray belirir. Bitişiğinde de koca bir mutfak. Bacasından dumanlar çı­kar, kapısından kokular saçar. Vakitlerden akşam olmuş. Hemen ya­nına aldığı bohçasını açıp, sırmalı elbiselerini değiştirir, gurbete çık­mış bir yolcu kılığına girer. Oradan saray aşhanesinin kapısına şöyle bir yanaşır da, bakar ki, aşçılar kan ter içinde. O ocktan berikine, ka­zandan tencereye koşuşurlar, çıraklar da, beri yanda «güm, güm» diye havan dibi paralarlar, dibeklerre karşılıklı «Hay Hak, hay hık!» diye­rek tokmak sallar, keşkek döverler. Halayıkların gözleri kızarmış, pi­rincin taşını ayıklamakta olsunlar, uşaklar da gözleri yaşlar içinde, so­ğan doğramakta imişler. Koca aşhanenin içinde, kırk ocakta kırk ateş, kırkında da bir başka aş kaynarmış. Kız içeri girer, aşçıbaşı bûdur diye yanaşır ki, öteye beriye emirler dağıtıp kepçe elinde oradan oraya se­ğirten, her kazandan çeşni alan, başı tıraşlı, her hali telâşlı, ensesi yelli, kurbağa belli, «hay hay» la oturur, «vay vay» la kalkar, onu gören ondan korkar, birisidir. Hemen:

— Aşçıbaşı, aşçılarbaşı, görürüm işiniz, telâşeniz çok, beni yanı­nıza çırak alır mısınız?

Diye sorunca, bu da hem seğirtir, hem bağırır, çağırır, kızı bir yana iteleyip, gözü aşta, hem işte:

— Görmez misin, bizim başımızda ateşler yanıyor, kazanlar kay­nıyor? Aman tatlıya tuzu, etliye şekeri karıştırmıyalım. Helvanın me- yânesi geçmesin, dolma tenceresinin dibi tutmasın haylâzlar. Ciğer sar­masının ateşini çekin, haşlamanın altına bir odun atıverin. Savul aya­ğımın altından bire şaşkın yolcu, görmez misin telâşımızı?

Diye bağırarak dolanırmış. Kız da bunları duymamazlıktan gele­rek hemen, oradan bir önlük kuşanır. Beceriksiz yamakları aralar. Az zamanda bütün ocakların başına Hızır gibi yetişip, bir eli tatlıda, öteki tuzluda; hepsinin eksiğine yetişir, bulup buluşturup tamamlar. Tence­releri, kazanları birbiri ardından, «Bu oldu, bu da pişti, yetişti» diye­rek ocaktan indirmeğe başlar. Aşçıbaşı, birden ortalığın düzene gir­diğini görünce sevinir, kızın sırtını sıvazlar da:

— Seni yamakbaşı, usta yaptım, ellerin dert görmesin, kepçen­den bereket taşsın.

Diye iki elini kaldırıp dua etmiş. Kız da bu sefer:

— Aman aşçıbaşı, bak işler düzene girdi. Şimdi şu köşeye otur da söyle bakalım, nedir bu telâşlı hazırlıkların sebebi^ Bu kadar ye­mekler kimin için pişiyor?                .

Dedikte, aşçıbaşı şöyle bir içini çekip:

— Ah oğlum, işte o tarafı pek acıklı, keşke sen sormasaydın da, ben de anlatmasaydım. Bu memlekete altı yılda bir gece, bir dev gelir, padişahımızın ciğerini yer, göçer gider. Yarın gece bu devin gelmesi zamanıdır. Bu telâşımız ondandır ki, cenaze yemeği hazırlarız.

Tebdil Gezen Sultanımız bunları işitince parmağını ısırıp korkar ve hem şaşar, kalır. Ol gece, o da aşçılar ve yamaklarla hiç uyumayıp, Sabahlara kadar yemek pişirmekle meşgul olurlar.

Sabah oldukta, Tebdil Gezen Sultan sarayın içine girer, doğru yu­karı katlara çıkıp, dolaşmağa başlar. Gezerken bir odaya gelip bakar ki, bir hanım sultan bir köşeye oturmuş, baştan ayağa karalar giyin­miş. Ordan diğer bir odaya gider bakar ki, oda baştan aşağı karalar içinde. Oda takımları bile kara örtülerle örtülmüştü. Oradan bir başka odaya uğrar, bakar ki, odanın ortasında bir döşek, içinde bir sultan, baştan ayağa al elbiseler içinde. Oradan döne dolaşa padişahın olduğu odaya varır, bakar ki, zavallı adama ruh koklatmışlar, başına hekim­ler, hocalar birikmiş, kendinden geçmiş, serili yatar. Vakitlerden ak­şam vakti olup devin gelmesi yaklaşmış idi. Bütün saray halkı korku içinde kenara, köşeye büzülmüş, devin gelmesini beklerdi. Bu kızın aklına birden atın verdiği kıllar gelip, koynundan çıkarıp, birbirine çak- tıkta, ol dakika yağız at bir duman içinden çıkıp gelir, önünde duru- verir:

— Emret sultanım!..

Der de eşinir. Kız da hemen davranıp, atın iki gözünden öpüp:

— Aman kara yağızım, senden bir yalın kılınç isterim ki, dev azmanına bir vurduğumda ortasından ikiye biçivermeli.

Deyince, at yerleri eşeler, başını silkeler:

— Al sultanım, sana istediğinden âlâ bir kılınç. Bir vurduğun yere bir daha vurmıyasın.

