Keloğlan (Bulgar Masalı)

Keloğlan Bulgar Masalı

Keloğlan, kelliğine kelmiş, hem bu yetmezmiş gibi, bir de tembelmiş. Verileni kenara koymaz, yer içer, yan gelip yatarmış. Çalışmasını diledikleri zaman da: “Bir abam var atarım, nerde olsa yatarım” dermiş. Abasını atmış, istediği gibi yatmış, seneler geçmiş, anası, babası bu koskoca oğlanı doyuramaz hale gelmişler ve bir gün ona:

– Ah oğul, vah oğul, bakarsan başının çaresine bakarsın, bakmazsan yüreğimizi yakarsın. İşte kapı, işte sokak, bizden bu kadar derler.

Keloğlan az gider, uz gider, dere tepe düz gider, bir memleketin başkentine varır.

Bu başkentte oturan padişahın, gülünce dudaklarında güller açan, bir kızı varmış, kız evlenme çağına geldiği halde, padişah kıyıp da, biricik kızından bir türlü aynlamazmış. Gül yüzlü, bülbül sözlü kıza kısmet mi çıkmazmış? Çıkarmış ama, padişah kimine anan yahşi, kimine baban yahşi deyip, her birine birer kulp

Günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları kovalamış. Padişahın gül yüzlü kızı kâh gülmüş, kâh ağlamış, yirmisine merdiven dayamış. O sene, o seneyi de takip eden sene ve daha sonraki sene kendisine tek talip çıkmamış. Kız sararıp solmuş, padişahın ise gözüne uyku girmez olmuş. Bir gün vezirini çağırtıp, derdini anlatmış, sonra da:

– Ah vezirim, vah vezirim, gece gündüz gözüme uyku girmez, gezerim. Ne yap, ne eyle, başını al savul, buna bir çare bul, demiş.

Vezir de vezirmiş ha! Deveyi dizinden, pireyi gözünden vururmuş.

Bir düşünmüş, iki düşünmüş; düş görmüş üzülmüş; dilin cirmi küçük, cürmü büyüktür, deyip susmuş. Bir gün sultanı bahçede görünce, yememiş içmemiş, hemen padişaha koşmuş:

Padişahım, ne yedim, ne içtim, ne de göz yumdum; uçan kuştan derman umdum, hem galiba derdinize çare buldum. Bugün sultanın yanından geçerken bir de baktım, ne görsem beğenirsiniz? Sultan oturmuş üç gül arasına: birine bakıp düşünüyor, ikincisine bakıp ağlıyor, üçüncüsüne bakıp gülüyor. Akıl var, yakın var, bunda anlamayacak ne var? Akıl yaşta değil, baştadır. Topladım aklımı başıma, bakın ne düşündüm; göz görür gönül ister, her gönül bir aslan besler. Bir kere sultana soralım, gönlüne koyduğu var mıdır? Gördüm ki, önündeki güle bakar düşünür.

Padişah:

–     Pekâlâ vezirim, hemen sultanın dadısına git, dilince hâli anlat. İnşallah gönlü bir padişah çocuğuna düşmüştür. Yerin altını üstüne getirir, bu delikanlıyı damat edinirim der. Daha da çok söyler.

Vezir padişahtan ayrılır. Ayrılır da durur mu. konağın altını üstüne getirir. Aşağı yukarı, yukarı aşağı derken, dadıyı kör kâhyanın odasında bulur.

–     Aman dadı, canım dadı, konuş sultanla bakalım derdi neymiş. Derdini dökmeyen derman bulamazmış. Ona şöyle anlat, böyle anlat, sor soruştur, ne et, ne eyle, onu konuştur. Dün kendisini bahçede üç gül arasında gördüm, koştum padişaha olan biteni anlattım. Padişahımız: “Ne olursa sizden olur, dadıyla senden olur. Alsın kızımı karşısına, önünden yuvarlansın, tekerlensin, gönlünün tahtına kurulanın kim olduğunu öğrensin. Kim olursa olsun, gelip bana hakikati söyleyin” buyurdu. Yarın akşama kadar ben de senden haber bekliyorum. Ne yap, ne et, sultanı bülbül gibi söylet!

Dadı:

–     A vezirim, insanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşırlarmış. ben onu öyle bir söyletir, öyle bir söyletirim ki, sen de şaşarsın, demiş.