Deyip kızın eline bir yalın kılınç tutuşturur, bir duman içinde kay­bolur, gider. Oradan bu kız kılıncı alıp doğru padişahın yattığı odaya -gelip usulca içeriye süzülür, bir köşeye gizlenir. Gecenin bir yarısı ol­dukta, gökyüzünden doğru bir hışıltıdır, uğultudur duyulur, birden ortalık zifirî karanlık kesilir. Göz gözü’ görmezken, bir zaman sonra «Küt, küt!» diye bir ses gelir, odanın ortasına bir dev azmanı düşer. Köşede hazır duran Tebdil Gezen Sultan birden davranıp, «Yâ Allah, medet!» diye bir nâra vurup, elindeki kılıncı devin boynuna öyle bir indirdi ki, hemen başı gövdesinden ayrıldı, birkaç defa tekerlendi. O sırada devin kellesinden bir ses geldi:

— Ey yiğit, er olduğunu şöyle bileyim ki, bir daha vurasın!

Dediyse de, kızın aklına yağız atın tenbihleri gelip ses çıkarma­dı, hem bir daha vurmadı. Dev azmanının canı iyice çıkıp, orada dev­rildi, kaldı.

. Kız hemen devin bir kulağını kesip cebine koydu. Yürüdü, gitti. Dönüp aşhaneye gelip önlüğünü kuşandı, kepçeyi kavradı, çalışmağa girişti.

Sabah olup da padişah yarı bitkinlik, yarı korku, baygınlığından kurtulup gözlerini açar da, kendini yoklar ki, henüz ölmemiş. Bir de odanın ortasına bakar ki, kapkara bir dev azmanı, başı gövdesinden ayrılmış, yatar, görenlerin aklı başından gider. <Acep kim ola bu devi öldüren?» diye derin düşüncelere varır da, bir şeyler bulup çıkaramaz. Oldum olası bu dev geldikte bu diyardan bir yiğit çıkıp da karşısına geçmemiştir, buna dair tek kelime tarih kitaplarında bile yazmaz. Bu işe bir mâna veremezse de, ölçüsüz sevinir, Tanrıya şükürler eder. Bir de yerinden kalkıp dışarı yürüyünce, kapı diplerinde tabut, kefen, ör­tülerle bekleşen saray halkını görür. Bunlar eskiden olduğu gibi cenaze için lüzumlu eşyaları hazırlamışlar, ölü yıkayıcılara, imama haber sal­mışlar da titreşerek ta yarı geceden orada bekleşirlermiş. Padişahı dip­diri ayakta dolaşır, hem de keyfi yerinde, güler, söylerken görünce şaşırıp kalırlar. Cümlesi, «Geçmiş olsun, Tanrı uzun Ömürler versinl» diye dualar edip, yüreklerindeki yükü atarlar. Padişah orada durup, bunlara:

— İçerideki, başı gövdesinden kopmuş, dev zamanını öldüren kim­dir içinizde?

Diye sordukta, kapıdan içeri şöyle bir bakıp, her şeyi görürler, içlerinden birkaç kişi ileri çıkıp, göz kırpmadan:

— Biz öldürdük sultanım.

Der de ayak direrler. Oradan padişahın yüreği bu sözlere iyice ısınmadıysa da, hepsine bol bol altınlar, çiftlikler bağışlar. Bütün saray halkı sıra sıra koşuşur da halayıklara, aşçı yamaklarına varıncıya ka­dar kendilerine birer pay çıkarırlar. Bir aralık aşçıbaşı bu Tebdil Gezen Sultana:

— A oğlum, ne duruyorsun? Padişah dönülmez ölümlerden kur­tulup herkese çil çil altınlar dağıtıyor. Sen de gidip alsana!

Dediyse de. Tebdil Gezen Sultan:

— Padişahın huzuruna çıkarsam beni hemen koğar.

Diye çekindiyse de, aşhanedekiler bir ağızdan:

— Padişah sevinçlidir, ölümlerden kurtuldu. Başının, gözünün sa­dakasını dağıtıyor, hazineler saçıyor. En hakiri bile kapısından çevirmi­yor. Zaman, bu zamandır, elbette senin de bahşişini esirgemez.

Dedilerse, kız da kalkar, doğru padişahın huzuruna çıkar. Dokuz defa yer öpüp doğrulur, el pençe divan durur:

— Ey padişahım, gece sabaha karşı bu dev azmanını ben öldür­düm.

Dediyse de, padişah inanmayıp:

— A kel yamak, senin cirmin ne ki, bu dev azmanını öldürebi- lesin?

Deyince, Tebdil Gezen Sultan da öldürdüğü devin kulağını ce­binden çıkarıp:

 

— Sözlerime inanmazsanız, bu kulağı alın da, gidip devin başına* bir bakıverin.

Diye padişaha uzatır. Padişah alır, bakar ki, insan kulağına da, hayvan kulağına da benzemez bir acayip kanlı et parçasıdır. Hemen kalkar, devin yanına gider de, kulak yerlerinden birinde bir kanlı de­lik durur. Et parçasını koyarlar da, tıpatıp uyar. Aşçı yamağının söz­lerinin doğruluğunu anlarlar. Padişah:

— Ey oğlum, yiğit oğlum, dile benden ne dilersin?

Dedikte, Tebdil Gezen Sultan edebini bozmayıp:

— Ancak sağlığını dilerim, padişahım.

Der de önüne bakar. Padişah bir daha sorar, bu yine:

— Ancak sağlığınızı dilerim, padişahım.

Der, yine önüne bakar. Kul töresi dua, hakan töresi keremdir, pa­dişahın bir daha, sorması gerektir. Üçüncü defa sordukta:

— Sağlığınıza duacıyım, ama padişahım, şu odalardan birinde Al Giyimli bir sultan hanım süzülür, süzülür de oturur. Odur sizden dile­ğim.

Deyince, padişah birden duraklayıp:

— Oğlum, bunca güzel yiğitler o kıza alıcı oldular, görücüler gön­derdiler, kendileri geldiler, büyükten, küçükten aracılar yolladılar. Be­ğendiğim, hoşlandığım yiğitleri bile buna beğendiremedik. Ol düzen­baz, taş yürekli cilve satıcısını ne yapacaksın? Öbür odalarda benim kara giyimli, ak yürekli, has, pembe beyaz, nazlı kızlarım vardır, be­ğendiğini sana teli ile, pulu ile, hazineler değerinde çeyizi ile vereyim.. Bir düğün yapayım ki, yedi iklim, dört bucağa şan olsun.