Demiş, demiş ama, biraz düşünmüş: “Söyletirim, söyletirim dedim ya, bir de dut yemiş bülbül gibi susarsa, ne olur benim hâlim? Eee, bunca yıl dizimde büyüdü, huyunu suyunu bildikten sonra düşünecek ne var? Alırım dizime, bir yandan saçını örer, bir yandan başlarım masala. Masal masal derken, deşerim derdini, söyler mi söyler. Haydi, haydi ne düşünüp duruyorum, hemen koşayım yanına.”

Dadı, sultanı bulmuş, kızın başını dizine koymuş:

– Ah sultanım, saçını örerken bir masala başlarız ya demiş.

– Ama dadıcığım, sonra masal yarım kalmasın, artık geç oldu. Fakat canım da öyle bir sıkılıyor, öyle bir sıkılıyor ki, ne yapsak bilmem ki?

Dadı:

– Dağların yücesi var, gündüzün gecesi var, gece de olsa ne işimiz var, anlatır dururuz, demiş.

Böyle derken de bir taraftan kendi kendine:

“Aşk ağlatır, dert söyletirmiş. Sultanım âşık değil ama, dertli” diye düşünmüş ve başlamış masala:

“Koca bir memleketin namlı padişahı, namlı padişahın da gamlı bir kızı varmış. Yel eser, sel geçer, gül gülecek olur ama, namlı padişahın gamlı kızı gülmezmiş. Adını “Gülmez Sultan” koymuşlar. Padişah da: “Kızımı kim güldürürse, ona vereceğim” diye ferman çıkarmış.

“Acaba niçin gülmezmiş?” diye aklını hiç yorma, evlâdım. Ben deyivereyim: Bu sultan dertlinin dertlisiymiş; rüyasına her gece bir yiğit girermiş.Yiğitliğine yiğitmiş ya, in mi desem, cin mi desem, dev mi, belli değilmiş.

Sultan, dilini yutmuş gibi, ne konuşur, ne gülermiş. Almış mı padişahı bir düşünce, gözüne uyku girmemiş birkaç gece. “Bu hayat bana haram olsun kızımı güler görmeyince” der dururmuş.

Sultan ise göğe bakar, gök ağlarmış, yere bakar, yer ağlarmış; “Ah, kim kime, tın tına. Benim derdim kendime. Ne gören var, ne anlayan. Düşümdeki karşıma çıkacak olsa, ona diller dökerdim, her şeyden vazgeçerdim. Lâkin neyleyim ki, düş başka, gerçek başka!” dermiş.

Ah dadıcığım, masalın sultanı sonra ne etmiş?

– Ne edecek, evlâdım. Sultan, derdini söylemeyenin derman bulamayacağımı biliyormuş, oturmuş dadısına derdini dökmüş. Dadısıyla sultan başbaşa vermişler, esen yelle, akan selle konuşmuşlar, dağa taşa danışmışlar, bir çare bulur gibi olmuşlar. Neyse, uzatmayalım, gelelim masalımıza:

“Bir gün sultanla dadısı kalkıp mahalle hamamına gitmişler. Sultan yellim yellim soyunmuş. Ne sıcak, ne sıcak, buram buram ter, buram buram buğu. Hamam sağır, insanlar sağır. Her kapıdan geçtikçe tokmaklar “güm güm öter, içerde bir curcunadır gidermiş. Sultan tam göbektaşına oturmuş ki, göbektaşının altından, kuyruğunda kırk arşın uzunluğunda testere bağlı bir tilki çıkmış. Sultan tilkiye bakmış, bakmış da, gözleri kamaş kamaş kamaşmış. Sonra basmış kahkahayı. Ama ne kahkaha, ne kahkaha! Yer de duymuş, yerin altı da. Artık bunu dadı duymaz mı?

“Sultan güldü, gülmeyen sultan güldü!” diye başlamış bağırıp çağırmaya.”

-Aman dadıcığım, sonu başka zamana kalsın, fena oluyorum.

-Dur, dur sultanım! Kıpırdama! Sana gelen fenalık masaldan değil, sırma saçlarının arasında pıtır pıtır gezinen şu bitten, diyerek, kocaman biti alıp sultana göstermiş.