Derse de, Tebdil Gezen Sultan ayak direyip, el pençe divan, göz­ler yerde:

— Aman padişahım, delice gönlüm ona düştü. Verirsen keremin­den, bu kızı verirsin, vermezsen sen sağ ol, başkasını istemem.

Deyip dikildi. Padişah bakar ki, oğlan söz anlıyacak halde değil­dir. Hemen buyruk salar. Al Giyimli kızını çağırtır, bu da gelir, padi­şahın karşısında el pençe divan durur. Padişah:

— Ey benim Al Giyimli Sultan kızım, seni şu yiğit ister, bana can> kazandırdı, azman devi öldürdü, bu güne gelince kapından çok yiğit çevirdin, elbet buna olmaz dem’ıyeceksin, seni kocaya verdim, gitti.

Diye kestirip atarsa da, kız davranıp:

— Aman padişah babacığım, bana bir gece izin verin, istihareye – yatayım, rüyamda ne görürsem yarın size haber veririm.

Der, padişah da destur verince oradan kalkar, doğru odasına gelir..

Gece gelip ortalıktan el ayak çekilip, uşaklar, halayıklar bile birer köşeye kıvrılınca, nöbetçiler de dış kapılardan, kulelerden birbirine ön­leyip, «Yektir Allah, yek» diye çığrışıp kol gezdiklerinde, Tebdil Gezen Sultan, yavaşça süzülür de Al Giyimli Sultanın kapısına gelip anah­tar deliğinden içerisini dinler, seyreder. Bakar ki, bu kız odanın içinde telâşlı telâşlı, oradan oraya gidip bir şeyler hazırlar. Sonunda odanın ortasına bir altın leğen koyup, bir gümüş ibrikten içine su döker. Tam o sırada bir güvercin «pırrr!» edip pencereden gelir. Bu leğenin içine girip, iki çırpınıp, üstünden sular döküldükte, silkine silkine güvercin kılığından sıyrılıp, ay parçası gibi güzel bir delikanlı kılığında ortaya çıkar. Al Giyimli Sultanla karşılıklı oturup konuşmağa başlarlar. Al Gi­yimli Sultan:

— Ah benim sevgili efendim, bu gün babam beni çağırıp aşçı yamaklarından birine vermeğe niyet etti. Ben de <Bu gece istihareye yatıp görelim» diye babamdan izin aldım. Aslında bu işi size danışmaktı «muradım. Aman, bu işe bir çâre bulalım.

Diye yanıp yakıldıkta, Güvercin Tebdili Yiğit:

— Sen hiç üzülme sultanım, o işin de bir kolayı var. Filân yerde devlerde bir ayna vardır. Kimseler yanına varamadı, gözleri kesmedi. Yarın sen bu yiğitin aynayı getirmesini şart koşarsın, anca varırım, yok­sa olmaz, dersin.

Onlar bu düzenleri konuşmakta olsunlar, Tebdil Gezen Sultan da kapı dibinden hep bunları gözler, hem de dinlermiş. Sonunda Al Gi­yimli Sultanla Güvercin Delikanlı bu sözde birleşmişler. Gün ışırken bu Güvercin Delikanlı yine altın leğene bir girip, iki çırpınıp, silkine sil­kine yeniden güvercin kılığına girer, dönüp «pırr!» diye pencereden uçar, gider.

Sabah oldukta, Al Giyimli Sultan da odasından çıkıp, cevabını bil­dirmek üzere, padişah babasının huzuruna varır. Tebdil Gezen Sultan da bir kenarda durur, beklermiş. Bu kız babasının karşısına gelir, el pençe divan durur:

— Padişahım, filân yerin devlerinde bir ayna saklı durur, kimse­ler yanına varamadı, alıp gelemedi. Bu yiğit, bu dev aynasını alır ge­lirse varırım, illâ ki bu iş olmaz.

Deyip geri çekilir. Padişah bu yiğite döner de:

— Oğlum, ben sana demedim miydi? Bu kız oyuncudur, düzen­cidir diye. İşte bak, şimdi de bir dev aynası çıkardı, gücün yeterse var getir, yoksa yol yakınken vazgel bu isten.

Diye üzüle üzüle anlatırken, aşçı yamağı hiç tasalanmadan şöylece:

— Emir baş üstüne padişahım, destur verirseniz gider, getiririm. Deyince, padişah da oğlanın bu umursamaz, kılı depreşmez, dağ­lar boyu müşkülü kaydetmez davranışı karşısında içi ferahlar da*.

— Pek güzel oğlum, şu kızara, dünya âleme de ibret için, al getir de görelim, öğünelim, güvenelim.

Der. Sonunda bu Tebdil Gezen Sultan, saraydan çıkıp bir müddet gittikten sonra tenhaca bir yere varıp yağız atın verdiği kılları koynun* dan çıkarır, birbirine çaktıkta, bu at göz açıp kapayınca bir dumanın içinden kopup, harlayıp gelir, Tebdil Gezen Sultana:

— Emrin nedir sultanım?

Diye seslendikte bu da:

— Amtn benim kara yağızım, önce Tanrım, sonra sen varsın. Al Giyimli Sultanı babasından istedim, bu kız falan yerdeki devlerin ay­nasını benden istedi, oralara kimseler varamaz, varsa da alıp gelemez­miş, ne olursa senden olur, medet!

Deyince kara yağız da:

— Aman sultanım, sen hiç üzülme, ondan kolay birşey yoktur. Hemen sırtıma bin, dizginlerimden sıkı tut, bacaklarını kas, boynuma yat.