Sultanda bir sevinç, bir sevinç:

– Canım dadıcığım, sakın öldürme, demiş. Benim biricik tesellim o olacak. Bir elimle onu besleyeceğim, öbür elimle her yerine mis süreceğim, ömrü oldukça yaşasın.

Altın bir kutuya pamuk, pamuk üstüne, biti de pamukların üstüne koyarlar. Kutuyu kaparlar. Dadı koşup gider, vezire şöyle der:

– Ah vezirim, can cefadan da usanır, sefadan da. Sultanım yalnızlıktan sıkılıyor, başka şeyden değil. Efendimize söyle de, ne yapsın, ne etsin sultana bir eş bulsun. Biraz evvel başında bir bit bulduk, şimdilik onunla haşır neşir oluyor.

Dadı sultandan, vezir dadıdan, padişah vezirden alınca haberi, başlar düşünmeye. Padişahın düşüneceği ne olur? Ertesi gün tekrar çağırır veziri: “Yarına kadar buna bir çare bul!” deyip çıkar işin içinden.

Öğle olur, akşam olur, gece geçer, ertesi gün olur. Gün doğar, güneş ışıklarını saçar, güller güneşe gülerek açar. Püfür püfür bir de rüzgâr esmez mi sana? Rüzgârla şaka olur mu, katar ulam ulam kuşları önüne, şu dağ senin, bu dağ benim, şu bahçe senin, bu ağaç benim, uğramadığı yer bırakmaz. Kuşlar da ona uyar, uçar da uçar. Derken süt gibi bir güvercin süzülür, vezirin penceresine konar. “Hu” der, “Hu hu” der. Der ama, vezir bundan bir şey anlamaz. Anlamasına anlamaz ama, boş da durmaz.

– Bu güvercin beyhude yere gelmedi buraya, der. Sonra yavaşça pencereyi açar ve dört tarafa yem saçar. Pencerenin açılması, yemin saçılması sürse ne kadar sürer? Güvercin ele geçer.

Vezir güvercini allar pullar, padişahın huzuruna çıkar:

– Haşmetim, kullarınızın en âdzi bendeniz, şu âciz kafacığımla naçiz bir fikir beyan edeceğim, inşallah kabul ola! der.

Bunun üzerine padişah:

– Söyle sadık kulum, söyleyeceğin her şey kabulüm, cevabını verir.

– Efendimiz, bu sabah odamın camına bir güvercin kondu. Pencereye konar konmaz “Hu hu” dedi. Bir şey anlamadım. Lâkin bunda bir hikmet olmalı. Cenab-ı Hak bize elini uzatıyor, diye düşündüm ve şu karara vardım: Enine boyuna, bütün memlekete haber salalım ki, padişahın kızı evlendirilecek. Padişahın kızına talip olanlar er meydanına buyursun. Taliplerin yanı sıra meydana halk da gelir, bu ise sultana üzüntü verir. Bunu önlemek için delikanlıları, meydanın ortasında, etrafı telle çevrili bir yere toplarız, halkı biraz uzakta tutarız. Önce güreşler, cirit oyunları tertipleriz, sonra da: “Şimdi ak güvercin uçacak, kimin başına konarsa, padişahın kızını o alacak!” deriz. Böylece, sultanın kaderini Cenab-ı Hakk’ın emrine teslimeyleriz. Tanrı elbette elâ gözlü, hilâl kaşlı, sırma saçlı sevgili kulunu mesut kılacaktır. İrade padişahımızın!

Üç gün, durmadan, tokmak davulu döver, dere tepe inler. Haberi duymayan kalmaz. İşin aslını bilen de gelir, bilmeyen de. Meydan hınca hınç dolar. Gelenlerin arasında bizim Keloğlan’da var.

Sultanın içi içine sığmaz olur. Kolay mı bu, bir yastıkta kocayacaklar. Ağlar mı, güler mi, anlaşılmaz.

Derken efendim, atı eşkin, kılıcı keskin olanlar çıkarlar koşu meydanına. Etraftan yel mi geçer, sel mi geçer, bilinmez. Sonra yiğit yiğit pehlivanlar sökün eder. Vıcık cıvık yağlanırlar mı sana. Kimi galip, kimi mağlûp, yarışlar sona erer.

Sıra ak güvercine gelir. Salarlar güvercini. Ak güvercin uçar, uçar, bir kanat, bir kanat daha çarpar, gelir Keloğlan’ın başı üzerinde döner. Keloğlan’ın eli ayağı tutulur, kalbi güp güp vurur, benzi mum gibi olur. İçinden: “Bir lokma, bir hırka bana yeter de artar bile; zaten tuz ekmek de bir, börek baklava da bir yiyene, çal çaput da bir, şal şayak da bir giyene. Bundan böyle altın kakmalı tahta kurulacak değilim ya. Neden nereye ak güvercin benim başıma kona!” diye düşünür durur.

Bu sırada, dadı sultana:

– Bülbül geçti, gül geçti, güvercin seçeceğini seçti. Şimdi ister ağla, ister gül. Artık olan oldu, der.

Padişah, vezire:

– Sen şu keleşe bak, başındaki yağlı fese bak. Böylesi bize damat olur mu? derken, ak güvercin Keloğlan’ın başına konar.

Bir alkış, bir kıyamet! Keloğlan ne sağa bakar, ne sola, zangır zangır titrer, dokunsan devrilecek! Sanki başına bir deve yükü ağırlık çöker. Bu ağırlık başlar vücuduna yayılmaya. Eli varıp da güvercini yakalayamaz ki, ne yapsın!

Güvercin ise bir kanadını çırpar o kanadı düşer, öbür kanadını çırpar, öbür kanadı düşer, silkine silkine Keloğlan’a karışır.

Boyu boyuna yaraşır. Padişah yerinde duramaz olur, vezirin kulağına:

– Sultana en azdan civan gibi bir delikanlı lâzım, der. Emret vezirim, dağılsın halk!

Vezir alt dudağını oynatır, üst dudağını oynatır, istediğini söyleyemez, nihayet:

– Efendimiz, sultan ağlar, ağladıkça bağrımı dağlar, amma emriniz başım üstüne! der.

Gülleri hatırlar, sonra: “Düşündü, ağladı, elbet gülecek” diye kendim tescili eder. Ve derhal halka dönerek:

– Ey ahali! diye söze başlar.

Dağılmalarını söyleyeceği sırada, bakar ki güvercin meydanda yok. Eh, dünyada neler olmaz ki, der ve sözüne devam eder:

– Güvercin kimin başındaysa alıp padişahın huzuruna gelsin:

Etrafa “şeytan geçti” dedirtecek kadar sessizlik çöker, fakat ne gelen var, ne giden, ne de ak güvercin… Vezir tekrar bağırır:

– Duyduk duymadık demeyin, ak güvercini kim getirirse, sultan onunla evlenecek! Tekrar ediyorum: “Ak güvercini kim getirirse sultan onunla evlenecek!”

Vezirin her sözü Keloğlan’ın kalbine bıçak gibi işler. Delikanlı durmadan dudaklarını dişler. Kan mı akar, irin mi? Ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. Lakin Keloğlan kendinde öyle bir kuvvet, öyle bir kuvvet hisseder ki, sanki elini sallasa elli dağı devirecek! Neylersin ki, ak güvercin meydanda yok, tutsun kanadından da: “Alın ak güvercini, verin sultanı!” desin.

Ne sağdan, ne soldan, ne şurdan, ne de burdan kimse çıkmayınca halk dağılır. Sultan da ahlar vahlar çeker, Keloğlan’da… Ağızları var, dilleri yok, sazları var, telleri yok, dertlerini nasıl anlatsınlar Padişah ne isterse o olacak, var mı ona karşı duracak?

Gel zaman, git zaman, su uyur, vezir uyumaz olur. Fakat her şeye rağmen, padişahtan kıymetli bir hediye koparmayı aklına koyar.

Bir gün sarayı dolaşmaya çıkar. Haremi selâmlığı dolaşırken, sultanın odasında büyük bir altın kutu gözüne çarpar. Kutunun üzerinde pencere şeklinde dört köşe bir delik kararıp durur. Amanın, vezirin bir küçük dilini yutmadığı kalır. Aslan mı desem, kaplan mı, yılan mı desem, çiyan mı! Bit büyümüş de büyümüş. Gör de inanma! Vezir bakmış bakmış, baktıkça bakacağı gelmiş. Kafasını binbir fikir delmiş. Tir tir titremeye başlamış: “Ya bu işin altından da çıkamazsam. Kellem kelekten ucuza gidecek, etimi budumu belki kurtlar, kuşlar yiyecek!”