DeyinceTebdil Sezen Sultan, atın iki gözlerinden öpüp hemen sır­tına atlar. Yağız at, oradan anide kopup, eser yeller,, tozar yolara gibi vurup giderler. Bir zamandan koca, yüce bir dağın dibine gelip du­rurlar. Yağız at eşinip:

— İşte sultanım, seni buralara anca getirdim. Yukardaki yüce da­ğa tırmanırsın, izlerini bulur, devlerin mağarasına varırsın. Şöyle ka­pıdan gizlice bakarsın, eğer gözleri kapalı ise uyanıktırlar, açıksa uy­kuya varmışlardır. Tedbir ile yapça yavaşça içeri girersin. Başları üze­rinde asılı duran ol aynayı alır, arkana bakmadan bana gelirsin.

Diye bir bir anlatır. Kız oradan yürüyüp izliye izliye kayaları do­lanıp tenhalardan geçerek dağın yücesine tırmanır, araya taraya dev­lerin mağarasını bulur. Kapısına gelir de şöyle uzanır, gizlice içeri ba­kar ki, devlerin gözleri açıktır. Uykuya vardıklarını bilir. Hemen ayak­larının ucuna basarak içeri girer, duvarda asılı aynayı alır, ne içine bakar, ne de gün yüzüne gösterir, hemen koynuna saklar. Acele ge­ri dönüp ardına hiç bakmadan koşa koşa dağdan iner, kendisini bek- liyen yağız atın yanına gelirken bu devler uyanıp Tebdil Gezen Sul­tanın kaçtığını görürler, ardından bağırırlar:

— Hele geri bak, aynamızı getir, hele geri bak!

Diyerek kızın ardından koca koca kayalar atarlardı. Kız atın ten- bihini tutar, bağırmalara hiç aldırmadan koşar. Böylece atın yanına ge­lip hemen üstüne atlayıp dört nala oradan kopup,,eser yeller, tozar yollar gibi geçer, giderler. Devler durmadan bağırıp çağırdılar, artla­rından kayalar fırlattılarsa da, ne mümkün yetiştirmek, bunları durdur­mak.              ‘

Bunlar bir zamandan sarayın önüne gelirler. Tebdil Gezen Sultan göğsünde ayna ile inip, yere ayak basmasile, kara yağız, bir duman içinde gözden silinir gider. Doğru saraya gelir, padişahın huzuruna çı­kar, göğsünden aynayı çıkarıp:

— İşte padişahım, istediğiniz dev aynasını getirdim.

Deyince padişah çok sevinip hemen oradan Al Giyimli Sultanı ça­ğırtır:

— İşte istediğin aynayı bu yiğit getirdi. Başkaca bir arzun, bir dileğin var mıdır?    ,

Dedikte, Al Giyimli Sultandır, aynayı eline alıp şöyle bir duralar, sonra-

— Aman padişah babacığım, bana bu gece de izin verin, istihare­ye yatayım, rüyamda ne görürsem yarın sabah sizlere bildiririm.

Deyince padişah da:

— Pek iyi, pek güzel, sabah ola, hayır ola, bakalım, bu sefer ne engeller çıkaracaksın?

Dediyse de, kızına destur verir. Al Giyimli Sultan, oradan kalkar doğru odasına gelir.

Gece gelip ortalıktan el ayak çekilip, uşaklar, halayıklar bile bi­rer köşeye kıvrılınca, nöbetçiler de dış kapılardan, kulelerden birbir­lerine ünleyip «Yektir Allah, yek!» diye çığırışıp kol gezdiklerinde, Teb­dil Gezen Sultan yavaşça süzülür, gelir de Al Giyimli Sultanın kapısı­na yanaşıp anahtar deliğinden içerisini dinler, seyreder. Bakar ki, bu kız odanın içinde telaşlı telaşlı oradan oraya gidip birşeyler hazırlar. Sonunda odanın ortasına bir altın leğen koyup bir gümüş ibrikten içi­ne su döker. Tam o sırada pencereden yine o güvercin «pırr!» diye uça­rak gelir. Bu leğenin içine girip iki çırpınıp üstünden sular döküldük­te, silkine silkine güvercin kılığından kurtulup ay parçası gibi güzel bir delikanlı kılığında ortaya çıkar. Al Giyimli Sultanla oturup karşı­lıklı konuşmaya başlarlar. Bu kız söze girişip:

– A benim yiğitim, gözümün ışığı, gönlümün alışığı efendim. Bu gün yine padişah babam çağırttı. O mızmız oğlan istediğin aynayı nasıl ettiyse alıp getirmiş. Babam, yine beni bu oğlana verecek oldu. Ben de bu gece istihareye yatalım da görelim diye yeniden izin aldım. Aslında bu işi size danışmaktı muradım. Aman bu işe bir çâre bula­lım.

Deyince, Güvercin Tebdili Delikanlı şöyle bir duraklarsa da, asla fütur getirmeyip:

— Sen hiç üzülme, hem de tasalanma sultanım. Bu işin de bir ko­layı vardır. Filân yerde devlerin bir şimşek taşı vardır. Kimsenin ora­ya varmasına, yerini bulmasına bulsa da alıp gelmesine çâre yoktur. Yarın sen bu yiğitten onu istersin. Varamaz, varsa da bulmaz, bulsa da alıp gelmesi kısmet olmaz. Yine de aramıza başkası giremez sul­tanım.

Dediyse Tebdil Gezen Sultan da odanın kapısından gizlice bütün bunları gözler, dinlermiş.

Bütün bunlar konuşulur görüşülürken gün ışımağa başlamış. Gü­vercin Tebdili Yiğit de:

— Aman geç kaldım, başıma işler açılmadan savuşayım.

Demekle altın leğenin içine bir dalıp silkinip yeniden güvercin kılığına girmekle «pırr!» diye pencereden uçar gider.

Ardından Al Giyimli Sultan da odasından çıkıp cevabını bildirmek üzere padişah babasının huzuruna varır. Tebdil Gezen Sultan da bir kenarda durur, kızın diyeceklerini beklermiş. Bu kız, babasının karşı­sına gelir, el pençe divan durur:

— Padişahım, filân yerre, öte bucakta, devler diyarında, köşe ma­ğarasında bir şimşek taşı olacak. Bu yiğit onu alıp getirirse, ancak va­rırsam varırım, illâ ki bu iş olmaz.

Deyip geri çekilir, dairesine gider. Padişah da çaresiz bu yiğite dö­ner de:

— Gördün mü oğlum? Bu kızın hâlini ben sana önceden söyle­miştim. «Bu kız oyuncudur, düzencidir» diye anlatmıştım. İşte bak, filân yerde, öte bucakta, devler diyarında, köşe mağarasında bir şimşek ta­şı varmış, gücün yeterse var getir, yoksa yol yakınken vaz gel bu iş­ten, sana Kara Giyimli Sultanlardan birini vereyim de, al gönül rahat­lığı ile otur.

Diye üzüle üzüle anlatırken aşçı yamağı hiç tasalanmadan şöy- lece:

— Emir baş üstüne padişahım, destur verirseniz gider getiririm.

Deyince, padişahın da, bu oğlanın umursamaz, kılı depreşmez, dağlar boyu müşkülü kaydetmez davranışı karşısında içi ferahlar:

— Pek güzel olur oğlum, şu kıza da, dünya âleme de ibret için, al getir de görelim, öğünelim, güvenelim, der.

Sonunda Tebdil Gezen Sultan, saraydan çıkıp bir müddet gittik­ten sonra tenhaca bir yere varıp yağız atın verdiği kılları koynundan çıkarır, birbirine çaktıkta, bu at göz açıp kapayınca bir duman içinden kopup, harlayıp gelir, Tebdil Gezen Sultana:

— Emrin nedir sultanım?

Diye seslendikte bu da:

— Aman benim kara yağızım, önce Tanrım, sonra sen varsın, Al Giyimli Sultanı babasından istedim, bu kız da filân yerde, öte bucakta, devler mağarasındaki şimşek taşını benden istedi. Oralara kimseler va­ramaz, varsa da bulamaz, bulsa da alıp gelemezmiş, ne olursa senden olur, meret karayağızım!

Demesile yağız at da:

— Aman sultanım, sen hiç üzülme, ondan kolay bir şey yoktur.

Hemen sırtıma bin, dizginlerimden sıkı tut, bacaklarını sık, boynuma yat.

Deyince Tebdil Gezen Sultan atın iki gözlerinden öpüp hemen sırtı­na atlar. Yağız at oradan ânide kopup eser yeller, tozar yollar gibi vu­rup giderler. Bir zamandan koca, yüce bir dağın dibine gelip dururlar ki, bakmağa gözler, çıkmağa dizler dayanmaz. Yağız at yerinde eşinip:

— İşte sultanım, seni buralara kadar getirdim. Şu yoldan izliyerek gidersin, döner dolaşır, ilerde devlerin köşe mağarasını bulursun. Şöy­le kapıdan gizlice bir bakarsın, eğer gözleri kapanıksa uyanıktırlar, açıksa uykuya varmışlardır. Tedbir ile yapça yavaşça içeri girersin. Du­vardaki höcre içinde bir şimşek taşı görürsün. Onu oradan alıp durup- nefes almadan gelesin. Yoksa gittiğin, bittiğin gündür. Hem de bu sefer ardından ne söyler, ne dilerlerse, nice beddua ederlerse uğrar­sın, bunu da böylece bilesin. Haydi durma yürü, yolu ben gösterdim,, bahtını Allah kayırsın.

Deyince kız da atın iki gözlerinden öpüp gösterdiği yola girer, izliye izliye kayaları dolanarak çalıları dolaşarak gider, bir zaman son­ra devlerin oturduğu köşe mağarasını bulur çıkarır. Yavaşça yanaşıp bakar ki hepsinin gözleri açıktır, uyuduklarını anlayınca içeri girer. Duvardaki hücrede duran şimşek taşını hemen alıp eğlenmeden, din­lenmeden yola girip yollanır, çalıları dolanır, kayaları dolaşır da ne­fes nefese koşar. Tam bu sırada devler uykularından uyanıp adam ko­kusu alırlar. Bir de duvardaki hücrede şimşek taşını da göremeyince mağaradan dışarı uğrar, Tebdil Gezen Sultanın peşine düşerler. Ama bu da yolu yarılamış, dağdan kayadan aşıp, kestirmeden dolaşıp ovaya inmek üzere imiş. Bastıkları yerleri titreterek, toz duman kopararak çatlayasıya koşarlarsa da, bu kıza yetişmeyip çâresiz ardından koca kayaları fırlatıp bağırmağa, beddua etmeğe başlarlar:

— İlâhi, ayağına yüğrükj eline çevik, aklına çabuk kişi, er isen- kız, kız isen er yiğit olasın, ilençlere uğrıyasın!

Diye.bağrışır da gazaplarının şiddetinden oldukları yerde yırtınır kalırlar. Kız oradan dağdan kurtulup ovaya iner, koşa koşa yağız atın olduğu yere gelir, şimşek taşını gösterir. At da:

— Tamam budur, hemen koynuna sok. Arkandan beddua ettiler mi, bir şey söylediler mi? Eğer ilendilerse kötüdür, ne dedilerse ona uğrarsın elbet. Dedikleri olur, yakanı kurtaramazsın.

Deyince kız da:

— Ardımdan, <İlâhi, ayağına yüğrük, eline çevik, aklına çabuk kişi, er isen kız, kız isen er yiğit olasın,» diye bağırdılar.

Bir de kız kendini yoklar ki değişmiş, kız iken erkek oluvermiş, bıyıkları yürümüş, sakalları terlemiş, çenesi tel tel tüylenmiş bile. Teb­dil Gezen Sultan da, at da buna pek sevinmişler. Zavallı sultan:

— Tanrıdan dilediğim ancak bu idi. Şükürler olsun Rabbime. Se­bebim, kısmetim demek bu imiş, ayağımla geldim de muradıma erdim.

; Demiş. Hemen yağız atın iki gözlerinren öpüp sırtına binmekle ora­dan kopup eser yeller, tozar yollar gibi vurup giderler. Bir zamandan sarayın karşısına gelip dururlar. Şehzâde göğsünde şimşek taşı, üzen­giden ayağını yere basması ile yağız at bir duman içinde silinir, göz­den kaybolur. Şehzade de hemen otadan sarayın içine girip padişahın huzuruna varır:

— Padişahım, ferman buyurduğunuz şimşek taşını aldım, getir­dim.

Deyince padişah pek sevinir, hemen oradan Al Giyimli Sultanı ça­ğırtır:

— İşte istediğin şimşek taşını da bu yiğit getirdi. Şimdi ne engel koyacaksın, ne düzen kuracaksın?

Dedikte bu kız davranıp; kızarır bozarır da:

— Aman babacığım, Allah aşkına bu gece de izin ver de bir istiha­reye yatayım, yarın mutlaka son cevabımı veririm.

Deyince babası da and verdiği için çaresiz karşı koyamamış:

— Peki iyi, pek güzel, bu güne sabreden, akşamdan sabaha el­bet dayanır, gün doğa, hayır ola.

Deyip izin verince kız oradan çıkıp odasına gelir. Şimdi bu padi­şah, şehzâdeye dönüp:

— Her şeyi duydun, dinledin, var git, sabah erkenden gel, bu işi elbet bir hayırlı sona bağlarız evlâdım.

Deyip gönderir.

Gece gelir, ortalıktan el ayak çekilir, uşaklar, halayıklar bile bi­rer köşeye kıvrılınca, nöbetçiler de dış kapılardan, kulelerden birbir­lerine ünleyip «Yektir, Allah yek!» diye çığrışıp kol gezdiklerinde şeh- zâde yavaşça süzülür, gelir de Al Giyimli Sultanın kapısına yanaşıp anahtar deliğinden içerisini dinler, seyreder. Bakar ki, bu kız odanın içinde telaşlı telaşlı oradan oraya gider, birşeyler hazırlar. Sonunda odanın ortasına bir altın leğen koyup, bir gümüş ibrikten içine su dö­ker, tam o sırada pencereden yine o güvercin «pırr!» diye uçarak gelir. Bu leğenin içine girip, iki çırpınıp, üstünden sular döküldükte, silkine silkine güvercin kılığından kurtulup, ay parçası gibi güzel bir delikanlı kılığında ortaya çıkar. Al Giyimli Sultanla karşılıklı oturup konuşma­ya başlarlar. Bu kız söze girişip:

— A benim yiğitim, gözümün ışığı, gönlümün alışığı efendim. Devlerin elindeki şimşek taşını istemiştin. O mızmız oğlan, kokulu aş­çı yamağı almış da getirmiş. Şaştım, şaşırdım kaldım. Bir şeyler di­yemedim. Ancak padişah babamdan bir gecelik izin istedim ki, size danışayım. Aman bu işe bir çâre bulmak gerektir.

Deyince Güvercin Tebdili Delikanlı, şöyle bir müddet duraklayıp düşünmüş, taşınmış da:

— Al Giyimli Sultanım, sen hiç tasalanma, fütur getirme. Ben periler padişahının oğlu olayım da bunca işin çâresine bakamayım. Bizim sarayın has bahçesinin orta yerinde «Ağlıyan Narla Gülen Ay­va» ağacı vardır. Bir yanında narlar ağlar, sallanır, bir yanında ayva­lar güler sırıtır, dünyada bir benzeri yoktur. Bu ağacın yanına her kim gitse, elini uzatır uzatmaz narlar başlar hüngür hüngür ağlamağa, ay­valar da kah kah gülmeğe. Bunların yanma kimse yaklaşamaz, kimse­ler el süremez. Yarın babamın ne kadar askeri varsa, baştan ayağa silâhla donatıp ağacın altında gece gündüz göz kırpmadan nöbet bek­leriz. Ol yiğit geldikte elbet parçalarız. Yarın sabah babanın huzurun­da bu yiğitten ol ağacı dilersin.

Dedikte, Al Giyimli Sultan da, bu haddini bilmez aşçı yamağının sonu geldi diye sevinir. Böyle konuşa, görüşe tedbir düşünür, dolap çevirir, düzen kurarlarken gün ışımağa, ortalık aydınlanmağa başlamış. Güvercin Tebdili Yiğit de:

— Aman geç kaldım, başıma işler açılmadan hemen savuşayım.

Demekle altın leğenin içine bir dalıp, iki silkinip üstünden sular dökülmekle yeniden bir güvercin kılığına girer de pencereden «Pırrl» edip uçar.

Ardından Al Giyimli Sultan da odasından doğru padişahın hu­zuruna çıkar, söze başlar:

— Padişahım, falan yerde periler padişahının has bahçesinin or­ta yerinde <Ağlıyan Narla Gülen Ayva» ağacı vardır. Eğer bu yiğit, bu engeli de aşar, o ağacı söküp getirirse, artık yok demeyip ancak varırım, İllâki bu iş olmaz.

Deyip çekilir, odasına gider. Padişah da çâresiz kalıp bu yiğide döner-,

— Bak yiğidim, Hak oyunu üçtür, evlâdım. Bu kızın hâlini, ah­vâlini sana önceden anlatmıştım. İşte bir engel daha koydu. Filan yer­de, periler padişahının sarayının has bahçesinin orta yerinde, bir «Ağ- lıyan Narla Gülen Ayva» ağacı varmış. Artık onu alır getirirsen, ben sana bu kızı elbet veririm, artık bu işi keser bitiririz.

Deyince şehzâde dahi:

— Padişahım, istediği şeylerin cümlesini buldum buluşturdum, al­dım, yetiştirdim. Tanrının iznile bu ağacı da alır getiririm elbet.

Deyip yerden selâm verip huzurdan ayrıldı, saraydan çıktı. Bir müddet gittikten sonra, tenhaca bir köşeye varıp yağız atın verdiği kıl­ları göğsünden çıkarır, birbirine çaktıkta bu at göz açıp kapayınca bir dumanın içinden kopup harlayıp gelir, şehzâdeye:

— Emrin nedir şehzâdem?

Diye seslendikte, bu da:

— Aman benim kara yağızım, can yoldaşım, önce Tanrım, sonra bir sen varsın. Filân yerre, periler padişahının bir sarayı, has bahçesi­nin ortasında da bir «Ağlıyan Narla Gülen Ayva» ağacı varmış. Al Giyimli Sultan şimdi de bu ağacı söküp getirmemi ister. Bu ağacın kim­se yanaşamaz, elini süremezmiş. Ne olursa senden olur, medet kara yağızım!

Dedikte yağız at bu sefer biraz duralayıp:

— Ah şehzâdem, bu iş biraz çetincedir, ama senin yoluna can fe- dâ olsun. Atla üstüme, dizginlerimden sıkı tut, bacaklarını iyi kas, boy­numa yat, bir yol gidelim, bakalım nasıl olur?

Deyince kız atın iki gözünden öpüp hemen sırtına atlamakla ora­dan kopup ovalardan yeller, derelerden coşkun seller gibi giderek so­nunda bir memlekete varmışlar.

Yolda giderlerken üç çocuk görürler. Önlerinde bir pösteki, bir külah, bir kamçı, bir de ok. Babalarından miras kalmış bu eşyaları bir türlü bölüşemeyip, çekişir, dururlarmış. Bunları böyle görünce ya­ğız at dile gelip:

— Aman şehzâdem bu eşyalar sana çok lâzımdır. Bu çocuklar kıy­metini bilmez. Aman şunları kandırıp ellerinden alasın.

Deyince şehzâde hemen oradan attan inip çocukların yanına gelir.

— Çocuklar, neden böyle çekişip durursunuz?

Deyince bunlar da, ona, bu eşyaların babalarından miras kaldı­ğını, bir türlü bölüşemediklerini anlatırlar. Şehzâde oku alıp:

— Bakın çocuklar, ben bu oku atarım, hanginiz gidip de daha önce yakalayıp getirirse, bu mirasın hepsi onun olur.

Deyince çocuklar da buna razı olurlar. Şehzâde de omuzundaki çapraz takılı yayı çıkarır, bir ucunu iki bacağı arasına kıstırır, sol elile bir ucundan bastırırken kirişin ilmiğini geçirip, yayı bir hamlede ku­rar. Parmağına kemik zehgiri takıp oku yatağına yerleştirir. Sol kolu­nu olanca ileriye uzatıp kirişi de çenesine kadar çekip <Ya Hak!» der bırakır. Bu çocuklar, okun gittiği yolu gözleyip, düştüğü yeri izleyip peşinden seğirte dursunlar. Şehzâde, hemen orada kalan pösteki, kü- lâh, kamçıyı toplayıp yerlerine üç kese altın bırakır, yağız atına atla­yıp, eser yellere biner, tozar yollara basarak uçar giderler. Çocuklar gidip soluk soluğa geri dönerler ki, eşyaların yerinde üç kese altın gö­rünce sevinerek birer kese alırlar, oynayarak giderler.

Bir zaman dört nal giderek sonunda, periler padişahının sarayı­nın karşısına gelir, dayanırlar. Yağız at durur:

— Haydi şehzâdem, iş başına, külâhı başına geçirir, pöstekiye bi­nersin, kamçı ile de vurursun. Havalanır, doğru sarayın has bahçesine, o ağacın yanına inersin, hemen asılıp kökünden çıkarır, alır, durma­dan gelirsin.

Deyince şehzâde hemen külâhı giyer, pöstekiye biner, kamçı ile vurduğu gibi havalanıp sarayın içine girer. Şehzâde kol kol odaları, daireleri gezerken bu odalardan birinde Al Giyimli Sultan ile Güver­cin Tebdili Yiğiti oturmuş konuşurlarken görür. Şehzâde de hemen gelir, yanlarına oturur. Başında büyülü külâh olduğundan şehzâde on­ları görürmüş, ama onlar şehzâdeyi göremezlermiş. O sırada yemek­ler gelip bu ikisi oturup yemeğe başlarlarken şehzâde de sofranın bir köşesine oturup yemeğe girişir. Bunlar bakarlar ki, sahanın karşı tara­fından, kimse el sürmediği hâlde, yavaş yavaş yemek eksiliyor. Güver­cin Tebdili Yiğit:

— Sultanım, burası benim önüm, şurası senin önün, ya şu kar­şısı kimin önü ola? Oradan yemek yenmiş gibi eksiliyor.

Dedikte, kız da şaşar kalır, bir mana çıkaramazlar. Yemeklerini bi­tirince pencere önüne, sedir üstüne çıkar otururlar. Al Giyimli Sultan, peri padişahının oğluna işlemeli bir çevre hediye etmişti. Sedirin üs­tünde duran bu çevreyi şehzâde alır, koynuna saklar. Bunlar bir ara döner bakarlar ki, sedir üzerinde duran çevre yok. Orası burası der­ken odanın içini alan taran ederler, çevre kayıplara karışmış. O sıra­da gece çökmüştür. Şehzâde artık zamandır diye pöstekiye bir kam­çı vurmakla havalanıp doğru has bahçenin ortasında «Ağlıyan Narla Gülen Ayva» nın üzerine gelip, fidanı tutup olanca kuvvetile kökün­den söküp çıkardı. Üzerlerindeki narlar hüngür hüngür ağlar, ayva­lar kah kah gülerdi. Şehzâde bir elinde fidan, diğer elinde kamçı ile pöstekiye vurup uçtu gitti. Orada bulunan askerler neden sonra fida­nın kökünden sökülüp havalanıp gittiğini görünce, ne olduğunu bile­mediler. Silâhlarını çekip birbirine girip bir şamatadır kopardılar. «Aman durmayın, ağacı kaptılar, götürürler…» diye feryad edip ka­ranlıkta kime vurduklarını bilemeyip, karmaş dolaş olup, düşman di­ye birbirlerini kırdılar. Al Giyimli Sultanla, Güvercin Tebdili Yiğit de olup bitenleri sarayın penceresinden seyrederlermiş. Ağacın havalanıp gittiğini görünce ikisi de «Eyvahlar olsun, oldu olanlar!» deyip, ne olup, ne bittiğini ancak anladılar. Peri padişahının oğlu bu halleri onu­runa, kibirine yediremeyip:

— Sultanım, karşımızda yemek yiyen, bana verdiğin yadigâr men­dili de alan bu çok bilmiş delikanlıdır. Bütün engelleri aştı. Eline çar buk, tedbiri çevik bir yiğittir. İşte aldı götürdü. Yenildim, gücüm kı­rıldı. Sen, benden düştün, artık kimin yâri olursan ol.

Diye feryad edip altın leğene girer, iki silkinir, suları sırtından •aşırır, güvercin kılığına girerek «Pırr!> diye pencereden uçar, gider.

r A* Giyimli Sultan, oradan ağlıya ağlıya çıkar, koşa koşa babası­nın sarayına gelir yetişir. Gün ışıyıp ortalık aydınlanmağa başlarken babasının huzuruna çıkar.

Biz gelelim şehzâdeye. Fidan elinde, pöstekiye kamçı çalarak uçar gelir, yağız atın yanına. Sırtına atlamakla oradan kopup, ovalardan yel­ler, derelerden coşkun seller gibi geçerek padişahın sarayının karşı­sına gelirler. Şehzâde doğru padişahın huzuruna çıkıp Al Giyimli Sul- tan’ın istediği fidanı yere koyarak:

— İşte padişahım, sultan kızınızın istediği fidanı aldım, getirdim.

Dedikte pidişah hayretler içinde kalıp:

. — Aferin oğlum, fazlas*ıle ayağına yüğrük, eline çabuk, aklına çe­vik, velhasıl çok becerikli bir yiğit imişsin. Kızımı vermek için senden uygununu da, üstününü de bulamam. Yeter olsun artık naz da, niyaz da. Bre kız, engelleri, oyunları, düzenleri koy bir yana da, artık düğün ■dernek kurulsun, dellâl bağırsın, ulakları gönderin, haber salsınlar, ta­tarlar yollara çıkıp ferman ulaştırsınlar. Kul, kibar, konu komşu toplan­sınlar.

Diye irâde edince Al Giyimli Sultan da ses şada yok, ağzı kilitli, artık engelden, düzenden, oyundan da umudunu kesmiş, başına ge­lene razı olmuş, güvendiği dallar da kurumuştu. Başını önüne eğmiş öylece durur. Bu şehzâdenin üstünlüğünü de iyice anlamış, bir yan­dan olup biten işlerin hızından aklı fikri perişan, öte yandan da yan gözle bu oğlana bakar, gönlü de akar gidermiş. Al Giyimli Sultan, ya­vaş yavaş büyüden sıyrılıp gerçeğe yöneldikçe nasıl bir belâdan kurtul­duğunu, nice bir mutluluğa kavuştuğunu iyice anlamağa başlarmış.

Oradan kırk gün kırk gece düğün dernek etmişler. Her iş bitip dernek bozulup, yerli yerine dağılmağa başlayınca, şehzâde de Al Gi­yimli Sultanı alıp, kara yağız atına binip, derelerden seller, ovalardan yeller gibi geçerek anasına, yurduna dönmüş, kavuşmuş. Oradan doğ­ruca anasile kucaklaşıp babasının elini öper, gelin sultanı da tanıtıp olanı biteni kısaca anlatır. Babası ile anası dinledikçe bazan korkup, gâh sevinip hayrette kalırlar. Ayrıca, baba yurdunda da, kırk gün kırk gece düğün dernek kurulup yedi iklim dört bucağa elçiler, tatarlar, ulaklar gönderilip konuklar geldi, derlendi. Hediyeler geldi ki, bir yerlere sığmaz. Güldüler oynadılar, çaldılar, çağırdılar. Dağlar gibi yı­kılmış pilavları, tepeler gibi yığılmış etleri yediler, göçürdüler, ırmak­lar gibi akan ayranları, şerbetleri kuruttular. Açlar doyuruldu, çulsuz­lar giydirildi. Yerlidir, yabandır demediler, gelene geçene çil çil altın­lar dağıttılar.

Onlar ermiş muradına, darısı bizim başımıza.

 

Billur Köşk Masalları

Tahir Alangu

 

 

Muzip Masal Cini

Masallar üzerine ve masallara dair her şeyi heybesine doldurmuş bir masalcıdır Muzip Masal Cini. Bu bakımdan kendi masallarını ve Ribelyus adlı masal evreninde yaşananları naklederken başka hikayelere de misafir olur. Uzun lafın kısası masalların anlatılmayıp unutulmaya yüz tuttuğu bu yüzyılda yeniden masal anlatabilmek adına beyhude mücadeleye girmiş bir hayal kahramanıdır. Aynı zamanda anlatıla anlatıla günümüze kadar yolculuğuna devam eden masalların toplanması, derlenmesi ve arşivlenmesi gibi çalışmaları kendine görev addetmiştir. Muzip Masal Cini hem masal yazmak hem de unutulmaya yüz tutmuş masalları kayıt altına alıp arşivlemek üzerine hayat bulmuş bir hayali kahramanın gerçek dünya ile masalsı mücadelesidir.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yapın

Eposta adresiniz yayınlanmayacak.