Bunun üzerine vezir ne olursa olsun der ve padişahı aramaya gider. Aşağıda arar yok, çıkar kırk ayak merdiveni, açar kırk kapıyı, bakar yok. Ne yapsın? Çıkar kırk ayak merdiven daha, kırk kapıyı açmadan, selâmlık kapısı açılır. Bir kolunda sırmalı bir kaftan, diğerinde inci kılaptan, padişah giyinmiş kuşanmış olarak çıkar vezirin karşısına. Vezir:

– Allah ömürler versin efendimiz, der. Gül güzel, gün güzel, sultanımız hepsinden güzel. Bu gece rüyamda, güzel sultanımızı, çimenler arasında, pembe bir gülü koklarken gördüm. Gözlerim hoppadak açıldı, sabahı zor ettim. Müjdeyi iletmek için padişahımızı ararken haremde bit sandığını gördüm. O anda aklıma gelenleri bilseniz, hepsini şu anda önünüzde sayıp dökmeme müsaade eder misiniz?

– Konuşmana müsaade edildi vezirim, fakat bu sefer de düşüncelerin bir netice vermezse kafanı uçur turum, bunu iyi bil!

Vezir titrer titrer, sonra şöyle der:

– Efendimiz, sultanın biti, nasıl söyleyeyim, alâmet olmuş. Öyle pıt deyip atılmayacak, çıt deyip kırılmayacak gibi olmuş. Koca bir balta lâzım. Yüzdürürüz biti, gerdiririz derisini duvara, çaldırırız davulları ve: “Bu derinin ne derisi olduğunu kim bilirse, padişah kızını ona verecek” deriz. Elbette bunu bilecek delikanlı, sultana lâyık olacaktır.

Padişah biraz düşünür, biraz daha düşünür, düşüne düşüne konuşur:

– Eğer kızımın kısmetini bulup çıkaracak olursan, kara kayalığın ötesindeki kara çam ormanını sana hediye edeceğim, der.

Üç gün sonra, sultan gözyaşları dökerken bit yüzülür, derisi duvara gerilir, davullar çalar, haber kuş kanadından yedi dağ öteye ulaştırılır.

Yedi dağ ötesindeki talipler gidelim mi, gitmeyelim mi derken, yetmiş fersah ötesindekiler: “Geçen sefer gittik de ne oldu? Bu defa gitmesek de olur?” diye kestirip atarlar.

Gelen gelir, gelmeyen gelmez, amma Keloğlan gelmemezlik etmez.

İlk gün padişah çıkar tahtına, küser bahtına, çatar kaşlarını eğer başını, bekler.

Akyurt padişahının büyük oğlu geçer:

–  Manda derisi, der.

Uzakyurt padişahının küçük oğlu geçer:

–  Yılan derisi, der.

Şu şah geçer, bu padişah geçer; kimisi buzağı derisi der, kimisi kurbağa derisi. O gün, güneş kavuşur, akşam olur, deri olduğu yerde durur.

Ertesi gün Keloğlan bir uyanış uyanır ki, ne görsün! Başındaki saçlar büklüm büklüm, Güvercin gözlü, bülbül sözlü, civan gibi delikanlıdır. Düşer yola. Tam meydana doğru giderken, sarayın binek taşından mı, köşe başından mı dolaşayım derken, bıyıklarını çalımla burarken, kendisini sultanın penceresinin altında bulur.

Şimdi bırakalım onu bir yana, biz gelelim sultana…

Bit derisinin bilinemediği ilk gün, haremdekiler, selâmlıktakiler toplanıp sultanı avutmaya çalışırlar. Oyunlar, bilmeceler birbirini takip eder. Gece biter, sabah olur. Karanlık bastı mı bastı, sultan çıkar bahçeye gezinmeye. Sultan önde, dadı arkada, kuru havuzu, sulu havuzu dolaşırlar, tek lâf etmezler. Cennet kuşlarının bulunduğu yere gelirler.

Sultan:

– Cennet kuşları, cennet kuşları, seversiniz, sevilirsiniz, ne mutlu sizlere! der, içini çeker.

Dadı:

– A sultanım, sev seni seveni, hâk ile yeksan ise de, sevme seni sevmeyeni Mısır’a sultan ise de. ak güvercinin başına konduğu o delikanlıya baktım baktım da, yüreğimin yağı eridi. Ben senin yerinde olsam, ne yapar, ne eder, bir kolayını bulur, camdan bacadan, kuş olur öter, bit derisini bu delikanlıya duyururdum, der.

Sultan:

– Nasıl olur dadıcığım, ben bir yere çıkmıyorum ki diye cevap verir.

Dadı gülümser:

– Yavrucuğum, sev seni seveni, dedim ya! Eğer o delikanlı seni sevmişse, mutlaka pencerelerin etrafında dönüp dolaşıyordur. Otur camın önüne, geçerken “Bit derisi, bit derisi!” deyiver.

Üçüncü gün, sultan camın dibinde akşam eder. Ne gelen var, ne haber! Bekleme yorgunluğu içinde bitkin, dadının ninnileriyle uyur. Sabahleyin erken erken, henüz horozlar öterken, uzun kirpiklerini aralar, güneşi kollar. Bakar ki, etraf turunç rengine boyanmış, sevinçle yatağından fırlar: “Acaba beni seviyor mu? Acaba pencerenin altından geçti de ben farketmedim mi? Sokağa bir bekçi koysam mı?” sualleri kafasını kemirip durur. Derken yanağına bir ben kondurur, beğenmeyip siler. Kaşına rastık, güzüne sürme çeker. Mor canfeslerini giyer, geçer pencerenin önüne. Atlı da geçer, atsız da. kürkünü giyen de geçer, tüyünü döken de… Geçenler geçe dursun, Keloğlan sarayın binek taşından mı, köşe başından mı dolaşayım derken, kendini pencerenin altında bulur.

Sultan bakar, gözlerine inanamaz ve çabuk çabuk fısıldar:

– Bit derisi, bit derisi, yürü git, düşünmeye değmez ötesi!

Keloğlan fısıltıyla söylenen bu sözleri duymaz. Sultanın yüreğine şüphe düşer. “Duydu da duymamazlıktan mı geldi? Yoksa sesim çıkmadı da bana mı öyle geldi? Ne olursa olsun, bir daha sesleneceğim” der. Sesini yükseltiverir:

– Hey benim eşsiz civanım, kalmadı artık dermanım. Buldun mu bir koyun, ye doyun doyun, nene lâzım senin oyun. Kimsin, nesin, nedir soyun beni alâkadar etmez, eğer beni seviyorsan: “Bit derisi, bit derisi” deyiver!

Keloğlan, bu sözleri işitir işitmez, irkilir. “Acaba ben ben miyim?” diye ötesini berisini yoklar, gözleri ayakkaplarına dikilir ve Keloğlan olduğuna kanaat getirir. Bir de başını kaldırır, ay yüzlü, ahu gözlü sultanı görür. Bakışları birbirine örülür. Sultan hemen ondan kaçar. Keloğlan ise, yel gibi meydana koşar.

Meydan yine hıncahınç. Gelip geçenler deriye bir uzaktan bir yakından bakarlar, fakat ne olduğunu anlamazlar. Geçen geçer, artık meydan yavaş yavaş boşalmaya yüz tutar, bu sırada Keloğlan göğsünü gere gere derinin karşısına dikilir:

– Dağların yücesi var, gündüzün gecesi var. Bit derisini bilmeyecek ne var? diye bağırır.

Vezir kıkır kıkır güler, padişahın yanına gider ve:

– Tam sultana göre delikanlı, tam sultana göre delikanlı bulduk! der.

Padişah ümitlenir:

– Hayırdır inşallah, vezirim! diye seslenir.

Vezir padişahın huzurunda diz çöker ve şöylece dil döker:

– Ak güvercinle kanmadık, denemekten usanmadık, ama yine Keloğlan geldi, bit derisini de bildi. Bana öyle gelir efendimiz, bu işte bir hile ola. Lâkin Keloğlan deyip geçmeyelim ha! Keli meli olmadığı gibi, kırk delikanlıya kırk dereden kırk kova su getirtecek kadar yiğit. O ne aslan dinliyor, ne bit. Yedi düvelin delikanlısı geçti de onun gibi yakışıklısını görmedim. Sultana göre biçilmiş kaftan. Fakat her şeye rağmen bir kere sultana sorsak daha iyi olur…

Padişah:

– Keloğlan’ı da, sultanı da huzuruma getirin, onlara soracaklarım var, emrini verir.

Keloğlan’ı tutarlar bir hamama kaparlar, yıkanır paklanır, tıraş olur, taranır. Terziler yeni yeni elbiseler yaparlar, sonra Keloğlan’ı padişahın huzuruna salarlar. Sultan alı al, moru mor, kırk yelpazeli kız arasında oturur durur. Keloğlan’ı görünce bir ona, bir babasına bakar, sonra ortaya bir lâf atar:

– Söylersen söz olur, söylemezsen dert olur. Söyleyene bakma söyletene bak. Gelmesi Keloğlan’ın elinde gitmesi efendimizin!

Padişah Keloğlan’a dönerek:

– Ağzında dilin var, dilinde sözün var. Sen ne diyeceksin, delikanlı, diye sorar.

Keloğlan’ın cevabı hazır:

–     İyilik de, kötülük de felekten, koskoca deve geçer ufacık bir elekten. İyi düzen bu düzen ama, olmasa bir bozan. Ak güvercin geldi, beni buldu, bit derisi de bana malûm oldu. Başka ne diyebilirim, efendimiz?

Söz alıp söz verildikten sonra, düğün hazırlığına geçilir. Vezire verilmek için kırk dönüm kara çam seçilir. Sevinen sevinene. Davul sesleri zurnaya, zurna sesleri davula karışır, dolmalar doldurulur, pilavlar, zerdeler pişer yedi dağ ötesinden misafir üşer. Kırk gün kırk gece düğün edilir. Çağrılan da çağrılmayan da gelir.

Biz de çağrılmayanlar arasındaydık. Misafirler yedi, biz baktık, misafirler güldü, biz ağladık. Kırkıncı gün biz de tadalım dedik. Yiyebildiğimizi yedik, yiyemediğimizi alıp evlerimize götürdük. Ben bir çanak zerde ile bir tabak pilâv almış, eve gidiyordum. Tam köşedeki çeşmenin yanından geçiyordum, mahallenin köpekleri, elimdeki etli pilavın kokusunu alıp, başlamasınlar mı havlamaya! Ne koşmaya, ne durmaya, üstüme üstüme geliyorlar. Baktım olacak gibi değil, açtım ağzımı:

–      Alın siz de yiyin! deyip çanağı fırlattım köpeklere.

Öfkeden mi olacak, korkudan mı, öyle bir fırlatmışım ki, çanak yuvarlana yuvarlana, çarpmaz mı çeşmede su dolduran bizim komşu Ayşe Abla’nın ayağına? İşte o gün bu gündür, kadıncağız hâlâ topaldır, ağır aksak yürür.

Kaynak : http://ekitap.kulturturizm.gov.tr (Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, Bulgaristan Türk Edebiyatı 8.Cilt, Bulgaristan Sözlü Halk Edebiyatı/Masallar)

Türk Masallarında Keloğlan Tipi

Meriç Harmancı

İzmit/2010

Muzip Masal Cini

Masallar üzerine ve masallara dair her şeyi heybesine doldurmuş bir masalcıdır Muzip Masal Cini. Bu bakımdan kendi masallarını ve Ribelyus adlı masal evreninde yaşananları naklederken başka hikayelere de misafir olur. Uzun lafın kısası masalların anlatılmayıp unutulmaya yüz tuttuğu bu yüzyılda yeniden masal anlatabilmek adına beyhude mücadeleye girmiş bir hayal kahramanıdır. Aynı zamanda anlatıla anlatıla günümüze kadar yolculuğuna devam eden masalların toplanması, derlenmesi ve arşivlenmesi gibi çalışmaları kendine görev addetmiştir. Muzip Masal Cini hem masal yazmak hem de unutulmaya yüz tutmuş masalları kayıt altına alıp arşivlemek üzerine hayat bulmuş bir hayali kahramanın gerçek dünya ile masalsı mücadelesidir.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yapın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacak.